Geçerli Bir Neden Yokmuş

-
Aa
+
a
a
a

Ömer Madra: Komşumuz Irak’ın istila, işgal ve yerle bir edilmesi için gösterilen sebebin doğru olmadığını açıklayan bin küsur sayfalık devasa bir rapor yayımlandı. Hasan Ersel’le bu rapor hakkında konuşacağız.

 

Bu rapor her ne kadar gazetelerin manşetlerinde yer almadıysa da önemliydi. Bunu CIA sitesinden indirip incelediniz. Biraz bilgi verir misiniz?

 

Hasan Ersel: Öncelikle raporun kim tarafından hazırlandığı hakkında konuşmak istiyorum. Raporu nihai haline getiren kişi olarak bir isim geçiyor bu da Charles Duelfer Kendisi bir silah uzmanı. Charles Duelfer bu raporu Merkezi Haber Alma Teşkilatı Direktörü’nün özel danışmanı. Dolayısıyla rapor CIA’in isteği üzerine hazırlanmış.

 

 

ÖM: David Kay’den sonraki direktör.

 

HE: Hazırlanması çok uzun sürdüğü için, yeni eski bir rapor diyebiliriz. Amerikan devletinin bir isteği üzerine hazırlanmış bir rapor. Hazırlanması sırasında yüzlerce kişiden yararlanıldığı söyleniyor. Bu kişiler arasında, sahra araştırması yapanlar, istihbarat elemanları var, doğrudan doğruya Iraklı yetkilileri –Saddam dahil- sorgulayan kişiler var, Amerikalıların dışında Avustralyalılar var. Dolayısıyla bu rapor Amerikan kamu kurumunun hazırlattığı, bu yüzden de ABD silahlı kuvvetleri ve diğer kamu kuruluşlarının görev aldığı bir rapor. Aslında 11 Eylül raporu kadar bağımsız diyebiliriz.

 

Raporun ciddi bir rapor olduğunu düşünüyorum, Amerikan Devleti’nin onayladığı bir rapor. CIA web sitesine koymuş. “Bağımsız mı?” denirse, hayır değil, ama ciddi bir rapor.

 

Diyelim ki bazı konular için, “bu şekilde çıkmasın” dendi, ama sonuçta vurguladığı temel nokta, bu savaşa baktığınızda ya da savaştan önceki dönemi ele aldığınızda, Irak’ın elinde kitle imha silahları yoktu. Bunu çok açık bir şekilde yazıyor.

 

Kimyasal silahlar yoktu, biyolojik silahlar da yoktu. Nükleer silah zaten yoktu. Zaten 1991’de de yoktu. Sadece yapma niyeti vardı. Hatta nükleer silahlar için söylendiği gibi, 1991’e göre silaha ulaşma açısından çok daha uzak bir noktaydı Irak.

 

Bir de bu silahları yaptıktan sonra taşıyıcı sistemlere ihtiyaç var. Füzeleri kastediyorum. Ancak füze de yok elinde. Hiçbir şey yok bunu çok açık ve net olarak belgeleriyle söylüyor, ki o belgelerde de işin niteliği açısından bakıldığında, olağan üstü yeni bir şey yok. Bu daha önce de bilinebilirdi.

 

ÖM: Geçen yıl, dünya medyalarının pek çoğundan önce Britanya İstihbarat Teşkilatı’nın hazırladığı rapor yayınlanır yayınlanmaz, bir kaç saat sonra, böyle bir tehlike olmadığına ilişkin bir program yaptığımızı hatırlıyorum.

 

HE: Geçen yıl yapmıştık, 2002’de

 

ÖM: Doğrusu bu sonuca, bu kadar uğraşarak, şimdi ulaşıyor olduklarını söylemeleri bile hafif bir gülümseme yaratıyor benim yüzümde.

 

HE: Benim o çerçeve içinde, Ağustos ayında yaptığım Açık Site’de yayımlanan çalışmalar vardı. Bunlardan bir tanesi Irak’ın füzeleriyle ilgiliydi. Orada Irak’ın Rusya’dan 819 tane scuud füzesi aldığını  ve bunların 817 tanesinin nerde nasıl kullanıldığına dair, motor numaralarına kadar bilgi olduğunu söylemiştim. Bu raporda o bilgi aynen yer alıyor, kayıp olan iki füze de bulunmuş. Onlar da tahrip edilmiş. Yani aynı bilgi tekrarlanıyor. Kaç tanesi manevrada kullanılmış, kaç tanesi İran Savaşı’nda, kaç tanesi 1991 Körfez Savaşı’nda kullanılmış, kaç tanesi İsrail ya da Suudi Arabistan hedeflerine atılmış, bütün rakamlar yer alıyor. Ben o füzecilerin muhasebecisi değildim, bu bilgiyi Amerikan kaynaklarından aldım. O zaman bu bilgi mevcuttu, söylemek istediğim o.

 

Tabii bazı bilgiler yeni, bir kısım komik bilgiler de var. Mesela bu meşhur seyyar biyolojik laboratuarlar hakkında.

 

ÖM: Bu Powell’ın BM Genel Güvenlik Konseyi önünde, arkasına eski CIA Başkanı’nı alarak yaptığı, hatta Picasso’nun Guernika tablosunun eşliğinde, büyük bir ciddiyetle söylediği şeydi. “Powell Point Sunumu”

 

ÖM: Bu kurul, Powell ve onu ciddi bir devlet adamı ve asker sayanlar açısından biraz ürkütücü ve üzücüydü.

 

HE: Bu raporda Powell’ın söylediklerini çok ciddiye almış, o kamyonları iyice incelemişlerdi. Oldukça geniş bir inceleme yapılmış, fotoğraflar var, her bir parça kendi içinde incelenmiş. Biyolojik silah üretmeye uygun hiç bir özellikleri yok, bu mümkün değil o kamyonlarda. Kamyonlar hidrojen üretmek için. Bunun ne işe yaradığını merak ediyor musunuz?

 

ÖM: Evet

 

HE: Balon şişirmek için. “Balonlar ne için” diye sorabilirsiniz.

 

ÖM: Evet

 

HE: Balonlar askeri amaçlı. Cumhuriyet Muhafızları’nın topçu birlikleri için meteoroloji ya da haberleşme cihazı olarak kullanılıyor. Yani Birinci Dünya Savaşı’ndan beri kullanılan balonlar. Askeri amaçlı kullanılıyorlar, her orduda var, gizli kapaklı bir silah değil. Bunlar raporda yazıyor.

 

ÖM: Komik dedin, ama galiba trajikomik. Ben de küçük bir hesap yaptım, müsaade edersen tam bu noktada söyleyeyim; Mayıs 1923 ile  Eylül 2004 arasında savaş suçları ve şiddet içeren çeşitli suçlar kapsamında, 31 binden fazla Iraklı masum sivilin öldürüldüğü sonucuna varıyor rapor. Çok ciddi bir kuruluş olan Brooklyn Institution’ın, haftada üç defa yenileyerek hazırladığı raporda, 15 bin ile 31 bin küsur diyorlar, ama bu  verilen rakamlar çok mütevazı olabilir, muvazzaflarla birlikte ölen Iraklı’nın sayısının 55 bini aştığı belirtiliyor.

 

Uluslararası Af Örgütü’nün raporuna göre 750’den fazla polisin katledildiği, çevirmenlerin 50’sinin öldüğü, öldürülen gazetecilerin sayısının 30’u geçtiği, 150’den fazla insanın kaçırıldığı ve bunların üçte ikisinin ya vahşice öldürüldüğü, ya da kayıp hanesine yazıldığı, ölen Amerikan askerlerinin sayısının 1100’e yaklaştığı, yaralananların 7 bini aştığı ve işgale katılmayan ülkeler arasında Irak’ta en çok vatandaşını kaybeden ülkenin Türkiye olduğu, her dört Iraklı’dan birinin ele güne muhtaç, avuç açar hale geldiği, her ay mayınlar yüzünden ortalama bin Iraklı çocuğun ya öldüğü ya da yaralandığı ortaya çıkıyor. Şimdi bütün bunların, böylesine gerçek olmayan bir iddiaya dayanılarak yapıldığı düşünülünce, o balonların komikliği biraz azalıyor.

 

Bir şey daha sormak istiyorum; Geçen haftalarda Zeynep Tuğrul’la bir röportaj yapmıştık. Sabah gazetesi muhabiri, Tel Afer’de bir süre rehin tutulmuştu. Kendisi orada yaşanan olaylar sırasında roket atarlarının direnişçilerce kullanıldığını, hatta bir çok roket atarın kamyonetlere yüklenip, intihar eylemcileri tarafından, bir bomba araç, ya da canlı bomba olarak kullanıldığını söylemişti. Çok önemli bir detay olarak bu roket atarların direnişçilere İranlılar tarafından tedarik edildiği iddiası vardı. Bu konuda sizin herhangi bir saptamanız oldu mu?

 

HE: Yok bilmiyorum, ama bu bölgede kimin kime neyi sattığı hiç beli olmuyor, çünkü İran Irak Savaşı sırasında İran Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan yedek malzemeyi İsrail sağlıyordu. Herkes herkese satabilir. Tabii ki farklı stratejik nedenleri olabilir, yani Şii dayanışması için de olabilir, Amerika’ya karşı olabilir, veya İran hükümetinin haberi olmadan da satan birileri olabilir. Burada silah ticareti, silah alış verişi ve silah aktarım kanalları çok boyutlu. İçinden çıkmak kolay değil. Tabii yalnız bunlar küçük silahlar, onu unutmamak lazım. Roketatar dediğiniz de, adı büyüktür ama bir kaç yüz metre ötedeki tanka atış yapabilecek silahtır, bununla yapabileceğiniz şey çok sınırlıdır. Küçük bir silah olduğu için bir bavula koyup götürmek de mümkün. Onu da kontrol etmek zor.

 

ÖM: Bu roket atarların da seyreltilmiş uranyum destekli olduğunu söylemişti Zeynep Tuğrul.

 

HE: Seyreltilmiş uranyum o roketatarın içindeki merminin başlığıyla ilgili bir sorun. O teknoloji bu bölgede kimde var? Yani bu teknoloji Amerika’da var, Rusya’da var.

 

ÖM: Bunun da bir mafyası var.

Sonuç olarak benim işaret etmek istediğim husus şuydu; bu Charles Duelfer’ın başkanlığındaki CIA internet sitelerinde de rahatça bulunabilen raporda yanlış bilgi verildiği ortaya çıkıyor. Bütün bunların çok önceden bilindiğini ve Iraktaki akıl dışı facianın yaşanmasında payı olduğu sonucuna ben varıyorum açıkçası.

 

HE: Sonuçta rapor Amerikan Devleti’nin raporu. Bir başka tez daha var, o da diyor ki; Saddam elinde silah varmış gibi göstermek için muazzam gayret gösterdi. Bu gayreti öyle bir noktada ki, 2002 Aralık tarihine kadar generallerine bile yalan söyledi. Ve 2002 Aralık ayında bunu açıkladığında, ordunun bağı tamamen bozuldu. Onun için de, ordunun kendisi koruyacak bir şey olduğunu zannediyordu diyor rapor. Ama raporun asıl söylemeye çalıştığı şey, Hitler gibi Saddam’ın da “Bu silahlar bende var” demesi.

 

Ve raporun çok büyük bir kısmı, -ilk cildi 400 sayfadır- oradaki karar alma mekanizmasına ve dünyanın Irak tarafından nasıl algılandığına ayrılmış. Irak tarafı derken de, Saddam’dan söz ediyor. Raporun ısrarla üstünde durduğu bir nokta da Irak’ın bütün bu silahları geliştirmesindeki tek neden İran. Olası bir İran saldırısını ancak böyle engelleyebileceklerini düşünüyorlar. Aslında İran’a saldıran ırak’tır, ancak daha sonra İran nüfus fazlalığı avantajı ile, dalgalar halinde saldırıp çok büyük zarar verdi. Bu saldırıları engelleyebilmek için Iraklılar kimyasal silah kullandılar. Ayrıca da Tahran’a El Hüseyin füzeleri ile hücum ettiler. Bu da Tahran’da büyük bir paniğe yok açtı. Iraklıların başta Saddam olmak üzere vardığı sonuç şu olmuş; bu silahlar elimizde olmasaydı biz İran’ı engelleyemezdik. O halde bu silahların mutlaka elimizde olması lazım.

 

Rapor diyor ki; Arap dünyasında Filistin İsrail anlaşmazlığı dolayısıyla,  prestij sağlamak için söylediği bir şeydi ve onu da kullanıyordu, ama ikincildi, hiçbir zaman birinci amacı bu silahları İsrail’de kullanmak için geliştirmeyi düşünmüyordu. Esas derdi, saplantısı İran meselesiydi. Bu nokta da çok önemli, çünkü tersi söylendi.

 

ÖM: Evet tersi söylendi maalesef.

 

Bir tek şey daha ilave etmek istiyorum; son zamanlarda gayet net olarak diğer Amerikan kaynaklı belgelerin ortaya koyduğu gibi; Irak’ın saldırısından sonra iş tersine dönmeye başlayınca, İran cevap vermeye başlayınca, ABD o zamanlar dostu olan Irak’a, bizzat uydu sistemleriyle ciddi yardımda bulunmuş ve İran füzelerinin ya da işte silahlarının bulunduğu yerleri göstermiş. Amerika’nın büyük desteği olmuş savaş sırasında.

 

HE: Tabii o zamanlar İran Amerika’nın gözünde çok daha büyük tehlikeydi. Şimdi de bir şekilde rahatsızlığı var, ama o zamanlar çok daha ciddiydi.. İki nokta daha var bu raporda; bir tanesi, El Kaide’ye herhangi bir silah aktarımı yapıldığına dair hiç bir belge bulamadık diyor. Bu da önemli bir nokta, çünkü saldırı nedeni olarak bu da kullanılmıştı.

 

ÖM: Evet, kitle imha silahlarından sonra kullanılan ikinci büyük argüman da Amerikan vatandaşlarının büyük çoğunluğunun inandığı gibi, 11 Eylül saldırılarında Irak’ın El Kaide ile işbirliği halinde olduğu.

 

HE: Üstelik Saddam tarafında da bu tür olaylarda, bu çatışma ortamında, Amerika’nın er geç laik Irak rejiminin, yani Saddam rejiminin yanına doğru kayacağı umudu var. Yani olayları belki de hiç anlamıyor.

 

Bir şey daha var, Amerika Irak’ın aktif bir şekilde Nijer’den uranyum almaya çalıştığını söylemişti.

 

ÖM: Evet, “Yellow cake” mi ne diyorlar ona?

 

HE: Gerçek durum şu: böyle bir olay yok. Nijer’le iki ilişki var. O iki ilişkinin belgeleri de var. Yani  bir Irak bakanı Nijer’e gitmiş, bir de Nijer’den bir bakan gelmiş. Konuşmaların neyle ilgili  olduğu, zabıtları var. Hiçbir şekilde uranyum konusu yok. Yellow cake olayı başka bir olay; Bir Ugandalı Kongo’dan temin ettiği “yellow cake”i Irak’a satmak istemiş. Irak yetkililerinin bu konuda verdiği resmi cevap: “Biz böyle şeylerle ilgilenmiyoruz”

 

HE: Uranyum meselesi ayrı “yellow cake” ayrı. Ve onda da ıraklılar bir şey aramış değil. Adamın biri kalkıp “gelin size ‘yellow cake’ satayım” demiş. Onlar da “git başımızdan” demişler. Resmi belge var raporda.

ÖM: Evet böylece üç temel noktanın da bizzat Amerikan Irak araştırma grubu tarafından  Charles Duelfer’ın başkanlığında yalanlanmış olduğu ortaya çıkıyor.

 

 

HE: Raporda başka bir argüman daha var, benim hatırladığım kadarıyla hiç kullanılmadı; sadece rapor yayımlandıktan sonra yanılmıyorsam Başkan Bush bir yerde  referans verdi, “işte gördünüz ya” diye, o da şu: Rapor, Birinci Körfez Savaşı sonrasındaki dönemi ikiye ayırıyor. 1991’den 1996’ya kadar olan dönem, ki tam bir çöküş dönemi olarak bakıyor. Silahlar tamamen yok ediliyor, ekonomi çöküyor. Bir de 1996 sonrası var. 96’da kritik olan şey, “Yiyecek İçin Petrol” programının başlaması. Bu Irak’ın para kazanmasına imkân sağlıyor. Rapor, para kazandıktan sonra  Saddam’ın kitle imha silahı yapabilecek kapasiteyi korumaya karar verdiğini ve bu yönde hareket etmeye başladığını iddia ediyor. Yalnız bu hareketin sonunda silah yaptığını söylemiyor. Kapasite dediği de fabrika değil, uzmanlarını tutmaya çalışıyor. Hem görevden ayrılmalarına izin verilmiyor, hem de ülkeden ayrılmalarına izin verilmiyor.

 

Hep ilerde böyle bir şey yapma şansını elde edeceğini düşündü. Ve bütün bu dönem boyunca izlediği  strateji BM ambargosundan kurtulmaktı. Silahları yok etmeyi kabul etmesindeki amaç da buydu.

 

Saddam’a şu soruyu sormuşlar; “Niye 1991’de bu kimyasal silahları bize karşı kullanmadınız?”,

“Kullansaydım o zamana kadar destek vermiş ülkelerin gözünde itibarım ne olurdu? Böyle şey mi olur?”  diyor. Demek ki derdi bu değil. Tekrar bir İran saldırısı olur diye mi düşünüyor artık neyse, bu silahları tutmak istiyor. Dolayısı ile bir kapasiteyi elinde tutmak, yaşatmak istediği raporda vurgulanıyor bu sadece entelektüel kapasite. 1991 kitle imha silahları ve bunların taşıyıcıları için son tarih. 1991’den sonra elinde scuud füzesi yok.

 

HE: Sucud ya da scud türevi olan El Hüseyin füzeleri hiç yok elinde. El Hüseyin aslında, denendi ve başarılı olmadı. Daha kısa menzilli füzeler var, zaten onlar her ülkede var.

 

ÖM: Burada başka tuhaflıklar da, hazin diyebileceğimiz tuhaflıklar da var. Bu savaşa istilaya bombardımana giden günlerde ekranlarda çok görmeye alıştığımız Cambridge’den doktoralı, Irak’ın silahlarından sorumlu bir kişi -Enver Sadi idi galiba adı - sık sık konuşuyordu. Onu hâlâ bırakmadılar. Ayrıca da hâlâ “Dr. Mikrop” ve “Dr. Şarbon” diye adlandırdıkları uzmanları da ellerinde tutuyorlar ve bu da korkunç rehine olaylarına ve kafa kesmelere yol açıyor. Böyle bir rapordan sonra, artık bunların neden tutulduğu ayrı bir tartışma konusu.

 

HE: Bu dönemde ilginç bir şey var; biyolojik silah yapımı devam ediyor, fakat orduyla ilişkisi yok. Rapor, Irak İstihbarat Servisi’nin suikast vs. için böyle küçük çalışmalar yaptığını ve orduyla hiç ilgisi olmadığını da belirtiyor. Bu kadar süre yalıtılmış olarak kaldığınız zaman dünya ile ilgili bilginiz de eskiyor; sadece silahlar eskimiyor. Biyolojik silahı yapalım 10 yıl sonra kullanırız diye bir şey olmaz.

 

ÖM: Evet belli bir son kullanma tarihi var.

 

HE: Dolayısıyla 2003 yılına gelindiğinde bu rapor o gerekçeleri hakikaten çürütüyor. Irak’ın lideri çok tehlikeli, kötü bir adamdı diye bir gerekçe olabilir. Ama bu hukuka uyar mı uymaz mı onu bilmiyorum.

 

ÖM: Saddam’ın o zaman da bir diktatör olduğunu bütün dünya biliyordu. Ama hiç mi diktatör yoktu onun gibi kötü olan. Amerika, Saddam’dan aşağı kalmayan bir canavar diye niteleyebileceğimizÇavuşesku’yu bile sonuna kadar destekledi.

 

Bu raporun üstüne hukuk meselesi başta olmak üzere birkaç şey söylemek gerekiyor herhalde. Johnatan Freeland The Guardian’da bir yazı yazmıştı, bundan böyle komşularına tehdit oluşturmayan ülkelere dahi, sadece niyet, yani kötü niyet üzerine önleyici savaş açılmasında hiç bir sakınca görülmeyeceği gibi bir sonuca varıyordu. İkincisi de, zaten delik deşik edilmiş uluslararası hukukun anlamı tamamen ortadan kalkma tehlikesinde, yani gücü olan devletler her türlü uluslararası kuralı çiğneyip, vurup geçebilecek ve üçüncüsü ve belki en önemli sonuçlardan biri de, bu güne kadar gelişmiş demokrasi diye bildiğimiz devletlerin, demokrasileri üzerine korkunç bir tehlike çökmesi. Yani başkanlar, ya da başbakanlar, Tony Blair’in yaptığı gibi, tam bir ölüm kalım meselesi olan meselelerde bütün halka, kendi halklarına ve yasama organlarına, parlamentolarına, senatolarına alenen yanlış bilgi verip kandırabilecekler ve bunun karşılığında da hiçbir bedel ödemeyecekler gibi bir sonuç çıkıyor.

 

Son olarak şunu da ekleyeyim, BBC’nin silah skandali ile ilgili olarak geçen sene istifa etmek zorunda bırakılan başkanı da bir açıklama yapmış bu raporun üzerine, Guardian’da yayımlandı; Gavin Davis BBC’nin eski başkanı, “Irak’taki bu istihbarat yanlışları, demokrasiye, Britanya’daki demokrasiye de büyük bir darbe vurabilir” diye bir uyarıda bulunuyor.

 

HE: Anlaşılıyor ki Irak’taki rejimin eleştirisini yaparken, demokrasilerde neyin aksayabileceğinin ortaya çıkması ve  onların da bir eleştirisinin yapılmasının zamanı geldi. Bu demokratik toplumların istediği bir şey değildi, kuralları bu değildi. İktidarların yalan söylemelerinin mümkün olduğu bir rejim olmaması gerekiyordu. Açıkça söylendiği zaman başka bir şey, kabul eder ya da etmez ama burada bir yanıltma olduğu söyleniyor, aslında kelimenin daha ağır olması gerekiyor. Demek ki demokrasilerde bir açık nokta var. Yani bir şeyi iyi düşünmemiz lazım, biz parlamento seçildiği zaman denetleniyor diye düşünüyoruz. Çağdaş haberleşme her şeyi değiştirdi, klasik parlamentonun denetlenme mekanizmasını da değiştirmesi gerekmiyor mu? Yahut iktidarların denetim biçiminin değişmesi gerekmiyor mu? Akla basın gelebiliyor ama orda da sorunlar olduğunu gördük. Yani bu olaylar onu da gösterdi.

 

ÖM: Evet. Çok büyük sorunlar var.

 

HE: Basın da çeşitli nedenlerle hükümetin peşinden gitti. Halbuki aha önceki dönemlerde ABD’de Nixon zamanında, basın hükümetin peşinden gitmedi, olayı deşti ve olayın arka yüzünü ortaya çıkardı. Temelde ana noktada, o da eşit derecede kötü bir şeydi, ama en azından insanları öldürmüyorlardı.

 

 

ÖM: Seymour Hersch’ün New Yorker’da sonra da başka gazetelerde yazıp sonra da kitaplaştırdığı (My Lai)  gibi Amerikan askerlerinin nasıl acımasızca, hunharca herkesi öldürdüğü basın tarafından ortaya çıkarılmıştı.

 

HE: Ben “Watergate”i söylemiştim. Tabii My Lai var, Pentagon Papers meselesi var. Sonuçta bu kitap halinde çıkarıldı. Ve Amerika’nın izin almadan Laos’ta harekat yaptığı ortaya çıktı. Sonuçta bir skandal oldu. Şimdi skandal yok.

 

Dolayısıyla burada düşünecek epeyce bir nokta var. Bu raporlarda, hakikaten ilginç bilgiler var. Ama onlar ancak meraklı olanları ilgilendirir. Ben meraklı olduğum için bana ilginç geldi. Fakat genelde çok önemli bir nokta var: o da 1996 kırılma noktası ve bu kırılma noktası  sonrasında Irak’ın yaklaşık 11 milyar Dolar civarında  izinsiz petrol satışı karşılığında kaynak elde etmesi ve bu kaynağı bütçesinde değil, bütçe dışında kullanma imkânını elde etmesi ve bununla da izin verilmeyen malları, hatta yasaklanan malları ithal etmesi olayı çok detaylı biçimde inceleniyor ve kimlerle nasıl işbirliği yaptığı inceleniyor. Burası böyle polisiye bir kısım. Bu program, yani “Yiyecek Karşılığı Petrol” programı, 1996’da yürürlüğe konuyor ve rapora göre, Irak bir süre sonra bu programı kendi amaçları için maniple edebileceğini anladı. Yani amaç Irak’a bu imkânı vermek değildi ama kötüye kullanılabilir bir imkân verdi. Bu raporda çok ciddi iddialar var; mesela 1988’de Fransız Sosyalist Partisi’ne 1 milyon Dolar verildi diyor. Abdülrezzak El Haşimi bu parayı Fransız Savunma Bakanı’na verdi diyor. Tarık Aziz kendisi söylemiş, pek çok Fransız’a petrol tahsisi yapmış, uzun listeler halinde isimleri var. Bu program içerisinde, petrolü şuna veya buna vermek suretiyle kaynak temin edebildiği, bu kaynakları kullanabildiği söyleniyor.  Yalnız BM ambargosu var, Irak bundan çok etkileniyor, bundan kurtulmanın yollarını arıyor.

 

ÖM: Sırf bu ambargo yüzünden 500 bin çocuğun öldüğü, ölü sayısının ilaç yetersizliğinden, beslenmeden, suyun durumundan dolayı bir buçuk milyona kadar da çıktığı hesaplanıyor. Bir sürü rapor var.

 

HE: Bu rapor onun başka bir yönüyle ilgileniyor. Bu ambargodan kurtulmak için, bunun etrafından dolaşmak için,  Irak’ın geliştirdiği bir başka yolu, ülkelerle yaptığı ticaret protokollerini inceliyor. Bu ülkeler Suriye, Ürdün, Mısır ve Türkiye. Bir de işbirliği anlaşmaları var Belarus, Polonya ve Ukrayna. İkisi arasında bir fark var. Belarus, Polonya ve Ukrayna’dan, yapılan anlaşmalar sonucu gelen maddeler büyük ölçüde silah. Mesela onların sonradan yapmaya çalıştıkları El Samud füzesinde kullandıkları “volga” motorları Polonya’dan gelmiş. 380 tane.

 

Türkiye’ye gelmek istiyorum; 4 ülkeyle ticaret protokolleri yapılıyor. Bu ticaret protokollerinin kopyası da var metnin içerisinde. Irak, bu ticaret protokolleriyle elde ettiği geliri bütçesine aktarmıyordu, bunu kendi amaçları için kullanıyordu diyor. Ve bu protokollere karşı olmayan bir tavrı var raporun. D

 

Diğer ülkeleri bir tarafa bırakıp Türkiye’ye baktığımız zaman, 16 Ocak, 29 Şubat ve 16 Mayıs 2000 tarihli protokoller var. Bunlardan en kritik olanı, yani başlangıcı, 16 Ocak tarihli olan. Detaylı bir protokol. Bu protokolü kim imzalamış diye baktığımız zaman, Irak tarafında Petrol Bakanı var. Türkiye tarafına baktığımızda, Dış Ticaret Müsteşarı Kürşad Tüzmen var, tek başına değil tabii. Türkiye’nin Irak Büyükelçisi vs. koca bir Türk heyeti var. Bu protokol de raporda var

 

Protokole göre, Türkiye Irak’tan petrol alıyor, nereden aldığı da belli, nasıl aldığı da belli. Bunu Irak’ın dışarıya sattığı petrolden 6 Dolar daha ucuz alıyor. Bu paranın %70’i Halk Bankası’na yatırılıyor, %30’unu da Irak’ta bir Lübnan bankasına yatırılıyor. O %70’i de Türkiye’den Irak’ın aldığı mallarda kullanılıyor. Rapor buna izinsiz, “illicit” ticaret diyor.

 

İsim vermenin çok uygun olmadığını düşünüyorum şu ortamda, Sayın Tüzmen’in ismini verdim çünkü Türkiye’nin yetkilisi ve Türkiye’nin bilgisi dahilinde, resmen bu işi yürütmek için görevlendirdiği kişi.. Ama onun ötesinde, firmaların isimlerin verince iş biraz yanlış yorumlanabilir.

 

Peki Türkiye’den yasaklanan maddeler gitti mi? İşte bu konu önemli. Rapor açıkça yazıyor; Türkiye askeri malzeme kaynağı değildi diyor. Ama Irak’a gelir sağladı diyor. Bence çok doğru değil,  “Irak’a gelir sağladı” dediği nokta, yani kullanımı takip edemediği nokta, bütün bu alışverişin %30’u. %70’i Halk Bankası’nda duruyor. Onun nereye harcandığını bilinmiyor ve bir şey daha ekliyor, “Türkiye hiçbir şekilde bunu gizlemeye kalkmadı” diyor. Türkiye’de bu işler açık olarak görünüyordu diyor. Peki bunun arkasında Irak’la alışveriş yapan herhangi bir askeri ya da güvenlik kuruluşu var mıydı? Bir firmayı bulmuş, bir organizasyonu. “Askeri Endüstriyel Komite” diye bir şey var. Bunlar 28milyon Dolarlık mal almışlar. 137 adet kontrat yapılmış 24 şirketle, fakat bunların içerisinde silah yok. Yani komite başka şeyler almış, silah değil. Silah veya o amaçla kullanılabilir malzeme yok. Peki Savunma Bakanlığı dolaylı bir şey alınmış olabilir mi? Rapor olabilir diyor. Çünkü bir çok paravan şirket kullanıyordu. Ticaret Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı üzerinden almış olabilirler diyor. Türkiye tarafı bunu bilemez. Irak Ticaret Bakanlığı geliyor bir şey alıyor, ondan sonra Savunma Bakanlığı’na veriyor, ama onlar da da böyle askeri amaçlı malzeme yok. Bir de Türkiye ile serbest ticaret bölgesinde, yani Kuzey Irak’ta sakıncalı ticarete göz yummuştur diyor. Sonuç olarak böyle bir şey vardır diyor. Hafif bir memnuniyetsizlik hissediliyor, ama ötekilerden farklı. Yani Ukrayna gibi ülkelerden farklı bir durum. Türkiye izinsiz ticarete göz yummuştur ama gizlemek yoluna da gitmemiştir diyor. Petrol tahsis edilen isimleri arasında 11 tane kadar da Türk şirketi çıkıyor. Özellikle Fransa üzerinde duruyor. Tabii ki büyük payı olan Rusya var o petrol ticareti olan 11 ülke içerisinde. Yani 11 milyar Doların Türkiye üzerinden kazanılan miktarı topladığınız zaman 726 milyon Dolar gibi bir şey yapıyor. Bunun da %70’inin Türkiye’de nasıl kullanıldığı belli. %30’unu da bilmiyorsunuz ama aksine de bir ticaret anlaşması olmaz her halde.

 

ÖM: Evet son derece düşündürücü bir rapor yayınlandı, bütün bu kepazelik, kıyım ve vahşetin bir gerekçesi olmadığını kanıtlayan. Galiba bütün ülkelerin ve bütün vatandaşların külahlarını ortaya koyup düşünmesi lazım dünya nereye gidiyor diye. Böyle bir sonuç ister istemez çıkarıyor insan.

 

Çok teşekkür ederiz. Hasan Ersel ile Irak’ta kitle imha silahları başta olmak üzere iddia edilen gerekçelerin hiçbirinin olmadığını, tek bir kanıt bile olmadığını ortaya koyan, Irak Araştırma Grubu tarafından yayınlanan, bin küsur sayfalık raporu kısaca ele almaya çalıştık.