Gündelik Hayatın Sosyolojisi'nde Ayşe Berna Uçarol, Leyla Bektaş Ata'yla akademide var olmaya devam etmenin alternatifleri üzerine konuşuyor; akademide bilgi üretiminin kamusallığı-anti kamusallığı tartışması yürütüyor.
Ayşe Berna Uçarol: Bir Apaçık Radyo programından merhabalar. Bugün sohbetimiz; akademide var olabilme sürecindeki alternatifler üzerine. Sosyal medyada ürettiği içeriklerle akademik metinlerin kapalı, karmaşık ve bazen de ulaşılmaz duran kuramsal dünyasını herkes için erişilebilir, anlaşılır ve uygulanabilir bir anlatıya dönüştüren, ardından "universatolye" ile bunu kurumsal bir aşamaya taşıyan Doç. Dr. Leyla Bektaş Ata ile birlikteyiz.
Bektaş Ata, Hacettepe Üniversitesi İletişim Bilimleri’nde kendi çocukluk mahallesi Limontepe üzerine yazdığı doktora tezi ile 2019 İlhan Tekeli Doktora Tez Ödülü’nü aldı. Tezi, 2021’de İdealKent Yayınları’ndan "Limontepe’de Yaşamak, Büyümek, Beklemek: Kentsel Dönüşüm Öncesi Bir Mahalle Anlatısı" başlığı ile yayımlandı. Çalışma alanları; kent, toplumsal cinsiyet, yoksulluk, ev hayatı ve Türkiye modernleşmesi. Merhabalar.
Leyla Bektaş Ata: Merhaba, davetiniz için teşekkürler.
A. B. U: Rica ederiz. Sizinle aslında çalışmalarınız hakkında daha önce söyleşiler gerçekleştirdik. Bugün ise heyecan verici yeni yolculuğunuzu konuşmak istedim. Sosyal medya için içerik üretme kararını nasıl aldınız? Bu süreçten bize biraz bahseder misiniz?
L. B. A: Elbette. Aslına bakarsanız ben akademiye adım attığımdan beri içerik üretiyorum. Birçok akademisyen gibi bir şekilde üretiyorum ama bu çoğunlukla yazarak oldu. Yazmak benim hayatımın olmazsa olmazı. Özellikle doktoraya başladığımdan beri yazma ve yayımlama tutkusuyla ilerledim. Yazdığım şeyin bende saklı kalmasını hiç istemem; yazdığım bir günlük bile olsa, bunun mutlaka okuruna ulaşacağı akademik bir yolu vardır diye düşünürüm.
Yaklaşık 10-12 yıl öncesinden bahsediyorum; o dönem yayın baskısı henüz bu seviyede olmadığından, içimden gelerek yazdım ve hep okurla buluşturdum. Bu esnada yazdığım derginin indeksine ya da nerede tarandığına bakmadım; irili ufaklı hep yazdım. Sadece akademiyle sınırlı kalmadım; Bianet’e, T24’e, mekân çalışmaları odaklı popüler yayınlara, kendi bloglarıma, şimdilerde ise MetroGastro’ya yazıyorum. Akademik bir araştırma yapıyorsam, onun mutlaka "popüler" diyebileceğim bir çıktısının olmasına özen gösterdim; kısa belgeseller ürettik örneğin. Çünkü vasıtasıyla bilgi ürettiğimiz kişilerin de o çıktılardan yararlanmasını kıymetli buluyorum.
Temel derdimin akademinin kapalı dünyasını kırmak olduğunu fark ediyordum. Etnografi bu noktada benim için önemli bir araç oldu. Akademik olanın illa anlaşılmaz olmak zorunda olmadığını öğrendim. Bugün bu motivasyon Instagram gibi sosyal medya mecralarına aktı. Öncesinde araştırmacılara danışmanlık yapıyor, atölyeler düzenliyordum. Orada yazma sürecinde yaşanan sorunları yakından gördüm. "Bu bilgiyle ne yapacağım?" diye sorduğum bir dönemde, akademik metnin bölümlerini anlatan videolar çekmeye başladım. Gelen "Tez yazarken videolarınızı defalarca izledim" gibi mesajlar benim için itici güç oldu.
A. B. U: İçerik üretimi süreci böyle başladı ama sonra bu iş Univers-Atölye ile kurumsallaştı. Bu üniversite fikri nasıl ortaya çıktı ve nasıl bir şemsiye oluşturuyor?
L. B. A: "Üniversite" ile bu içerik üretimindeki ivmeyi daha sistematik bir ortamda paylaşmaya ve sürdürülebilir kılmaya çalışıyorum. Özellikle lisansüstü seviyede akademik yazım ve araştırma doğasına ilişkin yeni tartışmalarla tanışmak isteyen araştırmacılar burada bir araya geliyor.
İlk açtığım atölye "Tez Masası" oldu. Çünkü araştırmacının en yalnız hissettiği yer tez sürecidir. Orada, yazarların bugün pek yakalayamadığı bir kolokyum ortamı yaratmaya çalışıyoruz. Tıkandıkları noktaları paylaştıkları, interaktif bir tartışma zemini bu. Hayal ettiğim şey, tek kanaldan akan bir bilgi değil, sosyal ve dijital ortamların izin verdiği ölçüde bir paylaşıma evrilen düzenekti. En başta akademinin o içine kapalı yapısını aşındırmak istiyorum.
A. B. U: Peki, içerikleri neye göre belirliyorsunuz? Sosyal medyada "Tez Masası"ndan hakem raporlarına kadar pek çok başlık görüyoruz.
L. B. A: İçerikleri belirlemek aslında zor değil çünkü çok fazla araştırmacıyla bir araya geliyorum. Akademide şöyle bir kabul var: Doktora programına kayıt olduğunuz anda sanki doğallığıyla tez yazmayı, makale üretmeyi ve uluslararası indekslere hakim olmayı biliyormuşsunuz gibi davranılıyor.
Mesela hakem raporlarıyla baş etmek üzerine bir içerik paylaşmıştım. "Hakemlerden gelen her öneriyi harfiyen yapmak zorunda değilsiniz; ancak neden yapmadığınızı ikna edici şekilde açıklamalısınız" dediğimde bu bir grup için çığır açıcı oldu. Bunlar küçük görünebilir ama akademik kariyerde kurucu dinamiklerdir. "Üniversite" içerikleri akademide "mikro çözümler" odağında şekilleniyor. Akademik yazımın bir yetenek değil, pratikle geliştirilebilir bir süreç olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Atölyelerde başarı hikâyeleri değil, deneyim anlatıyoruz: Reddedilen makalelerle nasıl baş edilir, metin doğru kanalını nasıl bulur? Deneyim aktarmak akademide pek tercih edilen bir şey değil, belki de bu yüzden ilgi yüksek.
A. B. U: Burada "örtük bilgi"yi aktardığınızı söyleyebilir miyiz? Özellikle Türkiye’deki akademisyenler için SSCI veya SCI yayın yapmak çok hayati bir mesele.
L. B. A: Kesinlikle. Atama ve yükseltme kriterlerinde bu indekslerde taranan dergilerde yayın yapmak çok önemli. Ancak özellikle sosyal bilimlerde değerlendirme süreçleri iki yılı bulabiliyor. Türkiye’de araştırmacı ve ders veren akademisyen ayrımı pek olmadığı için her şeyi bir arada yapmak büyük bir baskı yaratıyor. Süreci el yordamıyla öğrenmek büyük bir enerji ve motivasyon kaybı. O noktada küçük bir yol göstericiliğin önemi büyük.
A. B. U: Sizin tarzınızda içerik üreten başka isimler var mı? Sosyal medyada olmayan alternatifler artık görünmez mi kalıyor?
L. B. A: Sistemin sosyal medyada olmayanları görünmezleştiren bir yapısı var maalesef. Eğer çok güçlü kurumsal destekleriniz yoksa, eserlerinizi ve üretim biçimlerinizi görünür kılmak kaçınılmaz hale geliyor. Benim farkım, bu işi biraz daha sistematik ve modülarize bir şekilde yapmam sanırım. Kimilerinin paylaşmak istemediği, paylaşıldıkça değerinin azalacağını düşündüğü o "örtük bilgileri" anlatmakta bir beis görmüyorum. Kendi araştırmacı günlüklerimi, yani işin mutfağındaki o "kirli metinleri" açıyorum. Temiz metinlere bakarak bir yere varamayız; sürecin zorluklarını ve arka planını görmek daha büyük resmi anlamamızı sağlar.
A. B. U: Atölyeler nasıl ilerliyor ve size nasıl ulaşabilirler?
L. B. A: Instagram’da @universatolye hesabı üzerinden ve [email protected] adresinden ulaşabilirler. Katılımcı profilimiz yüksek lisans öğrencisinden profesör hocalarımıza kadar uzanıyor. Etnografik yazım atölyelerimize sadece akademisyenler değil; belgeselciler veya kendi aile hikâyesini yazmak isteyen yazarlar da katılıyor. Dört oturumluk araştırma yöntemleri atölyelerinden tek oturumluk mikro tartışmalara kadar farklı formatlarımız var.
A. B. U: "Üniversite"nin bundan sonraki hedefleri neler?
L. B. A: Çok sesli bir platforma dönüşmesini hayal ediyorum. Geçen yıl başka bir kurumla yaptığımız etnografik yazım atölyesi sonunda katılımcılarla birlikte "otoetnografi" yöntemiyle bir makale ürettik, şimdi yayın sürecinde. Üniversite için de hayalim bu: Araştırmacıların kendilerine peer bulabildiği, birlikte yazarak çoğaldığı ve belki zamanla farklı yayıncılık boyutlarına evrilen bir platform olmak.
A. B. U: Bu güzel hayalleri ve hikâyenizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz Leyla Hocam.
L. B. A: Ben teşekkür ederim.


