Hüznü anlatan ama şifa veren bir ağaç: Söğüt

Botanitopya
-
Aa
+
a
a
a

İnsanlık tarihine eşlik eden en önemli ağaçlardan biri… Kavak ağaçlarını da içine alan söğütgiller (Salicaceae) ailesine ait söğüt ağacının bilimsel cins adı Salix. 

Botanitopya
 

Botanitopya

podcast servisi: iTunes / RSS

300’ü aşan türü var; daha küçük yapıda arktik türlerden, Salix babylonica gibi daha boylu ve gösterişli olan ünlü salkımsöğütlere, dünyanın birçok bölgesinde doğal olarak yetişiyor. Çok sayıda kültür varyetesiyle özellikle kuzey yarımkürenin ılıman iklimli bölgelerinde yaygın ama ekvatorun güneyinde de arktik bölge sınırlarında da karşımıza çıkıyor. Nehir kıyılarını çok seven ağacın köklerinin erozyonu engelleme gücüne de sahip olduğu yazılıyor.

Çok eski zamanlardan beri hayatımızda söğüt ağaçları. Özellikle Aksöğüt (Salix alba) türü, şifa özellikleriyle biliniyor eski çağlardan beri. Aksöğüt, Latince’de “ak” anlamına gelen alba adını, yapraklarının gümüş-beyaz renkli alt yüzlerinden almış. Taze yapraklarının alt yüzleri, genç sürgünleri ve tomurcukları ipek gibi yumuşak beyaz tüylerle örtülü bu ağaç, bu yüzden Aksöğüt adını almış. Ağacın uzun, yukarı yönelen sürgünlerle kaplı yayvan bir tepesi var. Bizim topraklarımızda en çok rastlanan türü bu, belki de o yüzden “köy söğüdü” diye de anıyoruz. Erzincan’da “sarı söğüt”, Ağrı’da “germajo” da denirmiş. 

Tıbbın babası Hipokrat da MÖ 5. yüzyılda söğüt kabuğunun tedavi edici gücünü övmüş; hastalarına ateş ve iltihaplanma tedavisi için söğüt kabuğu çiğnemelerini önermiş. O eski çağlarda, ağrı ve ateş düşürücü olarak kullanılan söğüdün öğütülen ağaç kabuğu genellikle şarap karışımına ya da başka içeceklere eklenirmiş. Bu ilaç, Mısırlılar, Sümerler ve Asurluların metinlerinde de geçiyor. Dioskorides, Yaşlı Plinius ve Galen de söz etmiş faydalarından… 

Amerika’nın yerli halkları öteden beri baş ağrısı, eklem ve kas ağrıları, ateş ve üşümede yerel söğüt türlerinin şifa verici etkilerinden medet ummuşlar. Avrupa geleneksel tedavi biliminin temel malzemelerinden biridir söğüt. Orta Çağ’da da söğüt kabuğu artrit ve romatizmadan kaynaklanan ağrıları iyileştirmek ve ateşi düşürmek amacıyla yaygın olarak kullanılmış. 

17. yüzyıla gelince ise İngiliz botanikçi, hekim ve astrolog Nicholas Culpeper daha pahalı Peru Kabuğu yerine söğüt kabuğunu tavsiye etmişti. Öte yandan Salix ateş düşürse de sıtma tedavisinde etkili değildir. 1763’te, İngiliz Rahip Edmund Stone da söğüt kabuğundan yapılan ateş düşürücülerin güçlü etkisi olduğunu savunur.

Yüzyıl geçse de söğüt ağacı tıbbın hep ilgi alanındadır. 1820’lerde iki eczacı Fransız Henri Leroux ve İtalyan Raffela Piria, farklı zamanlarda söğüt ağacı kabuğunun aktif maddesi olan “salisin”i izole etmeyi başarmış. Salisin, daha sonra keşfedilecek olan Aspirin ilacının aktif maddesi; özellikle aksöğüdün kabuklarında bol miktarda salisin var.  1870’lerde sürdürülen çalışmalar, salisinin yan ürünlerinden salisilik asidin, romatizmal kalp hastalıklarında ağrı ve ateşi düşürmekte etkili olduğu kanıtlanmış. Mikrop teorisinin ilk dönemleridir; laboratuvar ortamında bakterileri öldürdüğü için maddenin antiseptik olduğu düşünülmüş. Ama bugün salisinin farklı mekanizmalarla işlediğini biliniyor. Söğüdün bir başka türü, Salix purpurea da aynı temel bileşenleri içeriyor. Salisilik asite bir asetil molekülü eklenerek elde edilen “aspirin” aslında 1853’te sentezlenmiş ama ancak 1899’da -ünlü bir Alman ilaç firması piyasaya sürüyor ve büyük bir başarı elde ediyor. 

Söğüt, çevreye yararlı olduğu için de el üstünde tutulan bir ağaç… Biyoyakıt elde ediliyor söğütten… İsveç’te - hızlı büyüyen bu ağacın yaş dalları bile kolayca yanabildiği için- biyoyakıt olarak kullanılmak üzere baltalık söğüt ormanları yetiştiriliyormuş. Ahşabından karakalem ve kağıt da üretiliyor. Hızlı büyüdükleri için esnek ve kolay bükülebilir olan dalları sepet, çit yapımında, balık tutma sepetlerinde, rüzgar siperlerinde, kayık ve kano iskeletlerinde kullanılıyor. Samuel Copland,1866 yılında yayımlanmış, Agriculture Ancient and Modern kitabında Arktik bölgede, Kuzey Kutbunda yaşayanların yokluk zamanlarında, söğüt ağacının kabuğunu kurutup öğüttükten sonra yulafa karıştırdığını anlatıyor.  Rusya’da steplerde yolculuk edenlerin yollarını bulmaları için belli noktalara söğütlerin ekilip budandığını da yazmış. 

Söğüt ağacının vazgeçilmez olan bir türü var ki -tüm dünyayı ilgilendiren çok özel kullanım alanıyla, başka hiçbir ağaç onun yerini tutamıyor. Bu yüzden özellikle İngiltere’de sırf bu amaçla endüstriyel olarak yetiştiriliyor. Onların ata sporu krikette atıcının kullandığı sopa sace söğüt ağacından yapılabiliyor.  Bu sporla ilgisi olmayanlar için pek anlaşılamayan kuralları olan bir spor kriket ama kısaca şöyle: 11'er kişilik iki takım arasında, sopa ve top yardımıyla, merkezinde 20 metre uzunluğunda dikdörtgen bir saha bulunan ovalimsi bir alanda oynanan bir takım sporu, kriket…  Dikdörtgen sahanın bir ucunda yer alan atıcı durumundaki takımın oyuncusu topu, vurucu konumundaki takım oyuncusunun bulunduğu diğer uca doğru fırlatarak vurucunun arkasında bulunan kale benzeri düzeneğe (wicket) değdirmeye, vurucu ise gelen bu topun wicket'a değmesini engellemek için elindeki sopa yardımıyla topa vurmaya çalışıyor. İşte, bu kriket sopası da sadece söğüt ağacından Salix alba’nın caerlea varyetesinden yapılabiliyor. Hem hafif hem de atışlara dayanacak kadar güçlü… İngilizce’debu ağaç artık İngilizlerin pek sevdiği bu sporla özdeşleşmiş olduğu için “cricket bat willow” yani “kriket sopası söğüdü” diye anılıyor.

Caerle varyetesi, aksöğütten daha fazla uzayabilen ve 30 metreye kadar ulaşabilen gösterişli bir ağaç. Aksöğüt Salix alba ile gevrek söğüt Salix fragilis’in melezi olduğu sanılıyor. Salix fragilis’in kolayca kırılan gevrek dalları var isminden de anlaşılacağı gibi…  

Söğüt ağacından bahsediyoruz, endüstriyel yararlarını anlattım. Öte yandan en güzel bahçe bitkilerinden biri… Özellikle de anavatanı Çin ve Japonya olan Salix Babylonica, yani salkımsöğüt… Adını da Çin’deki Yangtze Nehri kıyısındaki alüvyonlu düzlüklerden alıyor. Uzun zamandır, Çin kültüründe cenaze ritüellerinin bir parçası olan salkımsöğüt, Avrupa’ya girdikten sonra Batı’da da mezarlık bahçelerinde kullanılmaya başlamış. Salkımsöğütler kervanlar yoluyla Avrupa topraklarına girmiş olmalı ama tam tarihi bilinmiyor. 

Çok ince ve esnek olduğundan salkımsöğüdün dalları ve sürgünleri dik duramaz, aşağıya doğru sarkar. Biz ona belki de bu hüzünlü görünümü yüzünden “ağlar ağaç” demişiz; Babil söğüdü ya da Kirpit de diyoruz…

Sanatta, mitolojide nasıl bir yeri var peki söğüdün? Biraz da kültürel kodlarına da bakalım… Antik dönemlerden beri söğüdün pek olumlu anlamları olduğu söylenemez. Ağacın meyveleri bazen olgunlaşmadan döküldüğü için belki de… Homeros da Odyssea destanında ağacın bu tuhaf özelliğinin altını çizmiş. Cadı tanrıça Kirke de Odysseus’a bereketli nehir kıyılarını kaplayan “ağlayan söğüt ağaçlarından” söz ediyordu. Kirke, kahramana Hades’e nasıl ulaşacağını anlatırken şöyle der: “Gemini okyanus akıntılarına karşı sürdüğünde terkedilmiş bir kıyı göreceksin. Uzun kavak ağaçları ve mevsimi gelmeden meyvelerini gölgeleyen söğütlerin olduğu, Persephone’nin koruluğu vardır; oradaki derin girdabın olduğu yere gemini demirle ama Hades’in karanlık mağarasına tek başına git” diye tarif eder. Söğüt ağacının kısır, verimsiz olduğu düşüncesi de var hikayelerde; antik dünyada kabul edilmiş ki bunu Yaşlı Plinius’un kitabında da görüyoruz. 

Antik Mısır’da söğüt ağacı Osiris kültü ile ilişkilendirilmiş ve Osiris öldükten sonra kalbindeki çatlaktan “Bennu kuşu” çıkar hikayeye göre. Bennu kuşu ile söğüt dalı arasında da bir ilişki kuruluyor. Osiris adına düzenlenen törenlerde, söğüt dallarıyla birlikte hediyeler bırakıldığı, Tanrı Amon için “Yükselen Söğüt” festivali düzenlendiği ve çeşitli bitkilerden oluşan çelenklerle birlikte, söğüt çelenklerinin tanrıya hediye edildiği biliniyor.  Mısır’da özellikle 18. ve 21. hükümdarlık zamanlarında, cenazenin etrafındaki çelenklerde kullanılmış. 

Anadolu’da ise Hititler söğüt ağacına, “şişiyamma” demişler ve ondan ilaç elde etmişler. Gılgamış Destanı’nda geçen “halub ağacı”nın söğüt ağacı olduğunu söylüyor uzmanlar. Söğüt anlamına gelen Akkadça “huluppu” ve Arapça “harruba” sözcükleri de bu görüşü destekliyor.

Türk kültüründe söğüt ağacı, yiğitlerin gölgesinde oturup, altında çadır kurdukları kutlu ağaçlardandır. Deniz Gezgin’in Bitki Mitosları kitabından aktarıyorum. Söğüdün kutu insana girdiğinde o kişi çocukları seven, duygulu ve evcimen bir huy edinir. Çok esnek bir ağaç olan salkım, Sahalar tarafından ana kutu indiğine inanılan bir ağaç. Söğüt ağacına daha çok küçük kuşlar yuva yaparlar, söğüt onları bir anne gibi korur. Çuvaşlarda gençler “Mumkun” ya da “Paksa” (paskalya) günü köyün en yaşlı kişisi eşliğinde ellerinde söğüt dallarıyla kapı kapı dolaşır; “Söğüt, söğüt, üç yumurta bir börek; eski inancımızı atmayız, yeni inancımızı düşünmeyiz” diye bağırırlar. Evlerden yumurta ve börek toplayarak bunları kırda toplanıp yerler. Ancak yemeden önce ellerindeki söğüt dallarını havaya atarlar bu şekilde tüm kötülükleri köyden uzağa kovduklarına inanırlar.

Hıristiyan inancındaki sembolizmine bakarsak… Söğüt ağacı, aynı anda hem olumlu hem de olumsuz anlamları yüklenmiş. Batı sanatında bitkilerin sembolizmi üzerine güzel bir kitap; Getty yayınlarından çıkan, Nature and Its Symbols kitabından aktarıyorum: Hem günah ve ıstırabın hem inanç ve imanın simgesine dönüşmüş söğüt ağacı genel anlamıyla. İnanç sembolizmi, Peygamber İşaya’nın metinlerinden bir pasaja dayanıyor. Burada Tanrı Yakup’a, onun “suların arasında bitiveren çimler ve dallarını akıtan söğütler” torunlarına ve gelecek kuşaklara inayetini göstereceğini söylüyordu. Olumsuz anlamı da Zebur’da geçen bir pasajda saklı: “Babylon sularının kenarında, Zion’u (Kudüs) hatırlıyor ve oturup gözyaşı döküyoruz. Oradaki söğüt dallarının üstüne lirlerimizi astık.”

Dallarını sulara doğru akıtan söğüdün hüznü çağrıştırması; bitkilerin sembolizminden çokça yararlanan Shakespeare için de mükemmel bir malzeme… Romeo ve Jülyet’te, Otello’da ve başka eserlerinde de çokça söğüt ağacının bahsi geçiyor;Bir örnek vereyim: Hamlet oyununun 4. perdesi ve 7. sahnesinde Ophelia’nın ölümünü anlatırken Kraliçe, kızkardeşi Ophelia’yı arayan Laertes’e onun boğulduğunu söylerken şöyle söyler: 

“Bir söğüt var şurada, ırmağın üstüne sarkmış Gümüş yapraklı sularda yansıyan

Ophelia oraya geldi garip çelenklerle

Düğün çiçekleri, sarı yaban otları, papatyalar,

Bir de o uzun mor çiçeklerden, şu çobanların

Söylemesi ayıp bir ad verdikleri,

Genç kızların ölü parmağı dediği çiçekler. 

Bu söğüdün dallarına çiçekler asmaya uğraşırken, bir hain dal kırıldı ve çiçek demetleriyle birlikte çağlayan dereye düştü Ophelia. 

Elbiseleri açıldı ve onu bir denizkızı gibi suyun üzerine çıkardı. 

Bu süre içinde, felaketinden habersiz, gerçek bir su mahlûku gibi, eski şarkılardan parçalar söylüyordu; fakat bu uzun sürmedi. 

Suyla dolan elbiseleri ağırlaştı; şarkı söylerken, çamurlara çekip batırdı zavallıyı.”

Evet, sevgili dinleyiciler hüzün sembolizmi ağır basıyor tüm kültürlerde belki ama herkeste çağrışımları farklıdır bu güzel ağacın. Rüzgarda gölgesinde oturup yapraklarının hışırtısını dinlemenin keyfine paha biçilemez. 

Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre