Medyayı Filizlendirmek

-
Aa
+
a
a
a

big-picture.tv'nin izniyle yayınlanmaktadır.

 

Sürdürülebilir Kalkınma için Dünya Zirvesi

Johannesburg, Güney Afrika

Eylül 2002.

 

Çevre konusu medyada pek rağbet görmüyor. Oysa insanlara sorulduğunda büyük çoğunluk kendisini bir çevreci ya da en azından çevre koruma amaçlarının destekçisi olarak tanımlıyor. İnsanlar bu konuyla ilgileniyorlar; ama medya ilgilenmiyor, çünkü bu konu mülkiyet, iktidar ve erk hakkında daha derin sorgulamalara – medya şirketlerinin ortaya atmakta pek de istekli olmadığı cinsten sorgulamalara- yol açıyor. Bunun sebebi ise medya kuruluşlarının, oyundaki oyunculardan bazıları ile kendilerini özdeşleştiren ve kendi çıkarları olan büyük şirketler olması. Kendilerini özdeşleştirmedikleri oyuncular genellikle çevreci aktivistler. Aktivistler seyredeğer işler yaptıklarında ara sıra haber konusu oluyorlar. Greenpeace bir nükleer tesisi ele geçirebileceğini veya fotoğrafları medyada yer alacak bazı dramatik eylemlere girişebileceğini gösterdi, ama meselenin asıl analiz edilmesi gereken kısmı ne için mücadele ettikleridir. Gerçekten ortaya koymaya çalıştıkları sorular, meseleyi derinlemesine ele almak yerine sadece olaya odaklanmakla yetinen medyada pek sık yer bulmuyor. Sonuç olarak birçok insan bu konular hakkında yeterince bilgilendirilemiyor.

 

Birkaç yıl önce gazeteler ve dergiler bünyelerine çevre editörleri, muhabirleri, ve çevre konularıyla ilgili programlar eklediler. Yıllar içerisinde bunların çoğu kaybolup gitti. Sorun üzerinde sürekli bir dikkat sağlanamadı. Ted Turner'ın (büyük bir çevre bağışçısıdır) işlettiği CNN bile sorunları gerektiği şekilde ele almakta başarısız oldu. Bir olay olduğunda aralıklı olarak ele aldı, sürekli ve insanlara meseleye dahil olmaları için gerekli bilgi ve araçları sağlayacak tarzda değil.

 

Bu sorular sorulduğunda ve kendilerini ifade etme şansı verildiğinde, Amerikan kamuoyu şüphesiz dünyanın geri kalanıyla, çevre sorunları ve gezegenin kurtarılması ile ilgili. Bu her kamuoyu yoklamasında görünüyor. Amerikan halkı, bir araştırmaya göre %67 çoğunlukla, daha kuvvetli bir BM'i destekliyor. Buradaki sorun, hükümette bu hassasiyeti temsil eden ve bunun için çalışan güçlü temsilcilerinin olmaması. Çevre hedeflerine ve sorunlarına düşmanca yaklaşan bir yönetiminiz olduğunda medyanın da bu sorunları çok ciddiye almamasına şaşırmamak gerek. Çünkü, medya şiddetli ihtilafların olduğu durumlar hariç hükümetle birebir aynı çizgide yürüme eğilimi gösteriyor. Avrupa'da ve dünyanın her yerinde, ABD yönetimi hakkında, Kyoto Protokolü'nü imzalamayı reddetmesi nedeniyle, büyük bir öfke var. Ancak bu durum Birleşik Devletler'de çok az dikkat çekti ve çok az haber konusu oldu. Bu, Al Gore ile özdeşleşmiş bir meseleydi. Al Gore 2000 yılı başkanlık seçimlerini kaybedince bu mesele de unutuldu.

 

 

Amerikan kamuoyu çok iyi bilgilendirilmiyor. Son on veya on beş yıldır dünyayla ilgili haberlerde %80 oranında bir azalma var. Amerikan televizyonlarının en dikkate değer haber sunucularından biri olan Dan Rather, kısa bir süre önce "haber programınıza yurt dışından bir hikâye ile girerseniz bitersiniz!" dedi. Başka bir deyişle izlenme oranınız düşer. Evet, izlenme oranınız düşer, çünkü bu hikâyeler ilginç bir şekilde ele alınmıyor. Amerikan siyaset yapıcılarının yaptıklarıyla dünyanın geri kalanında ne olup bittiği arasındaki ilişki kurulmuyor. Bu, bütün medya ve haber programları için çok derin bir sorun, ama dünyanın geri kalanı ile ilgili haberlere gelince özellikle doğru.

 

11 Eylül'den sonra bir çok Amerikalı "Aman Tanrım, bir fanusun içinde yaşıyormuşuz, bunların hiç birini bilmiyorduk" dediler. Gerçekte ise 11 Eylül'den önce, Amerikan medyası köpekbalığı saldırıları ve Washington'da Gary Condits'in seks skandaliyle uğraştığı için, çok yakında bir terörist saldırı olabileceğine dair önemli raporlar haber olamamıştı! 11 Eylül'de yaşanan olaylar sistemde bir şok yarattı. Haber yapımcıları dünyanın sonsuza dek değiştiğini söylüyorlardı ancak haber medyası sonsuza dek değişmedi. Bu, Medya Savaşları (Media Wars) başlıklı kitabımda bahsettiğim bir şeydi. Kitap 11 Eylül sonrasında ABD'de yapılan haberlerin izini sürüyor; içinde, bu konuya başlangıçta ne kadar ilgi gösterildiğini ortaya koyan çeşitli raporlar - dünyanın geri kalanının Amerika'dan neden nefret ettiği ve Amerikan siyasetinin eksiklikleri hakkında hikâyeler var. Ancak bu hikâyeler çok kısa bir süre zarfında yerlerini "Afganistan'daki Çocuklarımız" veya "Terörle Savaş" ve "Irak tehlikesi" hikâyelerine, insanların daha derin sorular sormasını engelleyecek şekilde ideolojik olarak hazırlanmış haberlere bıraktı.

 

Amerikalılar aptal değil. Sadece önemli bilgilere ve nitelikli tahlillere sürekli olarak erişemiyorlar. Birleşik Devletler'de yapılan bir araştırmanın sonuçları, lise mezunlarının %80'inin Japonya'yı dünya haritasında bulamadığını gösterdi. Neredeyse %50'si Güney Afrika Cumhuriyeti'ni, ırk ayrımcılığı uygulayan bir ülke olarak tanımlayamadı. Bu çok büyük bir cehalet problemi, siyasi ve kültürel cehalet. Bu yüzden kısmen haber kuruluşları itham edilebilir, ancak eğitim sistemimiz ve kendi kültürümüz; pazar ve tüketim etrafında yapılanmış ve örgütlenmiş kültürümüz de itham edilebilir. Ana akım medyanın birçok Amerikalıya verdiği mesaj şu: "Sus ve alışveriş yap! Satın al, tüket, ama siyasi sorunlarla ilgilenme."

 

Çeviren: Evren Dağlıoğlu

Danny Schechter, Media Channel'ın kurucusu ve baş editörü, Globalvision, Inc.'ın kurucusu ve baş yapımcısıdır. "Media Wars", "The More You Watch, The Less You Know", and "News Dissector: Passions, Pieces, and Polemics."kitaplarının yazarı ve ödüllü bir gazetecidir.

 

Açık Radyo'da 3 Kasım 2005 Perşembe günü Açık Radyo'da Büyük Resim adlı programda, big-picture.tv'nin izniyle yayınlanmıştır.