İktisadi Açıdan AB İlerleme Raporu

-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Notları – 111

 

Ömer Madra: Önemli bir haftaydı, AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu açıklandı. Türkiye’nin tam üye olarak alınması yolunda tavsiye kararı ile yeni bir dönemin başladı, önemli bir adımın atıldığını söyleyebiliriz. Daha önceden de görme fırsatı bulduğumuz raporda, işin ekonomik yönüne biraz bakabilir miyiz?

 

Hasan Ersel: Raporun vurgulama noktası Kopenhag Siyasi Kriterleri. Doğal olarak bu konu ağırlık taşıyor ama rapor aynı zamanda Türkiye’deki gelişmelerin bir değerlendirmesini de yapıyor. 1999’dan bu yana ne olduğunu ele alıyor. Son yıldaki gelişmeleri, AB mevzuatı ile uyum açısından adım atıldı mı, atılmadı mı sorularının yanıtını veriyor. Tarımda ne oldu? Balıkçılıkta ne oldu? Ulaşım politikasında ne oldu? Şirketler hukukunda ne oldu? Hepsine teker teker bakıyor. Detaylı ve benim görebildiğim kadarıyla oldukça ciddi yazılmış bir rapor.

 

ÖM: Israrla “müktesebat” diye söylenen, yani yapılıp edilenler ve yapılıp edilmesi gerekenler konusunda kapsamlı bir rapor, aslında yüzlerce sayfalık bir belgeden bahsetmemiz lazım.

 

HE: Tabii, raporun bu kısmı sayfa olarak çok tutuyor, rapor 187 sayfa ama bu noktaların özeti bile epeyce yer kaplıyor. Ama şu anda odaklanılan konu bu değil. İşin özünü siyasal kriterler oluşturuyor.

 

Oysa bir de Kopenhag İktisadi Kriterleri var. Bunlar  iki tane: İlki piyasa ekonomisinin alt yapısı oluşturuluyor mu? Hukuku, kurumları oluşturuluyor mu? İkincisi de, AB’nin rekabetçi ortamında yaşamaya yaklaşan bir ekonomi var mı? Bunların sağlanması süreci, müzakereler başladıktan sonra olacak bir şey. Yani “önceden bu hale gelin” denmiyor. İşte bu nedenle zamanın bu noktasında söz konusu iktisadi kriterler ikincil önemde.

 

Raporda AB ile yakınsama 28 başlık altında ele alınmış. Bazı noktalarda “ilerleme var”, bazı noktalarda “ilerleme yok, bir şey yapılmadı” diyor.

 

Örneğin raporun takıldığı bir nokta bana ilginç geldi; “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve kamunun finans kesiminden borçlanmasında ayrıcalıklı konumunun sona erdirilmesi konusunda pek bir adım atılmadı ve halen Avrupa’dan uzak” diyor. Burada Merkez Bankası’nın bağımsızlığının üzerinde durması ilginç. Çünkü yasal olarak epeyce gelişme olmasına rağmen biraz daha rahatlama gerekli görülüyor herhalde.

 

ÖM: Mesafe alınmasını istiyor.

 

HE: Evet. Üzerinde durduğu ikinci nokta şu; “Şirketler hukukunda ilerleme yok” diyor, Türkiye’de ticaret kanununda ortaya konulan yapının epeyce eski olduğunu, değişmesi gerektiğini söylüyor. Onu biliyoruz zaten. Mali sistemin az gelişmiş olduğunu, yapılan düzenlemelere rağmen bu özelliğin değişmediğini vurguluyor, ki biz de her zaman söylüyoruz. Tarım konusunda herhangi bir ilerleme olmadığını söylüyor.

 

Tabii rapor her şey olumsuz demiyor. Ben vurgulanan olumsuz noktaları saydım. Bunlara karşın, bazı alanlarda iyi gelişmeler oldu diyor. Özellikle istikrar politikası, Türkiye’de öngörülebilirliğin artması, ekonominin bir dengeye oturmasını olumlu olarak değerlendiriyor.

 

Burada önemli bir nokta var; rapor bu saptamaları yapıyor ama mantığı şöyle: “Türkiye zaten Avrupa ile çok uzun zamandır iş yapan ve iş yapma kültürünü edinmiş olan bir ülkedir. Türkiye uzunca bir zamandır gümrük birliği içerisinde Avrupa ile ilişkiler içindedir, bu da onun Avrupa’da olup bitenleri anlamasına, Avrupa ile iş yapmasına büyük katkıda bulunmuştur. Buralarda “özde” pek bir sorun beklemiyoruz”.

 

Tabii böyle bir cümle yok ama bence havası bu. O yüzden iktisadi yönde olumlu bir rapor. Bir nokta dışında; o da istihdam. Türkiye’nin nüfusu fazla, işsizlik yüksek ve biliyorsunuz siyasi bağlamda da dile getirilen, “Türkler, iş bulamayınca Avrupa’ya göç edecekler. Bu insanların hem sayısı fazla, hem de niteliği düşük. Bu Avrupa’nın yaşam biçimi üzerinde olumsuz etki yaratır” görüşü var. Rapor bu konuyu vurguluyor. İstihdamda sorun olduğunu belirtiyor, işsizlikteki artışa dikkati çekiyor ve işgücünün kalitesini arttırma yönündeki çalışmaların sınırlı kaldığını vurguluyor.

 

Sanıyorum bu nokta gündemde devamlı kalacaktır. Diğer noktalarda, Türkiye ciddi hatalar yapmazsa, beklenen sonuçlara ulaşılabilir gibi görünüyor. Ama istihdam söz konusu olduğunda hata yapılmadığı takdirde bile bekleneni sağlamak epeyce zor olacak.

 

ÖM: Genel olarak iktisadi değerlendirmenin pozitif yönde olduğunu tek pürüz noktası olarak da istihdamın vurgulandığını söyleyebiliriz. Buna bağlı olarak, sözü edilmese bile en temel garantiler kapsamında, bu göç meselesini ifade ediyor mu? Açıkça kullanmıyor değil mi?

 

HE: Hayır ama bu işsizlik devam ettiği müddetçe ekonominin sorun olacağını söylüyor.

 

Burada önemli bir nokta daha var. Türkiye ekonomisi Avrupa ekonomisinin yanında çok küçük bir ekonomi, (Türkiye’nin GSYIH’si AB’nin %2’si dolayında). “O yüzden de bu ekonominin tümünde bir sorun çıksa dahi Avrupa ekonomisini kötü etkilemez” deniyor. Bu ifadeyi ters taraftan okursanız “Böyle bir ekonominin Avrupa ekonomisine katılmasının da pek bir katkısı yoktur” demek. Ama işgücü sorunu başka bir boyut. Türkiye’nin nüfusu AB içinde hatırı sayılır bir ağırlık taşıyacak.

 

O yüzden de önümüzdeki dönemde -İyimser olanlar 10 yıldan söz ediyor daha da uzun sürmesine şaşmamak gerektiğini düşünüyorum- Türkiye’de işgücü kalitesini yükseltmek ve işsizlik oranını makul bir düzeye düşürmek gerekiyor. O zaman Türkiye’nin nüfusu AB ülkeleri için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmaya başlayacak.

 

Bu iş kolay değil. Avrupa’da, Amerika’da işgücüne katılma oranı, yani çalışabilir yaşta olup da işe katılanların oranı %65-70 iken, Türkiye’de %45-50 arasında değişiyor. Bunun çeşitli nedenleri var. Birisi kadınların çalışmaması. Fakat zaman içinde bunun değişmesini de bekliyoruz. Yani Türkiye sadece bugünkü kadar değil, onun ötesinde “artık ben de çalışmalıyım” diyen insanlara da iş yaratmak durumunda. Önümüzdeki müzakereler dönemi denen ve süresi de belli olmayan –belli olmamasını facia olarak görmüyorum- dönem içinde bunu yaratması lazım, bu çok ciddi bir sorun. Bu tabii Türkiye’nin daha hızlı büyümesini gerektiriyor, daha hızlı büyümeyi yaratmak için daha çok tasarruf yapmasını ve o tasarrufunu verimli yatırımlara dönüştürmesi gerekiyor. Bu “enflasyonu düşürdük” diyerek çözülecek bir sorun değil. Onun için 1999’dan beri bu yapısal uyarlama ve Türkiye’nin büyüme yolunu değiştirmesinin altını çiziyorum.

 

Bu sorunun çok ciddiye alınması gerekir.  “Bir kişiyi daha fazla alalım” diye geçiştirilecek bir konu değil. Doğru dürüst istihdam olanakları yaratılması gerekli.

 

ÖM: Bunun yöntemi nedir?

 

HE: Tasarruf artacak, yatırım artacak. Ciddi sanayileşme politikası ve eğitim politikası uygulanacak. Bu konunun çözümü için çareyi yabancı sermayede bulanlar var. Bu tür hayal kuranları veya konuyu düşünmek istemeyenleri biraz itham edeyim. Bu sorun yabancı sermaye ile çözülmez. Dünyada hiçbir yerde de yabancı sermaye ile olmamıştır. Çözüme ulaşılan yerlerde iç tasarruflar yükselmiştir, bu iç tasarruflar verimli yatırımlara dönüşmüştür, bu yatırımlar sonucunda kişiler istihdam edilmiştir. Orada kâr olanağı ve sağlıklı bir ortam olduğunu gören yabancı sermaye gelip bu süreci hızlandırmıştır. Ama ülkenin içinde böyle bir dinamik yoksa yabancı sermaye “sizi kurtarmaya geliyorum” diye gemilere binip gelmez.

 

ÖM: Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği konusunda, bu rapor çerçevesinde yapacağımız ekonomik değerlendirme içinde en önemli nokta, doğru, dürüst bir istihdam politikasının oluşturulması gerekliliği değil mi?

 

HE: Sanayileşme ve istihdam politikasının gündeme gelmesi lazım. Bir de konumu aşarak bir şey söylemek istiyorum; bir televizyon programında bir konuşmacı, bir tehlikeden söz ediyordu: “Türkiye’de kalıcı bir şekilde temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması, ihlâl edilmesi halinde AB bu müzakereleri kesecekmiş bu çok kötü bir tehdit” diyordu. Bu mantığı da anlamıyorum. Esas tehdit Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerin sürekli askıya alınmasıdır, bu durumda Avrupa’nın tepkisi de normal değil mi?

 

ÖM: Bu can alıcı bir nokta. Temel hak ve özgürlüklerin alabildiğine dünya standartlarında genişletilmesi her zaman birinci, evrensel esastır. Bunun için bir şart konması ise ancak olumlu olabilir. Asıl büyük tehlike ötekidir. Bazı çevrelerce, onur kırıcı bir tehdit olarak algılandığını da görüyoruz, bunu da anlamakta doğrusu güçlük çekiyorum.

 

HE: Şunu demek istiyorlarsa “Bunu söylemeye bile lüzum yok, aksi düşünülemez” diyorlarsa katılabilirim. Belki  “Türkiye hayatta böyle bir şey yapmaz, bu nereden çıktı, ayıp” diyorlarsa...

 

ÖM: Aslında onur kırıcı olan insanlara işkence yapılması, kötü muamele yapılması ve düşüncelerini ifade etmelerinin kısıtlanması ve yasaklanması. Bu konuda talep gelmesi değil herhalde?

 

HE: Tabii.

 

ÖM: Evet son derece önemli bir nokta bu. Genellikle bir dönüm noktası olarak nitelendiriliyor, her şeye rağmen nihai karar 17 Aralık’ta devlet başkanlarına bırakılıyor olmasına rağmen, önemli bir mesafe kat edildiğini, iktisadi yönden yapılan değerlendirmeyi de içine alarak söyleyebiliriz herhalde?

 

HE: Evet.

 

(7 Ekim 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)