Vatandaşlık Geliri

-
Aa
+
a
a
a

Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi: Vatandaşlık Geliri

 

Sosyal Politika Forumu’ndan - 2

 

ÖM: Sosyal Politika Forumu’ndan yeni önemli bir konu da var anladığım kadarıyla. İstersen ben açılışı yapayım: “Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi: Vatandaşlık Geliri”  konusunda bir panel, forum ya da bir konferans dizisi yapıyorsunuz ama önce bu “vatandaşlık geliri” nedir onu sormakla başlayayım

 

A. Buğra: Evet bu hafta sonu bu konuda küçük bir konferans düzenliyoruz, “vatandaşlık geliri” dediğimiz konuda. Aslında vatandaşlık geliri sözünü biz kullanıyoruz. Bu İngilizce “basic income”, yani sözlük anlamı “temel gelir” oluyor, onun karşılığı olarak kullanıyoruz. Vatandaşlık geliri kavramını kullanmamızın sebebi şu; temel gelir, temel haklarla ilişkili bir kavram. Yani, temel insan haklarından biri olarak garanti edilmiş, temel bir gelire sahip olma hakkı, bir çeşit yaşayabilme hakkı, yaşabilecek imkâna sahip olma hakkı olarak tanımlanabilir. Bu fikir aslında eski bir fikir, çok eski bir fikir, yani 1791’e Thomas Paine’in “İnsanın Hakları”na kadar giden bir fikir. İnsanlara, ihtiyacı olan insanlara, nakit bir düzenli gelir desteği verilmesi fikrini savunuyor Thomas Paine.

 

ÖM: Temel haklardan biri...

 

AB: Temel haklardan biri olarak savunuyor. Yani “İnsanın Hakları” kitabında bunu savunuyor, ama günümüzde de kullanılıyor.

 

ÖM: Bütün konferansın “Küreselleşen Dünyada Yoksullukla Bir Mücadele Yöntemi” başlığını da açacak olursak, küreselleşmenin kendisi birçok kötü sonuç doğuruyor, ama bu bizim küreselleşme olmasın dememizi de gerekli kılmıyor, bir alternatif yöntem olarak çıkıyor değil mi?

 

AB: Şöyle söylemek mümkün herhalde; Yine eğer İngilizce başlığa bakarsanız “Overcoming Insecurity” yani “küreselleşen dünyada güvensizlikle baş etme yöntemi”. Küreselleşme büyük bir ekonomik ve sosyal güvensizliği birlikte getiriyor. Açık toplumlar, dünyayla birleşmiş, bütünleşmiş toplumlar aynı zamanda güvenin kaybolduğu, ekonomik güvencelerin -ki iş güvencesi olabilir bu, gelir güvencesi olabilir- yok olduğu toplumlar, yok olmaya başladığı ya da çok zayıfladığı toplumlar. Bu hakikaten bir gerçek, artık eskisi gibi hayat boyu garantili işlere çok fazla rastlanmıyor, işlerin niteliği insana belirli, düzenli bir gelir sağlayacak gibi değil. Hem küreselleşmeden kaynaklanan bir gerçek, hem de tabii teknolojiden, teknolojinin değişmesinden kaynaklanan bir gerçek. Bu da insan hayatında, yani tek tek insanların hayatında çok büyük bir güvensizlik yaratıyor. Bu güvensizlik “beyaz yakalılar”da da ortaya çıkabiliyor, ama daha düşük gelir gruplarında çok ciddi yoksulluğa, hatta açlığa yol açabiliyor. İnsanlar çok büyük bir risklere maruz kalarak yaşıyorlar. Şimdi buna karşılık ne denebilir? Buna karşılık “Küreselleşme kötü bir şeydir, biz kapanalım” denebilir. Ama eğer içe kapanmayı, milliyetçiliği çok olumlu şeyler olarak görmüyorsanız, bunlara çok olumlu anlamlar yüklemiyorsanız, -ki ben yüklemiyorum şahsen-  ne içe kapanma istenilir bir şey, ne milliyetçilik çok hayırlı bir şey. Dolayısıyla, bu küreselleşmeyle birlikte yaşayacağız, ama insanlığımızdan vazgeçerek ve haklarımızdan vazgeçerek yaşamayacağız. O zaman, bizim Sosyal Politika Forumu’nda hep vurguladığımız şey; çok ciddi bir kurumsal tahayyül gerekli. Ve bu temel gelir kavramı, ya da vatandaşlık geliri dediğimiz yöntem bu ihtiyaca büyük ölçüde cevap veriyor.

 

Şimdi biraz daha bunun uygulamasından, uygulama biçimlerinden, ne olup olmadığından konuşalım.

 

ÖM: Ona girmeden bir tek soru daha sormak istiyorum yalnız. Bu “vatandaşlık geliri” ya da “basic income” dediğimiz kavram, Thomas Paine’in kitabına kadar geri götürdüğümüz kavram da bir somut rakam değil değil mi? Yani şu kadar olmalıdır şeklinde değil. Aslında bu, bir insanın yaşamasına yetmesi, asgari olarak yetecek bir miktar gelirin, doğan her insanın temel hakkı olması demek.

 

AB: Tabii, yalnız o değil. Thomas Paine’in kitabı çok enteresan bir kitap, çünkü bizim bugün Forum’da yapmaya uğraştığımız bir şeyi yapıyor; hesap yapıyor. Şu kadar insanın şu ihtiyaçlarının karşılanması için ne kadar destek gereklidir? Bu verilirse bunun bütçeye yükü nedir diye bayağı hesapları var kitapta.

 

Önce ideal şartlardan bahsedelim. İdeal olanı nedir? Bunun şu anda gerçekleşmesini düşünmediğimizi özellikle vurgulayarak söyleyelim, çünkü idealle başlayınca lafa, “bu olmayacak şey” diyor insanlar ve dinlemiyorlar.

 

İdeal durum şu: herkesin yaşayabileceği bir gelir, diyelim ki bir asgari ücret, bütün vatandaşlara, zengin, fakir kim olursa olsun, tek tek insanlara, aileye değil tek tek insanlara, verilecek ve bu tabii belirli bir gelir düzeyinin üzerinde olanlardan vergilerle geri alınacak. Dolayısıyla, ihtiyacı olan da ihtiyacı olduğu kadar kısım kalacak. Bu eksi (negatif) gelir vergisi kavramını gündeme getiriyor ve bunu yirminci yüzyılda liberaller, ekonomik liberaller savunuyorlar. Friedman savunuyor mesela. Milton Friedman bunu savunuyor, savunmasının sebebi de bunu çok etkin bir yöntem olması, iktisadi açıdan. Çok etkin, piyasaya müdahale etmiyorsunuz. İhtiyacı olana para veriyorsunuz, istediği gibi kullanması için. Öyle ihtiyaçları yönlendirmiyorsunuz, ve idari maliyeti çok düşük.

 

ÖM: ve Friedmangibi bir adam Thomas Paine’le burada birleşiyor. Çok ilginç.

 

AB: Birleşiyorlar. Yani işte ekonomik liberalizmle, siyasi liberalizmin birleştiği noktalar vardır. Birleşmedikleri çok nokta vardır, ama birleştiği noktalar da vardır. Fakat tabii Thomas Paine insanların kendilerine sahip olmaları, insanların özerk olmaları gibi kaygılarla yola çıkıyor, Friedman’ın kaygısı bu değil. Friedman’ın kaygısı, piyasalar rahat kalsın. “Bu refah devleti çok masraflı oldu, aile yardımını kaldırırız bu vesileyle, işsizlik sigortasını kaldırırız, gayet iyi olur.” Onun kaygısı bu. Şimdi, bu yüzden de bu negatif gelir vergisine sol ya da Keynesyen iktisatçılar hep biraz tereddütle bakmışlardır. Ama tabii bunun Friedman’ın istediği sonucu vermesi hiç şart değil, yani sosyal harcamaların düşmesi gerekli değil. Etkin olduğu doğru, bu da kötü bir şey değil kesinlikle, ama harcamaları düşürmek zorunda değil. Friedman bile yani bunu önerirken, bunun sosyal güvenlik önlemlerinin yerini alacağını söylemiyor. Yani edinilmiş haklar, emeklilik hakkı, sağlık sigortası… Bunlarla ilgisi yok. Bu sadece insanlara sefil olmamaları için, başkalarına muhtaç olmamaları için, özgür bireyler olarak kendi hayatlarıyla ilgili kararları kendi özgür iradeleriyle alarak yaşayabilmeleri için düşünülmüş bir şey. Bu ideal durum.

 

ÖM: Evet, ama muhakkak idealden yola çıkmadan da bir şey yapılamaz. Yani Thomas Paine deyince de, Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik, kardeşlik temelinin de olduğu gibi, aslında Amerika’dan onlara nakleden adam olduğunu da unutmamak lazım. Yani müthiş önemli bir özgürlük ve haklar savunucusunun teorisinden, idealinden bahsediyoruz yani.

 

AB: Müthiş önemli bir özgürlük ve insan hakları savunucusu, aynı zamanda da tabii yoksulluğun çok müthiş olduğu bir dönemde yaşıyor. Sanayi Devrimi zamanları... Çok ciddi bir yoksulluk görerek yaşıyor, dolayısıyla da bir şey yapılması gerektiğini de görüyor o dönemde. Demokrasi olacaksa, eşitlik olacaksa, bu kavramların içi hakikaten doldurulacaksa, bu insanların sağda solda aristokratların kapısında köle olmamaları lazım. Ya da yakınlarının ya da kilisenin, iyi niyetli insanların merhametine muhtaç olmamaları lazım. Buradan yola çıkılıyor ve bizim önerdiğimiz vatandaşlık geliri, Friedman’ınkinden çok Thomas Paine’inkine benziyor. Çünkü biraz ihtiyaç temelli bir şey. Yani herkese verilsin ve bireye verilsin. Tabii çok ideal bir durum. Ama şunu da kaldırıyor ortadan, herkese verildiği zaman damgalamıyorsunuz da insanları. Sen yoksulsun ve yoksul yardımı alıyorsunuz demiyorsunuz, herkes alıyor bunu. Herkes alıyor ve herkes vergisini veriyor.

 

ÖM: İnsanlık onurunu, haysiyetini korumayı da güvence altına alıyor bir anlamda böyle bakıldığı zaman. Fevkalade önemli bir şey yani

 

AB: Tabii yoksula sadaka gibi verilen bir şey olmaktan çıkıyor. Fakat tabii bu ortamda, yani Türkiye’de hem kaynakların bir miktar kısıtlı olduğu, hem de bunu insanların katiyen akıllarının almadığı, anlamakta zorlandıkları bir ortamda bu şekilde başlanması çok zor. Dolayısıyla başka bir yerden başlamak lazım. Yani Thomas Paine’in başladığı yerden başlamak lazım.

 

ÖM: Nasıl uygulanacak?

 

AB: Konferansta herkes başka bir şey anlatacak. Guy Standing diye bir katılımcımız var, bu Uluslararası Çalışma Örgütü’nden, ve bu konuda, bu vatandaşlık geliri, temel gelir konularında, çok önemli katkıları olan biri. O idealden bahsedecek. Guy Standing’in katkısının önemi, artık istihdam yaratarak yoksulluk sorununu çözme fikrinin geçerli olmadığını, bir uzman olarak anlatacak. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Sosyoekonomik Güvenlik Bölümü’nün başkanı, yani konunun çok içinde olan biri ve nasıl artık istihdama güvenilemeyeceğini çok iyi gören biri. Yani “iş yaratırız, iş imkânları yaratırız, yoksulluk ortadan kalkar” fikrinin ne kadar temelsiz ve zayıf olduğunu çok iyi gören biri olarak buraya geliyor Guy Standing.

 

ÖM: Bir ilave soru sorabilir miyim? Neden istihdam yaratarak olmadığını çok özetle bir kez söyleyebilir miyiz? Bu yoksulluğu neden gideremiyor? Çünkü çok alıştığımız, klişe olmuş kavram.

 

 

AB: Çok yaygın ama bugün teknolojinin ve küreselleşmenin getirdiği bir sonuç olarak iki ilişkinin, bizim varolduklarını ve güçlü olduklarını varsaydığımız iki ilişkinin çok zayıfladığını görüyoruz. Bunlardan biri büyümeyle istihdam arasındaki ilişki, büyüme istihdam yaratmıyor. Ya da daha az yaratıyor. Mesela Türkiye’de bununla ilgili birtakım hesaplar var ve gerçekten çok düşük bir esneklik buluyorsunuz. Rakamlar önemli değil, ama büyümenin istihdama etkisi çok düşük.

 

İkincisi istihdamın niteliği değişti. Yani eskiden fabrikaya gidip, kartını basıp, ondan sonra, 6’da mı çıkar kaçta çıkarsa çıkan ve evine düzenli bir gelir getiren aile babası tipi kayboldu ortadan. Ve bu düzen kayboldu. Yani işler bir gün var, ertesi gün yok. Türkiye gibi ülkelerde kayıt dışı ekonomi son derece önemli ve kayıt dışı ekonomideki işler, sadece sosyal güvencesi değil hiçbir anlamda güvencesi olmayan, can güvenliği de olmayan işler. Gelir güvenliği de olmayan işler. Dolayısıyla böyle bir ortamda insanlar yine çalışacaklar tabii,  ama yüzde yüz çalışmaya güvenerek yaşamak hiç olmazsa belirli bir kesim için gittikçe zorlaşıyor. Tabii bir de başka bir şey var bunun yanında, o da yoksulluk hep istatiksel olarak ölçülüyor, yani “toplumun yüzde 1.3’ü açlık sınırının altında yaşıyor, yüzde 14’ü göreli yoksulluk düzeyinde” gibi.

 

Böyle rakamlar.. Ama insana bakılmıyor. Yoksulun niteliğine bakılmıyor. Ve hakikaten Amartya Sen’in Nobel almasına yol açan da budur; Yoksulluğun, yoksulun niteliğiyle ilgili bir şey olduğu fikri. Ya bir hastalık var, ya bir sakatlık var, ya bir aile sorumluluğu var, ya vasıfsızlık var. Hepsinde değil, her zaman değil, ama bir uyamamak durumu var çoğu zaman. Ayak uyduramamak.. Bu durumda da “istihdam yaratıyorum” deyip sorunu çözmek tabii çok zor oluyor.

 

Bizim önerdiğimiz şey ise geçime yetecek bir miktar değil Türkiye şartlarında. Mesela asgari ücretin yarısı olabilir. Asgari ücretin yarısı ve bu önemli. Bu önemli, çünkü aksi takdirde ortaya çalışmamayı teşvik sorunları çıkabilir. Yani şöyle düşünüyoruz; nakit gelir desteği, insanın sosyal güvencesi olan ve asgari ücret getiren bir işte çalışmayı reddetmesine yetecek kadar yüksek olmamalı. Ama anlamsız derecede düşük de olmamalı. Geçime yetecek değil, yani insanlar gene kendi hayatları üzerine düşünmeye devam etmeliler. Kendilerini nasıl geçindireceklerini düşünmeye devam etmeliler. Belirli durumlarda başka destek mekanizmaları gündeme gelebilir.

 

ÖM: İntihara sevk edebilecek kadar büyük psikolojik bozukluklara yol açtığını çok iyi biliyoruz. Yani toplumun dokusunu en çok bozan şeylerden biri bu.

 

AB: Evet..Biz İstanbul’da bir araştırma yapmıştık ve o araştırma sırasında hakikaten akşam çocuklara ne yedireceğini bilmeyen kadınlar gördük. Yoktu evde, hiçbir şey yoktu, 4 çocuk vardı. Bunu engelleyecek bir şeyden bahsediyoruz. Ama başka masraflar vardır, başka ihtiyaçlar vardır, bütün bunların karşılanması değil amaç. En azından bunları sonra düşünmeye başlamamız lazım, hep beraber ve sorunu yaşayan insanların kendileriyle birlikte.

 

ÖM: Evet. Bunu bilmediği zaman başka bir şey düşünebilecek durumda olamaz. Bu tasavvur edilemeyecek bir ruh hali..

 

AB: İşte maalesef yoksullukla ilgili çalışanların çok büyük bir kısmı bu psikolojiyi tahayyül edemiyorlar. Bunun ne anlama geldiğini tahayyül edemiyorlar. Dolayısıyla mesela çok düşük bir gelir desteği önerildiği zaman da eleştiriliyor insan çünkü o kadar bir desteğin, mesela ayda 100 doların, bir evde bir şeyleri çok ciddi bir biçimde değiştirebileceğini göremiyorlar. Onun düzenli geleceğini bilmenin ne kadar önemli olduğunu göremiyorlar.

 

ÖM: Vatandaşlık gelirinin, temel gelirin mutlaka elde edileceği bir mekanizma konuşuluyor. Bunun gerçekleştirilebilmesi hakkında, katılımcılar, konferansçılar kendi ülkelerindeki deneyimlerini mi anlatacaklar?

 

AB: Evet. Enteresan olan, konferansta sadece Avrupa deneyimi tartışılmayacak. Biz Avrupa’yla özellikle ilgileniyoruz, Avrupa’daki uygulamaların ve Avrupa’daki kurumların Türkiye’de tartışılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz. Sosyal politika bağlamında buna önem veriyoruz ama bir Güney Afrika deneyimini anlatacak konuşmacımız var, bir de Brezilya deneyimini anlatacak konuşmacımız var. Bunlar da çok enteresan. Biz de öğreneceğiz çünkü biliyoruz Güney Afrika’da ve Brezilya’da bazı uygulamalar olduğunu ama bunların ayrıntısını anlatacaklar.

 

ÖM: Bu belki de dünyadaki en önemli, en temel sorunlardan biri ve genellikle de görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz alanlardan biri. Hassas bir alan üzerinde yürüyorsunuz..

 

AB: Evet hassas bir alan. Yoksulluktan çok bahsediliyor da neden bahsettiğimizi çok bilmeden bahsediyoruz gibi geliyor bana. Bir de insanların önyargıları var. Mesela “istihdam yaratalım” bir önyargı, “yoksulların sorumluluğu ailelerine, yakınlarına aittir” bir önyargı, “sosyal dayanışmamız, İslami hayır kurumlarımız” başka bir önyargının öğelerini oluşturuyor.

 

ÖM: Böyle bir mekanizmaya karşı çıkma gerekçeleri bunlar oluyor değil mi?

 

AB: Bir kısmı bunlar oluyor, bir de tabii maliyetler. Hani hep Türkiye’de, zaten cumhuriyetin kuruluşundan beri söylenen şey, “Biz yoksul bir ülkeyiz, hazine tamtakır. Böyle şeylere ayıracak paramız yok, siz çalışmayan insanlara para vermeyi öneriyorsunuz, bu fakir memlekette bu imkânsızdır”.

 

Bu sonuncusuyla ilgili olarak bir çalışma yaptık Forum’da. Thomas Paine’in yaptığı çalışmaya çok benzeyen bir çalışma. Belirli yoksulluk oranlarına tekabül eden hane sayılarını aldık. Türkiye’de mesela göreli yoksulluk oranı yüzde 14 deniyorsa, bu nüfusun yüzde 14’ü kaç haneye tekabül ediyor, onu hesapladık. Başka oranlar için de aynı şeyi tekrarlayarak, böyle senaryolar oluşturduk. Bir de kaç Lira destek verilebilir, ayda hane başına ne kadar destek verilebilir diye farklı miktarlara dayanan senaryolar oluşturduk ve böylece bunların ikisini birleştirerek 24 tane senaryo elde ettik, maliyet hesapladık.

 

ÖM: Sonuç?

 

AB: Sonuçta o kadar düşük maliyetler çıktı ki ortaya bizi gülümsetti, sevindirdi, ama aynı zamanda da böyle bir şeye bu kadar tepki gelmesine üzülüyor insan. 24 senaryonun en yükseği, GSMH’nin yüzde 2’sine eşit bir maliyet içeriyor. Maliyeti en düşük senaryomuzda, gelir desteğinin maliyeti GSMH’nin yüzde 0.06’sı. Gerçekçi olabilecek, anlamlı olabilecek bir senaryonun maliyeti GSMH’nin yüzde 0.5’i, yüzde 0.8’i.

 

ÖM: Yani yüzde 1’e bile ulaşmıyor mu hiçbiri bu 24 senaryonun?

 

AB: 24 senaryonun 4 tanesi ulaşıyor yüzde 1’e.

 

ÖM: Müthiş bir şey!

 

AB: Müthiş bir şey ve o kadar acıklı ki.. Ayrıca bu bazı şeylerden tasarruf sağlanmasına da yol açabilir, Türkiye’de bir takım sosyal yardımlar yapılıyor onlardan belirli bir tasarruf bile sağlayabilir. İki milyar Dolar ayırdığınız zaman buna yılda, gerçekten önemli bir şey yapıyorsunuz, son derece önemli bir şey yapıyorsunuz. Ve bunun önemini anlamak için demin bahsettiğimiz o psikolojik rahatlamanın önemini anlamak lazım, onu satın alıyorsunuz iki milyar dolara.

 

ÖM: Özetleyebildiğim kadarıyla, hem bir iki tane bildiğimizi sandığımız ama tam da kavramadığımız kavram üzerinde konuşma fırsatını bulmuş olduk. Bir de çok tehlikeli bir alan var, çok genel geçer yargılarla davranılan. Akla uygunmuş gibi gelen bir takım gerekçelerin, aslına bakıldığı zaman hiç de öyle olmadığını ortaya koyan, bir yola girmiş olduğunuzu görüyorum ve bu çok önemli geliyor bana. Çok teşekkür ederim. Herhalde bu konu üzerinde daha epey, uzun boylu konuşacağız. Hele bir konferansı yapın ondan sonraki sonuçlarını da herhalde tartışırız. Çok teşekkürler Ayşe Buğra. 

 

 (19 Mayıs 2004 tarihinde Açık Radyo'da  yayınlanmıştır.)