Yedinci Gelin

-
Aa
+
a
a
a

 

Ailenin yedinci gelini artık bu evde yaşamıyor. Burada sadece bir ayını geçirmiş.  Muhtardan o uğursuz kâğıt gelene kadar, sadece bir ay.

 

Köyün ana caddesinden ayrılarak tepere doğru kıvrılan bir yokuş bizi eve götürüyor.  Hiç konuşmadan tırmanıyoruz; öğle güneşi bütün gücüyle sırtımızı ısıtıyor, yakıyor.  Kiminin kepenkleri indirilmiş, kiminin camları kırık, demir parmaklıklarına kilit vurulmuş dükkân, yerlerini yıkık dökük evlere ve bahçelere bırakıyor. Su birikintileri içinde bir arada dolaşan boy boy tavuk ve civciv önümüzde koşuşup, havalanıp, sonra tekrar yere iniyor. Yeşilbağcılar köyüne özgü, geçtiğimiz hemen her evde başka bir örneğini gördüğümüz avlu kapılarından birinin önünde durup, soluklanıyoruz. Bahçeyi neredeyse tamamıyla gizleyen,  enine, eşit aralıklarla çatılmış tahta perdelerin ortasında, üst kısmı kubbe şeklinde, oymalı bir kapı bu. Güneşin sarı ışıklı flaşında mavi beyaz küçük pırıltılar saçıyor. O anda hepimizin aklında aynı soru “Vardık mı, acaba?”.  Nazan eliyle kapıyı itiyor.  Gıcırdayarak yalpalanan kapının aralığından, nemli, koyu toprağın, yeni filizlenmiş yapraklarla yüklü dalların, baş döndürücü kokular yayan çiçeklerin serinliğine doğru çekildiğimizi hissediyoruz.

 

Erik ağaçlarının gölgesindeki iki katlı evin örümcekli,  çamur lekeli, taş basamaklarından birinci kata çıkıyoruz. Yüksekten ovayı gören taraçasındaki ana kapıdan içeri giriyoruz. Sofaya açılan yüz yıllık,  işlemelerle süslü, camgöbeği renge boyalı iki ahşap kapı evin son gelinini ve bizi odalara davet ediyor. Oturma odasındaki fincanlık boş, ambarlık olarak kullanılan dolapların içi de öyle. Orada tozlu bir güdeleç, şurada dana derisi bir holoz, eski ahşap bir un masası, pencerenin altında bir yerde dikdörtgen tahta bir asker bavulu bırakılmış. Odaların tabanındaki ambarlar buğdayla dolup taşmıyor; Mutfaktan pişen aş kokusu etrafa yayılmıyor. İlkbaharın ılık rüzgârıyla hışırdayan yapraklardan ve her şeyden habersiz ötüşüp duran kuşlardan başka bir ses duyulmuyor. Klik.“Seni bu kapılardan birinin yanına alabilir miyim?” diye soruyor Nayil nazikçe.“Şöyle zembereğinden tut ve bana değil de, sağa doğru bak.” Mehmet’in güneşten kararmış alnında birkaç ter damlası beliriyor; şaşkın ve utangaç bakışları etrafı kolaçan ettikten sonra odanın bir başka köşesinde Erol’la hararetli bir konuşmanın ortasında, karısının gözlerini yakalıyor. Nazan’nın ışıldayan yüzündeki gülümsemeyle rahatlayarak, beyaz gömleğinin yakalarını düzeltiyor, pahalı bir terzinin elinden çıkmışçasına bedenine iyice oturan, kahverengi takım elbisesinin düğmelerini parmaklarıyla kontrol ediyor ve “tamam” diyor. Klik.

 

Nazan kahverengi gözlü, duru tenli, ufak tefek, zarif  bir genç kadın. Uçları omuzlarında serbest kalacak şekilde bağladığı desenli türban, ayak bileklerine uzanan tertemiz, ütülü, bej mantosu ile uyum içinde. Bir an duraklayıp Mehmet’i seyrediyor ve sonra Erol’a dönerek konuşmasına devam ediyor.  Etraftaki toza, kire aldırmadan kâh eğilip yerden bir testi alıyor, Erol’a gösteriyor, kâh uzanıp bir dolabın kapağını açıyor. Anlatırken bir bakıyorum gözleri sulanıyor, bir bakıyorum ince dudaklarından bembeyaz dişlerini göstererek gülümsüyor. Bitişik odaya geçiyorlar. Birkaç dakika sonra Nayil’le Mehmet de onlara katılıyor.

 

Duvara dayalı demir karyolayı görüyorum. Eprimiş, yırtık, çiçek desenli basmayla kaplı sünger yatağın üzerine oturuyorum.  Yaylar gıcırdıyor ve yatak hızla iki yana sallanıyor.  Korkuyla ayağa fırlıyorum. Neyse ki o anda odada benden başka kimse yok diye düşünürken Erol yan odadan sesleniyor: “Şuna baksana!”

 

Hemen koşuyorum. Beyaz kireç boyalı duvara oyulmuş bir niş içine monte edilmiş müthiş bir dolap. Açık kapağından çanaklar, bir yağdanlık, bir testi, üst üste yerleştirilmiş birkaç bakır sini görünüyor.  “Bunu kaçırmayalım” diyor Erol.  Nayil ise hemen Mehmet’e dönüyor. “Testiyi eline alır mısın? Burada, dolabın tam dibinde dur. Nazan da yanına gelsin.”  Mehmet Nazan’nın omzunu eliyle yokluyor. İkisi de hemen hemen aynı boyda, birbirlerine sokuluyorlar!  Klik??Mehmet imam olur olmaz Nazan’ı ailesinden istetmiş. Yüz yıldır bu köyde yaşayan köklü bir aileden gelen ve hatta dedeleri de köyün imamları olan bu delikanlıya hayır dememişler. Tam üç gün üç gece Nazan ile Mehmet’e düğün yapılmış. 

 

Kınalar yakılmış, genç kızlar çanak çalmış; dibekte buğday dövülmüş, dışarıdan çağrılan aşçılar koca koca kazanlarda keşkek, etli nohut, patlıcanlı dolma, tereyağlı şehriyeli pilav, kuru fasulye, fıstıklı, cevizli irmik pişirmişler; bütün köye düğün yemeği verilmiş; mecicilerin getirdiği odunlarla meydan ateşi yakılmış; gelin pullu yemenilerle süslü bir at üstünde gelmiş; türküler söylenmiş,  davulcu ile zurnacı oyun havaları çalmış; çocuğu, genci, yaşlısı zeybek oynamış. Köyün ilk imamının yüz yıllık evine gidecek yedinci gelini bütün köy coşkuyla kutlamış.

 

Evin sofasına çıkıyoruz.  Yerlerde daha önce dikkatimi çekmeyen hasır paspaslar var. Eşyalar götürülürken kolilerin kenarlarından kopmuş karton parçacıkları, naylon torbalar, taşıyıcıların su içtikten sonra fırlatıp attıkları iki boş pet şişe. Naylon torbaların bazılarına bez parçacıkları tıkıştırılmış ama sonradan alınmayıp bırakılmış. Bir köşede üzerine özenle fırfırlı bir elbise dikilmiş, altmışlı yıllarda çocukların oynadığı cinsten bütünüyle plastik, eski bir bebek. Bebeği elime alıyorum.  Mehmet yanımda beliriyor. “Gelin size beşiği göstereyim” diyor.??Tekrar taraçaya çıkıp yine aynı merdivenlerden alt kata iniyoruz.  Şimdi de zemin kattaki demir kapıdan önceleri ahır olarak kullanılan ve sonra bir oda ve ocak ilavesiyle mutfak ve depo görevini gören daireye giriyoruz. 

 

İçerisi karanlık; yoğun bir nem ve küf kokusu genzimi yakıyor.  Gözlerim karanlığa alışınca etrafta dağınık duran, yıllardır kullanılmayan bir sürü eşya görüyorum. 

 

Mehmet beşiği yükseklerde tozlu bir rafın üzerinden aşağı indiriyor ve onu ailenin en büyük dedesinin elleriyle nasıl yaptığını tarif ediyor.  Beşiği masal kitaplarındaki resimlerde gördüklerime benzetiyorum.  Onlar gibi, yarım ay şeklindeki ayakların üzerinde, kenarına dokunulduğunda sallanmaya başlıyor.

 

Neden sonra, hemen yanı başımda bir karaltı, ensemde yeni bir nefesin sıcaklığını fark ederek ürperiyorum.  Nereden çıktığını, bizi hangi noktada izlemeye başladığını bilemiyorum ama orta boylu, esmer, beyaz yazmalı, şalvarlı, yaşlı bir kadın oracıkta durmuş, Mehmet’in anlattıklarını dikkatle dinliyor. Erol ile Nayil’in de benim kadar şaşırdıklarını yüzlerinden okuyabiliyorum.

 

“Annem” diyor Mehmet.  “Altıncı gelin de burada, aramızda” diye ekliyor sonra gülerek. “Komşuda bekleyecekti ama dayanamadı, geldi sanırım.”

 

“Onu ben gidip çağırdım” diye açıklıyor Nazan. “Sizinle tanışsın, yaptıklarınızı görsün istedim. Bütün bunlar, size anlattıklarımız asıl onun için önemli. On altı yaşında gelin gelmiş,  elli yıldır bu evde oturuyordu. Biz sadece bir ay oturduk. Asıl üzülen, acı çeken odur.”

 

Birbirimize bakıyoruz.  Odada çıt çıkmıyor.

 

Mehmet hiç ara verilmemiş gibi kaldığı yerden devam ediyor.  Beşiğin hemen üzerinde duvara asılı el yapımı caraskalı gösteriyor; tavanda babasının kendi elleriyle ardıç ağacından yaptığı zeytin sırıklarını gösteriyor, tarlada kullandıkları sabandan arta kalan parçaları gösteriyor, Özel bir ağaçtan alınan dalların yakılmasıyla şekil verilen biri büyük, biri küçük iki yabayı gösteriyor….

 

Nayil yabaları Mehmet’in elinden aldığı gibi dışarı fırlıyor.  Hepimiz merakla onu takip ediyoruz.  Verandada akşamüstü güneşinin kızıl ışıkları ile ormandan ve bahçelerden gelen odun, çiçek, saman karışımı güzel bir koku bizi karşılıyor.  Nayil yabaları evin gerçek sahibi, anneye uzatıyor ve nasıl tutması gerektiğini gösteriyor. Kadın itiraz etmeden ikisini de alarak, Nayil’in tarif ettiği gibi ayakta duruyor,  yabaları sağında ve solunda,  tırmıkları yukarı bakacak şekilde saplarından tutuyor. 

 

Kirpiklerini kırpıştırdığını görüyorum. Yine de kara gözlerinin kenarından, yüzündeki çizgiler boyunca süzülmekte olan yaşlara engel olamıyor.  Klik.  Bu en güzel resim. Bir tane daha çekelim. Klik.

 

“Ben göremedim ama sizin evde çatlak var mı?” diye soruyorum Nazan’a.

 

“Bizde henüz çatlak falan yok ama Yatağan termik santraline yakın binaların bir çoğu kömür aramak için yapılan sondaj yüzünden heyelâna uğramış, bazıları çökmüş durumda” diye cevap veriyor. 

 

“Yeşilbağcılar’da bütün evlerin boşaltılmasını istemiş devlet. Muhtardan köydeki herkese kâğıt geldi.”

 

“Siz burayı terk etmişsiniz ama köyde hâlâ yaşayanlar var.  Ne zamana kadar kalacaklar?

 

“Kâğıda göre sonbaharda herkes gitmiş olmalı.  Bazıları elektriği kestiklerinde gideriz diyor. Biz yine çok şükür başımızı sokacak bir ev bulduk Yatağan’da ama kimileri var ki nereye gideceklerini hâlâ bilmiyor.”

 

“Peki bu evlere ne olacak acaba” diye soracak oluyorum ama ardından hemen pişman oluyorum.??Sesi sönüyor, dediklerini zor duyuyorum. 

 

“Ne mi olacak abla? Yıkacaklarmış…  Bütün bu gördükleriniz yok olacak … Sizin geleceğinizi duyunca bundan sevindik. 

 

Ondan sizi evimize çağırdık.  En azından bir hatırası kalır dedik.” Nayil’le Erol yanımıza yaklaşıyor.

 

“Fotografları en kısa zamanda size göndeririz” diyor Erol.  “Ayrıca Fotoğraf Kulübümüzün Yeşilbağcılar için hazırlayacağı sergiye de davetli olacaksınız!”

 

Yedinci gelin buruk bir gülümsemeyle teşekkür ediyor.

 

Nazan, Mehmet ve annesiyle avluya doğru ilerliyoruz. Bir kenarda içine yağmur suyu birikmiş, taşları kırık tavuk yalağı, biraz ileride artık kullanılmayan gövdesi çürümüş bir traktör… Çekilecek daha nice fotoğraf karesine rağmen artık kimsenin eli makinesine gitmiyor. Not defterimi cebime yerleştiriyorum.  Hüzünlü vedamızın ardından Yeşilbağcılar’daki diğerleriyle aynı kaderi paylaşacak avlu kapısı arkamızdan sessizce kapanıyor.

 

Mayıs 2011

Termik Santral’ın gölgesinde kaybolan belde Yeşilbağcılar’ı Bodrum Fotoğraf Kulübü belgeledi. (Basın Bülteni, 17 Mayıs 2011)