Ortaçağ'dan Rönesans'a Bahçeler

Botanitopya
-
Aa
+
a
a
a

Ortaçağ’dan Rönesans’a uzanan bir zaman diliminde dinsel sembolizmden hümanizme uzanan bahçecilik anlayışından, çiçeklerin o bahçede varoluş anlamlarından konuşuyoruz.

Bahçecilik anlayışı
 

Bahçecilik anlayışı

podcast servisi: iTunes / RSS

Ortaçağ hep gelişmeden uzak, vebanın yaygın olduğu, savaşların ve sivil isyanların yaşandığı, bilimin geride kaldığı ve tanrı korkusunun insanları kontrol altında tutmak için kullanıldığı karanlık bir çağ olarak yazılıyor tarih kitaplarında ama -Umberto Eco’nun da yazdığı gibi-öte yandan felsefi, bilimsel, kültürel ve sosyal farklılıkları olan bir dolu coğrafyanın birbirinden etkilendiği; Antikçağ’dan alınan bilgilerin korunarak Rönesans ve Aydınlanma’ya aktarıldığı bir dönemi de temsil ediyor.

Ortaçağ’da, Antik Çağ’a ait bilgilerin, bilim ve sanatın korunduğu yerler ise kütüphaneleriyle, sebze, meyve ve şifalı bitkiler yetiştirilen bahçeleriyle manastırlardı; bitkiler de bilimsel bir temele bağlı olarak değil, dinsel sembolizme göre düzenleniyordu. İki metafor vardır Ortaçağ bahçesinde. Birisi kilisenin kendisine simge olarak seçtiği “hortus conclusus”, yani “gizli bahçe”… “Hortus conclusus” gökyüzü tahtında oturan ve kiliseyi yöneten Bakire Meryem’in bahçesidir ve her çiçeğin burada Meryem’in farklı özelliklerine karşılık gelen simgesel anlamları vardır. Diğer metafor ise dünyevi zevklerin kaynağı olan “hortus deliciarum, yani aşk bahçesidir. Fransız edebiyatından, sevme sanatı ve saray aşkı üzerine bir kılavuz olan “La Roman de la Rose"'daki gibi.. 

“Hortus Conclusus” denen gizli bahçeler, Kilise Babalarının kutsal metni “Ezgilerin Ezgisi”nden, oradaki bir tasvirden ilham alır. Bakire Meryem’e adanmış “Hortus conclusus” denen etrafı duvarlarla çevrili gizli bahçeler, kapalı, dikdörtgen ya da kare biçimindeki alanlar kafes çitlerle, taş duvarlarla, gür çalılıklar ya da budanmış ağaçlarla çevrilidir. Ortasında bazen bir çeşmenin ya da bir fıskiyenin olduğu, yükseltilmiş çiçek tarhlarıyla süslenmiş bir çayır, çimenlik bir alan vardır. Çiçek öbeklerinin ortasında meyve ağaçları, pergolalar, dama tahtası gibi kare kare ekilmiş otsu bitkiler, bazen de tuhaf şekillerde budanmış ağaççıklar vardır. Özenle düzenlenmiş meyve bahçesinde ağaçların gölgelediği bir havuz ya da gölet vardır. Cennet bahçesindeki o sembolik “Bilgi ağacı” ve “yaşam pınarının” dünyadaki tezahürleri olarak…

Orta Çağ’da bu gizli bahçelerin dışında bostanlar ve manastır keşişlerinin ekip biçtiği şifalı bitki bahçeleri de vardır. Kitabı Mukaddes’teki “cennet” kavramından beslenen bir doğa anlayışları vardır yine. Bitki araştırmaları ve sınıflandırmaları da buna dayanır. Rehberleri de insan organlarıyla bu organları iyileştirdiği düşünülen bitkiler arasındaki ilişki kuran İmzalar Doktrini’dir.

Ortaçağ’ın bahçe düzeni, “görsellikten” ya da “bilimsellikten” öte sezgisel ve sembolik anlamlar taşır. Tasvirlerde de hayal ve gerçek içi içe geçer… Umberto Eco’nun da Ortaçağ kitabında söylediği gibi: “Ortaçağ insanları anlamlarla, atıflarla, üst anlamlarla dolu, Tanrı’nın her yerde göründüğü, doğal dünyasında simgesel bir dilin konuşulduğu, aslanların sadece aslan olmadığı, cevizlerin sadece ceviz olmadığı, hipogriflerin aslanlar kadar gerçek olduğu (çünkü daha üstün bir hakikatin varlığına inanılırdı), tamamı Tanrı’nın eliyle yazılmış gibi görünen bir dünyada yaşıyordu (…) Ortaçağ insanı, dünyayı dolduran bütün unsurlara -taşlara, bitkilere, hayvanlara- mistik bir anlam yükler.” Evet, doğrudan erişilemeyen Tanrı’nın simgeler yoluyla iletişim kurması anlamına geliyordu bu.

Ortaçağ bahçelerine dair bilgilerin bir kısmının edebi metinlere de dayandığını söylemiştim. 15. yüzyılın ortasında, İtalyan yazar ve şair Giovanni Bocaccio’nun Decameron adlı yapıtı Rönesans Hümanizminin ilk ışıklarını yaktığı için bu anlamda önemli. Decameron’un, salgın günlerinin Floransasını anlatan öykülerinin birinde bir grup soylu, vebanın kasıp kavurduğu şehri terk ederek sığınacak bir yer arar. Fiesole’deki sığındıkları evin bahçesi Ortaçağ’a özgü olsa da zarafetiyle Rönesans ruhunu müjdeliyordu.

 

Bocaccio’nun hayal ettiği Soylu Hanımlar Vadisi, çimenli ve çiçekli tepelerle ve taraçalarla çevrili yuvarlak bir yerdir. Doğal ile yapayın Ortaçağ’a özgü bir karışımıdır. Üçüncü gün yazar, duvarlarla çevrili çimenlik bir bahçe tasvir eder. Ortada beyaz mermer bir fıskiye vardır. Bir sütun üstüne yerleştirilmiş heykelden fışkıran su “zarafetle inşa edilmiş yapay kanallar”dan geçer. Evet, bahçelere Rönesans gelmiştir bile…

Yunanistan’da ve Roma’da bahçe, filozoflar ve şairler, soylular ve devlet adamları için önemli bir rol oynar İtalya’da Rönesans’ın öncüleri de bu yolu aynen izledi. Rönesans’ın kuramcısı olan Floransalı Leon Battista Alberti (1404-1472)’nin kuramları, ilkçağ filozoflarının öğretisine ve özellikle de Genç Plinius ve Vitruvius’un paylaştığı “güzellik uyumdan doğar” görüşüne dayanır. Alberti’nin modeli Roma bahçesidir; şimşirlerin dikildiği, heykel gibi budanmış ağaççıkların olduğu, yamaçta eğimli bir arazi üzerine kurulu, harika manzarası olan bir bahçedir burası. Bahçe daima duvarlarla çevrili olmalıdır ama böyle olursa bir yamaçta kurulmuş olduğu için uzaklardaki manzara evin çevresindeki bahçeyi gölgede bırakabilir. Ona göre ideal olan, evi, bahçeyi ve doğayı bütünleştirmektir.

Roma’daki görkemli Rönesans bahçeleri aslında Alberti’nin idealinden biraz ayrılır. Yani insanın sadece hoşuna giden şeyi yapmakta özgür olduğu, şehir yakınındaki bir inziva mekanı değildir. Yalnız bir ayrıntı hariç: Giardino segreto… yani “gizli bahçe”… Ortaçağ’dan kalmadır gizli bahçe, yeşil çitlerle bölümlenmiş küçük bir alandır burası. Bahçenin geri kalanından, geniş alanlardan ve büyük manzaralardan yalıtılmış, kapalı bir huzur mekanıdır.

Rönesans İtalya’sında bahçe, insan için yapılır ve insanı onurlandırırdı. Bahçe düzenlemesindeki oranlar, insanı dinlendiren, rahatlatan oranlardı… Ama bu hesaplar matematikten çok sezgilere dayanıyordu. Manzaraya hükmeden eğimli alanlar, “doğayla uyum” için taraçalara dönüştürülüyordu. Kalıcı olması gerektiği için yaprak dökmeyen ağaçlar, su ve taş kullanılıyordu. Merdivenler, heykeller, pergola ve çardakların biçimlendirdiği mekanlarda bitkisel eleman olarak ise budamayla şekillendirilmiş çalılar, serviler (Cupressus sempervirens) ve çoban püskülü (Ilex aquifolium) tercih ediliyordu. Çiçeklere fazla rastlanmaz Rönesans bahçelerinde; geometrik ve keskin hatlı formlar yaratmak için şekil verilebilen bitkiler tercih ediliyordu.

Rönesans insanlarının botaniğe ilgisi şifalı bitkiler yetiştirmeye ayrılmış bahçelerin kurulmasına yol açtı. İlk şifalı bitkiler bahçesi 1543’te Pisa’da, ardından Padova ve Floransa’da kurulan bahçeler geldi.  Ortaçağ’da manastırlarda tıbbi bitkiler yetiştiriliyordu ama bilimsel bir sınıflandırma yapılmamıştı, insan organlarıyla bu organları iyileştirdiği düşünülen bitkiler arasındaki ilişki kurmaya dayalı imzalar doktriniyle yetinilmişti. Doğanın araştırılmasına ilgi duyan birçok hümanist bitkileri gözlemlemeye ve bitkilerin büyümesi, çeşitleri ve coğrafi kökenleri üzerine sorular sormaya başlayıp botanik alanındaki bilgilerin ilerlemesini sağladılar. 

https://twitter.com/botanitopya

https://www.instagram.com/botanitopya/?hl=tr

 

 

Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre
Carlo Curley Org Eseri Sol Majör Prelüd Johann Sebastian Bach 02:55