John Medeski Açık Dergi'deydi.

-
Aa
+
a
a
a

5. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında, 26 Eylül’de İstanbul’da bir konser veren Medeski, Martin & Wood ekibinden John Medeski Açık Dergi’de konuğumuz oldu.

 

Dinlemek için:

İndirmek için: mp3, 23 Mb.

28 Eylül 2010 tarihinde Açık Radyo’da Açık Dergi programında yayınlanmıştır.

Açık Dergi söyleşilerinin podcast servisine abone olmak için tıklayın.  

***

Türkiye’ye ye tekrar hoşgeldiniz.

 

Teşekkürler, geri dönmek güzel. Epey olmuştu.

 

Daha önceki gelişinizi hatırlıyor musunuz?

 

Evet, Garanti’nin caz festivali içindi. Tam olarak zamanını hatırlamıyorum ama 6 sene ya da daha uzun bir zaman önceydi.

 

Medeski,Martin& Wood ve diğer projelerinize geçmeden önce, müzikal geçmişinizle ilgili bir soruyla başlamak istiyorum. Çok erken bir yaşta piyano çalmaya başladığınızı biliyoruz. Yetiştiğiniz yerde, etrafınızda ne tür müzikler dinleniyordu, bu dönemde etkilendiğiniz müzikler nelerdi?

 

Evet büyüdüğüm evde piyano vardı, onu çalarak başladım. Babam da biraz çalardı. Çok küçükken, onunla çalarak başladım; sonra da,5-6 yaşından itibaren klasik piyano dersleri aldım. Aslında benim için müzikte önemli olan, ki bu benim için hala doğru, her tür müziği çalabilirim. Ben sadece, müzik yapmayı seviyorum. Herhangi biriyle, herhangi türde bir müziği birlikte çalabilirim. Sadece bir müzik tarzına kendimi hapsetmeyi sevmiyorum.  Caz’ı ilk duyduğumuda, aklımı uçurmuştu. 12-13 yaşındaydım,Oscar Peterson’ı duymuştum. O dönem klasik piyano eğitim alıyordum, ailemin jenerasyonunun, yazılmış kompozisyonlarını çalıyordum. Şimdi klasik standart olmuş parçalardı bunlar. Büyükannem Liberace’ye bayılırdı örneğin, annem ve babam swing standartlarını severlerdi, Glenn Miller, Teddy Wilson gibi. Sonuçta, ben Oscar Peterson’un müziğinin dinleyince aklım uçmuştu. O kadar ‘funky’ ydi ki..Teknik açıdan da, bir klasik piyanist olarak harikaydı. İşte o zaman, caz’ın, müziğin bambaşka bir seviyesi olduğunu anladım. Caz’ın içine girmeye başladım, hem klasik hem de caz eğitimi alıp gruplarla çalmaya başladım.

 

Klasik eğitiminizin, müziğinize ne tür bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz? Sizin müziğinizi dinlediğimizde, ‘funky’, caz ya da daha avangard bir tarz geliyor kulağımıza. Ama her zaman şunu düşündüm, tahmin ettim diyelim, sanki müzikal hayatınızda zihinsel bir değişim var, klasik müzikten vazgeçip başka bir yöne gitmek gibi.

 

Evet böyle bir zihinsel değişim vardı. New England Konservatuvarı’na gittim. Liseden mezun olduğum zaman, üniversitelere klasik müzik piyanisti olarak başvurmuştum. Julliard, Yale gibi başvurduğum okulları kazanmıştım, ben New England Konservatuvarı’nı seçtim. Çünkü, okulun programında caz müzik için de yer vardı. Verdikleri izlenim de, “klasik müzik piyanisti olsan da biraz caz çalabilirsin”di, bu beni çekmişti. Konservatuvarda çok iyi hocalarım oldu, Leonard Shure hocalarımdan biriydi. Önemli Beethoven yorumcularından biri olan Arthur Schnabel’in öğrencisiydi. Bana gösterdiği ve öğrettiği müzik çok belirliydi, apaçık yazılmış eserlerdi, Brahms gibi. Ama bir süre sonra şunu düşünmeye başladım: tamam bu adam bunun nasıl yapılacağını çok iyi biliyor, öyleyse neden ben de yapmalıyım? O zaman iki şeyi farkettim: birincisi, klasik müzikte ilgimi çeken şeyin icra olmadığıydı. İlgimi çeken, beste sürecinde yer almaktı. Beethoven’ın, Claude Debussy’nin renkeleri nasıl yarattığını görmekti. Tamam, icra etmek güzel, ama benim için doğaçlama caz içinde mümkündü. Ayrıca şunu farkettim ki, teknik olarak bana öğretilen çalma yöntemi, zihnimde duyduğum müzikle örtüşmüyordu. Bu noktadan sonra nasıl çalmam gerektiğiyle ilgili yeniden öğrenim sürecine başladım, birçok farklı öğretmenle birlikte çalıştım. Bölümümü değiştirdim, Gunther Schuller ve Ran Blake’le kendi Özgün tarzımı yaratmak için çalışmaya başladım. Müziği kulakta absorbe etmek üzerine çalıştık, ki bu yazılmış bir bestenin karşıtı bir durum. Benim için harikaydı; Okuma kabiliyetimi geliştirmemi sağladı, gayretli bir şekilde, müziğin sözel geleneği üzerine çalışmamı sağladı. Bu durum herşeyi değiştirdi. kim olduğumla ilgili, sadece öğrendiğim müzik değil sevdiğim müzikle ilgili dürüst olmaya başladım. Sadece öğrenmem gereken müzik değil, hissettiğim ve sevdiğim müzik. Müzikle, çocukluğumda olduğu gibi bir ilişkiye girdim böylece. Tüm o harika müzikler, Cazı klasikten, afrika ritmlerini broadway müzikallerinden ayırmadan hepsini çalmak istedim, okulda öğrendiklerimle tüm bu türleri kaynaştırmak istedim. Sun Ra ve John Coltrane’i severim. Ama Ray Charles, Stevie Wonder, Bob Marley ve Jimi Hendrix’i de severim. Benim için hepsi aynı, çünkü bana hepsi o duyguyu veriyor.

 

Bir noktada, ‘başka birşey yapmak istiyorum’ demek önemli. Bu sizin kişiliğinizle ilgili birşey sanırım? Büyün müzisyenler bu zihinsel değişimi takip edemeyebiliyor.

 

Sevdiğimiz müzisyenlerin hepsi kendilerini bir şekilde ifade etmişti. Müzikleri zaten onların felsefelerinin bir ifadesiydi, onların bir yansımasıydı. İçinde yer aldıkları müzik türlerine göre, bazı müzisyenler kendilerini entelektüel olarak ifade edebiliyor. Örneğin, özellikle klasik müzik bestecileri ve icracıları neyi neden yaptıklarını, geleneksel afrika müzisyenlerine göre daha fazla açıklayabilirler. Yine de hepsi kendide özgü. Ama neticede, insanı iyi hissettiren şey bazı müzisyenlerin kalpleriyle çalması. Bu da en önemli şey bence.

 

Bu yüzden müziğinizde pek çok farklı tarzı birarada görüyoruz. Pek çok farklı müzisyenle de birlikte çalışıyorsunuz. Sizi ilk defa ‘End of the world party’ albümünde dinlemiştim. Düne kadar biyografinizi de okumamıştım, sadece sizi dinlemiştim. John Scofield’le ve Sex Mob le kayıtlarınız olduğunu öğrendim. (Sex Mob’la 2006 konser kaydı- ki çılgın bir konserdi)  Medeski, Martin & Wood dışında ne yapıyorsunuz buaralar?

 

Tabii yıllar içinde çok farklı insanlarla çalıştım. Perulu müzisyen Susana Baca’yla çalışmıştım, hayatımın en önemli deneyimlerinden biriydi diyebilirim. Gospel grubu Blind Boys of Alabama’ylan çalışmıştım. ‘Dirty Dozen Brassband’ albümünün prodüktörlüğünü yapmıştım. Ayrıca, ‘Campbel Brothers’ isimli, Amerikalı ‘pedal steel’ tarzı bir gospel grubuyla çalışmıştım. ‘sacred steel’ deniyor bu müziğe: country müzik enstrümanı olan ‘pedal steel’in Amerika’daki bir kilisede kullanılan hali. Sacred steel tarzını ilk dinlediğimde benim için bir ilhamdı, hiç bir enstrümanın böyle çalındığını dıuymamıştım. Bunun dışında,  Missisipi’li Enstrümantal bir gospel grubu olan ‘North Missisipi All Stars’ la birlikte çalışmıştık. Pedal Sateel’de Robert Randolph vardı.

 

Bu aralar, Medeski, Martin& Wood devam ediyor, bazı solo piyano projeleri hazırlıyorum, geçtiğimiz yıl birkaç film soundtrack’i için çalışmıştım.

 

‘Radiolarians’ üçlemesinden sonra, grubunuz ‘Medeski, Martin&Wodd’la neler yapıyorsunuz?

 

Seneye 20. yılımız olacak. Hepimiz başka projeler de yapmak istiyoruz. Uzun zamandır biraradayız, bence bu sürede kendimiz için yaratıcı ve ilginç birşeyler hazırlamayı başardık. ‘Radiolarians’ projesi de bizim için harikaydı.

 

Proje şöyle birşeydi değil mi: önce bestelemek, sonra konserde çalmak ve son olarak da kaydetmek. Neden böyle birşeyi tercih ettiniz?

 

Normal olan, kayıt yaptıktan sonra o kaydı satabilmek için turnelere çıkmak ve konser vermektir. Bu, müzikle değil pazarlamayla ilgili birşey. İş planlaması gibi birşey. Biz de albüm fazla satmayan bir grubuz. Konserlerde aynı şarkıları çalmaktan sıkıldık, yazdığımız parçaları hiç bir zaman aynı şekilde 2. kez çalmıyoruz tabi ama dedik ki, haydi kendimizi birçok parça yazmak konusunda zorlayalım. Bir de şunu fakettik; kayıttan sonra turneye çıkıyorsun ve müzik konser sırasında da değişime uğruyor, gelişiyor. Pek çok albümde, bazı şarkılarımız yolda ortaya çıkmış parçalardı. ‘Radiolariums’ üçlemesi için böyle birşey düşündük biz de. Zeka ve doğayla ilgili bir kitap okumuştum. Orada, her sene yeni bir ötüş bulan ve kendini tekrar etmeyen bir kuş türünden behsediyordu. Eğer bir kuş bunu yapabiliyorsa, biz de bunu yapmalıyız diye düşündüm. Her sezonda, yeni bir parça ya da yeni setle ortaya çıkalım dedik. Teknik olarak senede 4 kere bunu yapamadı ki biz de 3’e indirdik, böylece üçleme ortaya çıktı.

 

Bu akşam ne çalacaksınız?

 

Muhtemelen bizim geçmişimizden Herşey ve herhangi birşey. Bizim için en önemli olan şey, canlı olarak çaldığımızda bir tür titreşim yaratmak.Yeni olanın heyecanını yaşamak, yaratmanın enerjisini yaşabilmek, yapmaya çalıştığımız,denediğimiz şey bu.

 

Anlayamadığım bir noktayı sormak istiyorum: bu metodla müziği besteliyorsunuz, sonra konserle dinleyiciye ulaştırıyorsunuz ve bu turne süreci başta yarattığınız müziği değiştiriyor. Sonrasında kaydederken müzikteki değimleri nasıl hatırlayabiliyorsunuz?

 

Hatırlamıyoruz. Neticede kayıt sırasında da ‘o günün’ versiyonunu çalıyoruz.  Ayrıntıları konuşmak için zamanımız oluyor, ayrıca konserler sırasında bizimle birlikte olan ve çaldıklarımızı kaydeden bir ses mühendisi var. O parçalara baya aşina oluyor. Kayda girdiğimizde nasıl yapabileceğimize dair bir fikri oluyor. Stüdyoda yaptığımız şey tekrardan yaratmak, stüdyoda yapmamız gerekn şeyi yapmak, ki bu farklı birşey. Ama yine de stüdyodayken canlı çaldığımızdaki his de orada oluyor. Bence bu kayıtlarda da bunu başardık.

 

Tamamen katılıyorum. Teşekkürler.

 

Söyleşi: İlksen Mavituna