Medya Konuşmaları I: Medya ve Etik

-
Aa
+
a
a
a

Ömer Madra: 23. Yayın Dönemi'nde yeni bir programa başlıyoruz. Bu uzun sürecek bir program gibi görünüyor; "Medya Konuşmaları" adını verdik, genel olarak medya konusuyla ilgilenen, gerek akademik çevrelerden, gerek bizzat gazetecilik mesleğinin içinden gelen, radyocularla, televizyoncularla, ajanslarda çalışanlarla ve dergicilerle konuşacağımız bir dizi program yapacağız. Konumuz medyanın sorunları. Medya çok geniş kapsamlı bir konu, basın özgürlüğü ve medya mülkiyetinin temerküz sorunlarından tutun, ifade özgürlüğüne ve açık toplum ilişkisine, medyanın kamu yararına yapılacak yayınlarına, kültür aktarımına, bilgi edinme hakkına, sansüre, tabulara, otosansüre, araştırmacı gazetecilik ve soruşturmacı araştırmacılığa, temel haklarla, medya ilişkisine yani kısacası medya deyince akla gelen her konuyla derinlemesine ilgilenebileceğimiz bir programı başlatıyoruz. Bunların sonradan belki bir kitaba da dönüşmesi iyi olabilir, bir çeşit el kitabı olarak iletişim fakültesi öğrencilerine faydalı olabilir. Türkiye'de bu konuyla ilgilenen ve bunu meslek edinmeye çalışan çok sayıda genç insan var. Bu programların dışında, Türkiye'de vatandaşın medyaya ne kadar güvendiği, ya da sıtkının sıyrıldığı konusunda bir araştırma da eklenebilir bu konuşmalarımıza. Belki değerlendirmeyi de sonunda radyoda yaparız yine. Bir de sonbahara doğru, "Dünyada ve Türkiye'de medya ne halde?" konusunu tartışmak üzere bir sempozyumun hazırlığına da başladık Avi Haligua ile beraber. Medyanın en temel meselelerinden biri olan, "medyada etik nedir?" konusunu konuşmak üzere, hem programcımız, hem akademik kimliği ve yazar kimliği ile Oruç Aruoba'yı, kendi deyimi ile "insani olmayan" bir saatte, zorla buraya getirdik. Hoşgeldin.

 

Oruç Aruoba: Hoşbulduk.  

ÖM: Sözü sana bırakıp arada sorular sormak üzere devam edeceğiz. Şöyle düşündük, bu meseleye seninle başlamak iyi olur ama konu mutlaka etik meselesini içermesi gerekir diye düşündük, çünkü belki çağın en önemli kriz noktalarından, kırılma noktalarından biri bu. Medyada etik ve ikiyüzlülük. Burada son Dinleyici Destek Projesi Özel Yayını kapsamında yaptığımız panellerden birinde, toplumun örgütlenmiş bir ikiyüzlülük olduğunu söylemiştin. Dolayısıyla en temel kavram karşımıza etik olarak çıkıyor. Nedir bu etik? Herkes etik olduğunu söylüyor, sonradan da medyadaki etiğe geçeriz belki.

 

OA: "Ben etiğe aldırmam" diyen diktatör herhalde duymamışsındır değil mi? Hem de sabahın bu saatinde, öyle bir konu ki! Bu konuda çok önem verdiğim Wittgenstein ile başlayayım. Etik konusunda yazdığı hiçbir şey yoktur. Yalnız etik üzerine bir konuşması vardır, Cambridge'de, epey genç yaşta yaptığı konuşma. Şuna benzer bir şey söyler: "Sahici bir etik kitabı yazılabilseydi, dünyadaki bütün kitaplar büyük bir patlama ile havaya uçup yok olurdu; çünkü artık bir şey yazmaya gerek kalmazdı" diyor.

 

ÖM: Neyse ki yazılamaz! Okuyacak kitap kalmazdı.

 

OA: Bizim de yazacağımız kitap kalmazdı. Bu biraz abartılı görünebilir ama tam etiğin temeline ulaşan, önemini vurgulayan bir şey sanıyorum. Bir anlamda diyor ki, "zaten her yazdığımız etikle ilgili, ama bunu tam olarak beceremiyoruz."

Kant'a dönersek, Kant'ın çok karmaşık bir etik sistemi var, özetlemeye çalışırsak; "Ben ne zaman ahlaklı bir şey yapmış sayılabilirim?" diye soruyor. Cevabı da şuna benzer bir şey: "Benim durumumda bütün insanların aynı şeyi yapmalarını isteyebilecek bir şey yapmışsam, yaptığım etik bir şeydir" diyor. Yani, ünlü ahlak yasası var, "Öyle eyle ki, eyleminin ilkesinin, evrensel bir yasa olmasını isteyebilesin." Yani, "ben bir şey yaparken, bu durumda olan bütün insanlar böyle yapsın" diyebiliyorsam o ahlaklı bir eylemdir.

 

ÖM: Yani şöyle bir şey sorabilir miyim? Çok önemli bir ilke tabii bu, yani daha basit bir şekilde söylersek, bana yapılmasını istemediğim herhangi bir şeyi başka başkalarına da yapmam ve bunun sonuçlarına da katlanırım o zaman.

 

OA: Tabii... Hemen mantıksal olarak şu sonuç çıkıyor, yani ben o durumda iken herkesin aynı şeyi yapmasını isteyebiliyorsam, bütün insanlar aynı şeyi yapsın diyebiliyorsam, o zaman ben sana iğne batırırken senin de bana iğne batırmanı isteyebileceğim.

 

ÖM: Evet bütün insanların istemesi lazım.

OA: Şöyle bir örnek veriyor: İki bakkal düşünelim; ikisi de müşterilerine dürüst davranıyor, doğru tartıyorlar, paranın üstünü doğru veriyorlar, çocuk bile gelse onu kazıklamıyorlar, vs. Görünürde tamamen aynılar, ama diyor ki Kant, "daha belli değil bunların yaptıkları ahlaklı mı değil mi?" Şu soruyu sorarsak, insanlara böyle davranmalarının temelindeki ilkeyi sorarsak, ancak belli olabilir diyor. Bir tanesi diyelim ki, şu ilkeden hareket ediyor: "Müşteri kaybetmek istemiyorsan, insanlara dürüst davran." Onun ilkesi bu. Ama ikincisi diyor ki,"İnsanlara dürüst davranmak gerekir,  insanları aldatmamak gerekir". Bakalım durumlarına: Az önce söylediğimi yapalım, yani ikisini de evrensel yasa haline getirelim. Birinci bakkalın dediği, yani "müşteri kaybetmek istemiyorsan dürüst davran", ilkesi. Bütün insanlar buna göre hareket ederse, dolayısıyla bütün bakkallar buna göre hareket ederse, bu ilke ortadan kalkıyor, çünkü dürüst davranmayan bakkal kalmayacağına göre, o bakkala gitmekle bu bakkala gitmek arasında hiçbir fark da kalmıyor. Çünkü bütün insanlar bilecekler ki, bütün bakkallar, bütün insanlara dürüst davranır. Onun ilkesi yok oluyor, çünkü onun ilkesinde aslında bir koşul var — bazı başka bakkallar dürüst davranmayacaklar ki, onun ilkesi işlesin— yani, diğerinin müşterisi kendisine gelsin, ya da kendi müşterileri onlara gitmesin. Halbuki ikincisine baktığın zaman; ona, "Bütün bakkallar da dürüst davransın mı?" diye sorduğun zaman, ikinci bakkal "Gayet tabii—bütün insanlar dürüst davransın, kimse kimseyi aldatmasın" diyor. Onun ilkesi koşulsuz, ve bir yasa haline gelebiliyor.

 

ÖM: Altın kural böyle çıkıyor. İşte o zaman...Hayati önem taşıyan bir şey tabii. Mantıksal bir sonuç olarak, herkes kendi eyleminin başkalarına vereceği zararlardan da sorumludur ilkesine de buradan atlayabiliriz herhalde?

 

OA: Kant'ın vurguladığı şey şu., bir eylem, her zaman tek insanındır. Bir eylemde her zaman bir insan bulunur, bir insanın yaptığı bir şeydir; toplu bile olsa, diyelim 300 kişi de olsa, orada 300 ayrı kişi eylemde bulunuyordur, her biri ayrı ayrı eylemde bulunuyordur, sokağa çıkıp bilmem nereden nereye yürürken her biri ayrı yürüyordur, her birinin eylemi ayrıdır. Kişiye özgü, kişiye özel bir şeydir eylem. Kişiler eylemlerde bulunurlar, her bir kişininki de ayrı bir eylemdir. Mesele, benim tek bir insan olarak yaptığım bir şeyin bütün insanları kapsayabilmesi, eylemimle bütün insanlığı kapsayabilmem. Kant bunu çözümlemeye çalışıyor...

 

ÖM: Yani evrensel olması gerekiyor.

 

OA: Evrensel de boş bir laf aslında. Her birini ve hepsini; o anlamda evrensel, yani benim yaptığım bir eylemin kapsamına bazı insanlar girmiyorsa, orada ben ahlaklı bir şey yapmıyorum demektir. Bütün insanlar için isteyebileceğim bir şeydir ancak ahlaklı bir şey, etik bir şey. Tek bir insan için bile, "Hayır onun için geçerli değil" diyorsam...

 

AH: Burada felsefi bir problem olduğunu söyleyebilir miyiz? Çünkü ahlak benim için çok muğlak kalıyor, onun yerine, düşünce sisteminde bir eksik, bir gedik olduğunu düşündürtüyor söylediğiniz.

 

OA: Evet. Ahlaklar vardır her zaman, ve her bir ahlak başka ahlakları dışarıda bırakır. O yüzden etik ile ahlak arasında fark yapmak gerek. Etik başka şey, ahlak başka şey. Mesela eski Spartalılara göre çok başarılı bir hırsız olmak iyi bir şeydir, bir erdemdir. İyi adam öldürmek erdemli bir şeydir, bazı ahlaklara göre. Etik olmak başka şey.

 

 

ÖM: Bu hafta programlarımızda bahsettiğimiz "nineler barış tugayı" var; en yaşlıları 90'ın üzerinde, en gençleri de 61 yaşında olan 18 nine New York'ta bir askere alma şubesini basıyorlar, "biz epey ömrümüzü tükettik, iyi kötü yaşadık işte" diyorlar, -kimisi tekerlekli iskemle de, kimisi bastonlu- "bu çocuklar daha hepsi hayatlarının baharında, onları alın bizi gönderin askere, Irak'a savaşa" diyorlar. Tabii oradaki polisler "çıkın!" filan diyorlar, "yok biz çıkmayacağız" diyor nineler. Onun üzerine askere alım şubesinin çalışmasını bloke etmekten hepsini tutukladılar. Tabii yumuşakça tutukluyorlar, vs. ama sonuç olarak enteresan bir dava oldu ve beraat ettiler. Tabii hakim 45 yaşında ve tarihe 18 tane nineyi mahkum etmiş olmaktan geçmek istemedi. Fakat şöyle bir hile yapıldı kanuna karşı, dediler ki "teknik olarak biz yaş meselesi ile ilgili değiliz, nineliğinizle de ilgili değiliz. Mesele sadece teknik olarak engellediniz mi yoksa bir boşluk bıraktınız mı? Yani birisi gelseydi askere o anda girmeye çalışsaydı, engelleyecek miydiniz?" 80 küsur yaşındaki ninelerden  biri "ben çok kibar bir insanımdır, bunu bana nasıl sorarsınız, elbette yer gösteririm" diyor, o zaman savcı hanım da genç, "ondan eminim" demiş fakat mahkum edemediler. Yalnız hakim de diyor ki "ben çok araştırdım, doğrudan doğruya teknik olarak bir yasa çiğnenmemiştir, dolayısıyla beraat ettiriyorum" diyor. Avukatı da "onu daha önce düşünmeliydiler, dava açmadan önce, bu artık savaşı yargılama meselesine getirilmiştir, bu bir sivil haklar meselesidir" diyor. Burada ince bir etik mesele var, bunu bence hakim, vs. sıyırmaya çalışıyor.

 

OA: Gayet tabii.

 

ÖM: Düpedüz savaşa karşı olmamak için başka bir hukuki gerekçe. Şimdi burada etik bir problem var diyebilir miyiz?

 

OA: Olmaz olur mu? Ben az önce çok kötü özetledim, üç ayrı biçimde formüle eder Kant ahlak yasasını, üç tane imperatif vardır. Bunlardan biri, "Öyle eyle ki" —her seferinde öyle söyler, çünkü bunlar imperatif, yani buyruk— "kendinde ve başkasında insanı her zaman bir amaç olarak gör, hiçbir zaman bir araç olarak görme." Bu saygıdeğer yaşlı hanımların yaptığı kesinlikle bu buyruğun altına giriyor, insanı amaç olarak görmek. İnsanlar oraya gidip ölüyorlar, "Bunu yapmayın; ben onların yerine geçeyim" diyor.

 

ÖM: Tam da bağlantı noktasında şunu söylemek istiyorum, bunu NY Times'ın ve başka önemli Amerikan gazetelerinin, verme tarzında hep bir şey var, "anneanneliklerini kullandılar, yaşlarını kullandılar" diyorlar. Yahu kullandığı amacın ne olduğunu kimse tartışmıyor. İşte medya etiği. Bundan bahsedilmiyor. Pekala biliyorlardı anneannelere dokunulmayacağını, dünyada herkesin bir anneannesi var, Amerikan toplumunda da...

 

OA: Bir resim vardır ya, sallanan koltukta, bir pencere önünde bir yaşlı kadın. Amerikalılar için çok önemlidir.

 

ÖM: "Senior citizen" diyorlar, "çok saygıdeğer, onun için kullanıyorlar" dediler. Peki iyi de ne için kullanıyor? Bunu sormuyor kimse, işte burada bir etik problemi var. Her şeyin muğlak ve birbirine geçtiği ve "önemli olan güvenliktir" deyip yine özgürlüklerin çok büyük ölçüde kısıtlanacağı bir döneme doğru gidildiği anlaşılıyor, bunun hiç bir zaman sonuç vermediğini gördüğümüz halde. Medya organlarının rolü ve sorumluluğu nedir tartışmasına buradan geçmek istiyorum. Yani medya ve medya etiği meselesine.

 

OA: Biz Milliyet'te çalışırken bir iş-içinde-eğitim etkinliği olarak "All The President's Men" filmini göstermişlerdi.

 

ÖM: Şimdi hatırladım.

 

OA: Hepimiz seyretmiştik, o ünlü Watergate olayı. Film de tamamen doğrudur, olduğu gibi anlatmış. Çok iyi oynuyordu değil mi, özellikle Dustin Hoffman?

 

ÖM: Evet.

 

OA: Oradaki bir şeyi hiç unutmuyorum, gerçekten gazetecilik eğitimi açısından önemli, Gidiyor bir dizi kapıyı çalıyor ve her seferinde "Ben Washington Post'tan bilmem kim, size soru sorabilir miyim?" diyor. "Hayır!" diye tak diye kapatıyorlar, vs. Bir sürü numara çekiyor, "bir kahve verin bari" filan diyor. Orada gazetecilik etiğinin en temel noktası var; "ben şu gazetedenim, adım şu, size şu konuda bir şey sormak istiyorum." Burada başlıyor gazetecilik. Yoksa bizde de son zamanlarda oldu, gidip de abicim nasılsın, nasıl gidiyor işler, falan diye, ben şeyim de şurada köşede dükkânım var diye birisini aldatarak, "kafaya alıp" ağzından laf almak, işte o etik değil—adamın söylediği doğru olsa bile. İşte oradan başlıyor en temeli, yani ben ilk önce gazeteci olarak ne olduğumu açıkca ortaya koyacağım, ondan sonra senin sözlerini de aynen senin söylediğin gibi ortaya koyacağım.

 

ÖM: Yani objektif yansıtacağım. Bu, tarafsız olmam anlamına gelmiyor?

 

OA: Hayır, "Ben doğru söylüyorum, senin söylediğini de doğru söyleyeceğim." Mesele bu, yani o kadar basit. Doğru söylemek—o kadar basit.

 

ÖM: Ama tabii burada şöyle bir sorun var, Guardian, Independent, Observer gibi gazetelerin gelirlerinin %75'i reklamdan geliyor. Bu durumda bu reklam gelirini tehlikeye atacak herhangi bir şeyi söylemeleri düşünülebilir mi gazetecilerin?

 

OA: Düşünülebilir tabii. Gayet basit, onu da Milliyet'ten hatırlıyor musun bilmiyorum, biz sayfa yaparken, sayfanın provası gelirdi ilan servisinden, üç sütuna yirmi santim, falan. O alanda bir çarpı işareti olurdu; burada ilan var. Sen onun dışındaki sütunlara haberleri koyardın, orada ne ilanı olduğunu da bilmezdin. Orada ilan var sadece. Orada diyelim x otomobilinin ilanı var; o sırada sen de bir haber almışsın, o x otomobilinin bilmem ne modelinin bir yerinde fabrikasyon hatası çıkmış, o yüzden geri çekmişler. Sen onun üstüne o haberi koyabilirsin, ilandan haberin olmadan. Üstelik de çıktığı zaman öyle gözükebilir ki, bu haberi koymuşlar; o yüzden bu ilanı vermişler diye de gözükebilir. Hatırlarsın, Der Spiegel'in bir sayısı, Almanya'nın en büyük haftalık dergisi ve en etkili dergisi, bir de kapaktan giren dosyaları olur. Otomobilleri konu yapmışlar, ön kapakta "Pis Canavar" yazıyor, bir de çirkin bir otomobil karikatürü. Dosya konusu da "otomobiller dünyaya neler yapıyor?", şöyle kirletiyorlar, şöyle şu kadar çürüyor, şu kadar bilmem ne oluyor diye 20 küsur sayfalık bir dosya içeride. Ben saydım, hatırlarsın, sana örnek olarak vermiştim, 20 sayfa haber varsa 40 sayfa filan da otomotiv reklamı vardı. Der Spiegel iki hafta önceden haber veriyor, ilan servisi tamamen apayrıdır, ayrı bir şirkettir hatta.

 

ÖM: Öyle olması gerekiyor.

 

OA: Önceden haber veriyor, diyor ki, "otomobilin ne kadar boktan bir şey olduğunun haberini yapacağım". O da otomotiv firmalarının reklam ajanslarını arıyor, "otomobilin ne kadar kötü bir şey olduğunu yazacağız, ilan vermek istiyorsanız verin" diyor.

 

AH: Ama bunun tersine örnekler de var, mesela İngiltere'de medyayı gözetleyen veya kollayan bir kuruluş olan Medialens'in Independent'in editörlerine sorduğu bir sorunun cevabını hatırlıyorum. "Eğer ben araba ile ilgili büyük bir kaza haberi vereceksem, altına da bir araba reklamı gelmemesine haliyle dikkat ederim" diyordu. Bunun tersine işleyişler de olabiliyor yani.

 

ÖM: Bir de zaman içinde önemli değişiklikler oluyor, Spiegel'in durumunu hiç bilmiyorum ama İngiltere'de mesela çevre, özellikle küresel ısınma, iklim değişikliği, vs. haberlerle hep uğraşan gazetelerin ikinci planına düştüğünü biliyoruz. Çünkü büyük şirketlerin, özellikle petrol, kömür, otomotiv sanayi gibi enerji şirketlerinin, vs. de hem reklam vermemekle tehdit ettiklerini, dahası bir de "küresel ısınma yoktur, böyle şeyler zarar da vermiyor otomobiller, fabrikalar, petrol yakmak, fosil yakıt yakmak, vs. zarar vermiyor" şeklinde yazsınlar diye büyük paralar harcadığını da biliyoruz. Bu da etkili oluyor. Medialens'in -iki kişilik bir ordu bunlar- yaptığı araştırma, belki de günümüzün medyadaki en büyük ahlaki krizi diyor küresel ısınma konusunda. Çünkü bir yandan da 4x4'lerin o korkunç benzin yutan şeylerin reklamlarını koyuyorlar, belki de sigorta endüstrisi hariç bütün endüstri bunu örtbas etmeye çalışıyor. Sigorta tabii başka bir durumda, onlar çok endişeli, primler ödenemez hale geliyorlar. Bütün raporları örtbas etmeleri ve özellikle de sessiz kalarak bu işi geçiştirmeleri gibi. Bu nasıl aşılacak?

 

 

"Küresel iklim değişikliği, küresel ısınma konusunda müthiş raporlar var, Exxon Mobil vs. devasa şirketler de büyük paralar yatırıyorlar bunlar söylenmesin diye. Neden bundan hiç bahsetmiyorsunuz? Bunu niye hiç haber yapmıyorsunuz?" diye soruyorlar, "Siz gazeteyi okumuyorsunuz galiba" diye sert cevaplar alıyorlar. "Okuduk fakat göremedik" diyorlar ve böylece gidiyor.

Yani limitler var, bütün muhabirler limitlerin olduğunu biliyorlar ve bunu da açıkça tartışmıyorlar. Böyle bir medya etiği sorunu var. Medya da büyük şirketlerin malı haline geldi. Ama atılma korkusu değil diyor bunu yazanlar, kendi içselleştirme durumları da böyle, zaten büyük şirketler aleyhine konuşulmaz, normali zaten büyük şirketlerin yönettiği bu tip dünyadır görüşü egemen. Bütün olaylara da bu şekilde bakılıyor diyorlar. Bu da çok büyük bir etik sorun yaratıyor.

 

OA: O zaman da gerçekten gazeteci olanlar, bu sefer muhalif gazeteci olma durumunda kalıyorlar. Aslında 'normal' ne demekse, 'normal gazetecilik' yapmak bir tür devrimci eylemde bulunmak gibi.

 

ÖM: Çok zor bir şey. Bağımsızlığın bedeli de çok ağır oluyor ama reklamlara filan da bağımlı kaldığı zaman hemen otosansüre başlıyorsun demektir. Onun için tek yol tümüyle bağımsız bir yolu seçebilmek, bu da çok zor. Brezilyalı müzisyen Tania Maria ile çok hoş bir sohbet yapmıştık geçen yıl, "biz böyle bir şey yapıyoruz, bağımsızlığı sürdürülebilir kılmak için dinleyici destek projesi yapıyoruz" demiştik, "kurtulamazsınız, hep sürüneceksiniz ama gece de iyi uyursunuz" demişti.

 

OA: Dünyada bugün bağımsız gazetecilik, habercilik diye bir şey varsa onun babası sayılabilir, Karl Kraus diye, onun söylediği bir şey vardır, "Totschweigen" susarak öldürmek gibi bir şey, yani birisiyle ilgili ölümüne susmak, hiç sözünü etmeyerek onu yok etmek, gibi. Bir dergi çıkarıyor, ufak bir dergi, bütün gazetelerin hepsine veryansın ettiği için bütün gazeteler onunla ilgili ölümüne susuyorlar. 1890'lardan 1936'ya kadar Viyana'da çıkıyor. Viyana'da o süre içinde çıkan gazetelerin hiçbirinde böyle bir dergiden sözedilmiyor.

 

ÖM: Yok sayıyorlar değil mi?

 

OA: Böyle bir dergi yok! Böyle bir şey hiçbir zaman olmamış. Hatta şöyle bir şey oluyor: Diyelim, Allah gecinden versin, Bülent Ecevit öldü, ve Türkiye'de hiçbir gazete bunun haberini vermedi... İşte, Viyana'da Ecevit'in karşılığı olan birisi ölüyor, adını unuttum, önemli bir aydın, aynı zamanda siyasi kişilik. Hiçbir gazetede haberi çıkmıyor. Niye? Çünkü haberi vermek için, "Öldü, şurada toprağa verildi ve mezar başı konuşmasını bilmem kim yaptı ve dedi ki, vs." diye yazmak gerekiyor. Mezar başı konuşmasını Karl Kraus yapıyor, onun için adamın ölüm haberini vermiyorlar. Çünkü birisi ölmüş ve gömülmüşse onun mezarı başında birisi konuşacak. Bunu yazmazlarsa okur sorar, kim konuştu diye. Karl Kraus'un adını anmaktansa, haberi vermiyorlar.

 

ÖM: Karl Kraus'un Meşale adlı dergisini kapatıyorlar değil mi? Onun çok hoş bir hikâyesi var, onu özetler misin?

 

OA: Birinci Dünya Savaşı çıkıyor, dergi yok ortada, bir hafta geçiyor, iki hafta geçiyor, üç hafta geçiyor, dört hafta geçiyor, yok.

 

ÖM: Korkunç milliyetçilik ve savaş karşıtı bir yayın tabii.

 

OA: Gayet tabii. Sonunda okkalı, 200 sayfalık falan bir sayı çıkarıyor birdenbire. Karşılıklı sayfalarda, bir tarafta Avusturyalı edebiyatçıların, şairlerin vs. savaş öncesi ve hemen başlangıcında yazdıkları; "Ruslar gelecek, biz onların ciğerlerini sökeceğiz!" diye şiirler, yazılar, hamasi şeyler. Karşı sayfalarda da, o zamanlar fotoğraf filan çok gelişmiş olmadığı için, muharebe meydanı muhabirlerinin haberleri var; muharebede bir köşede durup, gözlüyorlar ve "şu kadar kan aktı, nehir kırmızı akmaya başladı"  diye haberler veriyorlar. Bir tarafta hamasi yazılar, şiirler, bir tarafta da muharebe meydanlarından haberler. Başka hiçbir şey yok, hepsi de daha önce öteki gazetelerde yayımlanmış metinler, yalnızca bunlar yan yana yayımlanıyor, hiçbir yorum yapmadan. Hemen geliyorlar sansürden, dergiyi toplatıyorlar, basacaksan şunları çıkar diyorlar; onları çıkarıp dergiyi bir daha basıyor. Sağ sayfalar boş. Gene geliyorlar, "böyle de olmaz" diyorlar; "peki" diyor, geri kalanları da çıkarıyor. Böylece bütün dergi, bir tek kapak yazıları, künyesi falan var, içini açıyorsun sayfa 1 boş, sayfa 2 boş, ... sayfa 200 boş, hepsi boş. Onu da toplatıyorlar.

 

(2 Mayıs 2006 tarihinde Açık Radyo'da Medya Konuşmaları programında yayınlanmıştır.)