Ekonomi Notları: 15.03.2007

-
Aa
+
a
a
a

 

Ömer Madra: Öncelikle güncel bir habere kısaca değinelim demiştik, “ABD’de Mortgage devinin çöküşü borsaları vurdu” diye bir haber var. Piyasalarda yeni bir dalgalanma oldu. New Century diye bir Mortgage şirketinin iflasın eşiğine gelmesi ve New York borsasında gözaltı pazarına alınması dünya borsalarında tedirginliği arttırması ile ilgili  bir haber var. Son aylarda sık sık gördüğümüz dalgalanmalar, dünya piyasalarını etkiliyor. Bu konuda bir kaç söz söylenebilir mi?

 

Hasan Ersel: Sanıyorum evet, olay küçümsenecek bir olay değil, ama öbür taraftan olayın özü şu: “ben zaten sinirliyim ne dersen sinirleneceğim!” gibi bir eğilim var. Dünya borsaları zaten sinirli,  bu olay başka bir zaman olsa, “hay allah, Amerika’da enteresan bir olay oldu” denir geçiştirilirdi.

 

ÖM: “Asya’dan Avrupa ve Amerika’ya kadar neredeyse bütün global borsalarda sert satışlar yaşandı ve İMKB’de de %2.79’luk bir düşüş oldu” diyor haber.

 

HE: Bahane ararsanız bir bahane var, ama şunu unutmayalım, ABD’de bahsettiğimiz şey bir firma: Amerikan ekonomisinin büyüklüğü, finansal sektörünün büyüklüğü karşısında o kadar önemli bir şey değil. Amerika’nın bunu halledebilecek gücü de var. “Bu firmayı kurtarır” demiyorum, firma batarsa batar, ama problem şurada, bir çok böyle olay oluyor. Piyasalardaki oyuncular, bir türlü nerenin emin, nerenin kazançlı yer olduğuna karar veremediği için her türlü olaya karşı fazla duyarlı oluyorlar. Bu olayda da böyle bir duyarlılık var. Enron krizi olduğu zaman, bir yığın üçkâğıtçılık dönmüştü, o çok ciddi bir şeydi, Amerikan sisteminin çalışmadığının bir ispatıydı.

 

ÖM: Denetim ve şeffaflığın hiçbir şekilde çalışmadığının...

 

HE: Ama dünyada kriz filan olmadı. Bu konular enine boyuna tartışıldı. Şimdi ise bence bir heyecan var, bir rahatsızlık var. Her olay bunu tetikliyor. Olay bu. Yoksa bu olay kendi başına bu kadar büyük bir şey değil.

 

 

Bu olaya niçin bu kadar özel önem veriliyor? Sonuçta konut kredisi ile ilgili yıllarca, hatta on yıllarca büyük deneyimi olan Amerika’da kime kredi verildiğinin, nasıl izlendiğinin vs. zaptı rapt altında olduğunu düşünüyorduk hepimiz. Yani bu çok önemli çünkü, bizdeki gibi “kredilerin %2.5’u buraya gidiyor” filan diye bir şey yok, orada muazzam bir miktar gidiyor, %50’lileri falan buluyor. Anlaşıldı ki son zamanlarda bu serbestleşme akımı öyle bir noktaya gelmiş ki, “madem ki riskini alıyorsun istediğine ver” aşamasına gelmiş. O zaman da borcunu, yani konut kredisi borcunu ödememesi olasılığı yüksekçe olabilecek insanlara bile bu krediler verilmiş. Dolayısıyla burada bir problem var, sistemik bir problem var, ama bu Amerika’yı götürecek bir problem değil. Bence bundan da bir şey çıkmaz, bu da kendisini dengeye getirir, ama buradan şunu görüyoruz; her olay dünyada böyle bir rahatsızlık yaratacak, çünkü dünyanın bütününde sermaye nerede olması gerektiği, ne yapması gerektiği konusunda emin değil. Emin olmadığı müddetçe de, oradan oraya hareket ederek bir huzursuzluk yaratıyor. Çare nedir? Dünyadaki hareketlerin, ülkelerarasındaki ilişkilerin dengesinin –iktisadi olaylardan bahsediyorum- bir yola girmesi. Her ülkenin birbirine sarılıp öpüşmesini kastetmiyorum, bunun mümkün olmayacağını herhalde sermaye sahipleri de biliyor, ama Amerika önündeki dönemi nasıl çözecek? Hiç olmazsa bir fikirleri olsun istiyorlar. Çünkü konu orada. Günlük yaşamı, mali piyasaları güçlü bir organ kontrol altında tutabiliyor, Amerikan Merkez Bankası’nı kastediyorum, ama Amerika’nın önümüzdeki dönemde ne yapacağı, ekonomisini nasıl düzene sokacağı konusunda onun bir şey söyleme hakkı yok. Onu ABD yönetiminin yapması lazım. Onda da bir itimat boşluğu var. Tabii sadece bu kadar da değil, Avrupa da önünü görebiliyor mu, ne yapıyor? O konuda da güven yok.

 

ÖM: Ciddi bir hareketlilik ve bir istikrarsızlıktan bahsediyoruz.

 

HE: Bu durumda Türkiye’de biz ne yaparız? Bizim herhalde dünya problemlerini ya da Avrupa’nın bu sorunun çözme gücümüz yok. Fakat elimizden gelen bütün tedbirleri alarak bu türlü şokların ekonomimizin işleyişini bozmasını engellemeye çalışmamız lazım. Yani maliye politikası tedbirleri, para politikası tedbirleri ile. Bu olaylar borsayı etkiler, ona yapacak bir şey yok, ama onun sonucunda bu yüzden gelen bir şokla ekonominin büyük sarsıntılara uğraması ve üretimin durmasına karşı tedbir almamız lazım. Şu ana kadar bu sene olan iki dalga da Türkiye’de bir şeyi yolundan çıkaracak bir etki yaratmadı. Buradan görüyoruz ki Türkiye’de Merkez Bankası ve politikalarına bir güven var, orada bir rahatlık var, bu iyi bir şey. Hükümete de bir dereceye kadar güven var. Bu da iyi. Ama bu dalgalanmalar devam edecek, ona da hazır olmamız lazım, devam ettikçe de etkisi artar.

 

Geçmişte bir örnek vermiştik: “tansiyon yükselince damarlar bir müddet sonra deforme olur” diye, bu da ona benzer. Bir şok geliyor, bir başkası onu izliyor. Sizi sarsıyor, hani boksör de en sonunda bir yumrukta yere yıkılır, ama o tek yumruk onu yıkmış değildir, daha evvel yediklerine eklendiği için yıkılır. Onun gibi bir şey.

 

ÖM: Evet öyle müteyakkız olunmasını gerektiren bir durum var.

 

HE: Kesinlikle.

 

ÖM: Başka ilginç bir konudan daha bahsedelim;, Kalkavanlar’ın 180 bin tonluk bir gemi yapmaya hazırlandığı haberi vardı.

 

HE: 2 gün evvel Referans gazetesinde çıkan bir haberdi, bu bana ilginç geldi, bunu okuyunca “canım olmaz öyle şey” demedim, halbuki bundan 10 sene evvel öyle bir şey söyleselerdi “olmaz” derdim, “yanlışlık var, 18 bin yerine 180 bin yazmışlar” derdim.

 

ÖM: Çok büyük değil mi?HE: Evet. Büyük bir inşaat gibi düşünebiliriz. Ama temel sorun o değil. Sorun, bunun 110 milyon dolarlık riskli bir proje olması. Böyle bir projeye bunun riskini alan bir Türk firması çıkıyor. Demek ki belli bir ortam yaratılmış, bunu yapabilecek kapasite var. Gemi yapımcılığı rekabetçi bir dünya, bu alanda Türkiye tek başına değil, aslında bu alana sonradan gelen bir ülke. Dünya çapında Kore var, Japonya’ var, vs. Demek ki Türkiye “bu rekabette ben de varım” diyebilecek derecede ortaya çıkan bir ülke. Bu önemli bir şey. Çünkü Türkiye epeyce gemi üreten ve dünyaya satan bir ülke, küçük gemiler yapıyor, ama yapıyor. Bunlar da son 10 yılın öyküsü. Bu olaya bakınca ortamdaki değişiklik, şirketlerin risk algılaması, risk üstlenme kapasitesindeki artış, teknolojik beceri, vs. açısından önemli bir değişiklik olduğunu gösteriyor. Biz bazen heyecanlanıyoruz ve gözden kaybediyoruz olayları, yani 1950’lerin Türkiye’sinde böyle bir girişimci olsaydı muhtemelen büyük bir düş kırıklığına uğrardı; oysa bu gemi söz konusu şirketin ilk gemisi değil, bu kadar büyük gemi yapmamış, ama başka gemiler yapmış, satmış, vs. yani Türkiye’de bu ortam oluşmuş. Buna iyi bakmak lazım, çünkü, “mikro reformlar, yapı değişikliği, şirketlerin küresel gelişmeye uyması” dediğimiz şey bu. Yani dünya ölçeğinde çıkıp “ben rekabet ediyorum, bunu dünya standardında üretiyorum ve satabiliyorum veya satmayı umuyorum” diyebilmek. Her proje başarılı olmaz, o ayrı mesele, fakat tutturabileceğinizi düşünüyorsanız da ufak tefek şeyler olabilir.

 

Bir Adibin Daver şilebimiz vardı, bu olayın tam tersi bir olay. Bu şilep öyle 180 bin ton filan değildi, çok daha küçük bir gemi. 1953’de yapımına başlanıyor, 1954’de Abidin Daver vefat edince onun ismi veriliyor. 1955’de bu gemi denize indiriliyor. O da bir komedi ya, indirilemiyor törende, çünkü kızağa konulan yağlar eriyor akıyor, vs. Bir hafta sonra indiriliyor. Ben çocuktum o zaman, hatırlıyorum, İstanbul’a gittikçe babama sorardım, “nedir bu?” diye. Haliç’te öyle dururdu. Ama gazetelerde çok çıktı, “Abidin Daver niye duruyor?” diye.

 

ÖM: Herkes o dönemde bir şekilde duymuştu.

 

HE: Duymamak mümkün değil, gemi öyle duruyordu. Çünkü motor alınamamıştı gemiye ve gemi 1960 yılına kadar durdu, 7 yıl boyunca. Bir türlü hale yola gelemedi, 60’tan sonra yine gördüm gemiyi, derli toplu bir gemiydi, iyi bir görünüşü vardı. Çok da önemli bir gemi değildi. 1960’tan sonra limana baktığınızda bundan daha büyük, daha güzel çok gemi vardı. Ne gösteriyor bütün olup bitenler? Bir mühendislik beceriksizliğini mi? Hayır, benim bulabildiğim teknik malumat gemiden memnun olunduğu yönünde. Gemi 30 yıl kadar da hizmet vermiştir, çok müthiş bir gemi değil ama iş yapıyordu. Demek ki ustası var, saçları koyabiliyor, mühendis geminin tasarımını yapıyor, gemi oluyor. Sonra büyük bir iktisadi başarısızlık! Çünkü ortam yok. Ne bu riski alabilecek bir firma var ne bir şey. Gemiyi bitirmek bile 7 yıl sürüyor. Halbuki şimdi bakıyorum, “gelecek yıl gemiyi indiririz” diyor firma. Demek ki 2-3 yılda bitiyor, dünya standartlarında bir dev gemi. Çünkü kontrat yapıyor, “şu tarihte teslim edeceğim” diyor. Bu firmanın başarısı tabii var, onu küçümsemek çok haksızlık olur, ama ortam da bunu sağlamasa bu güvenceyi vermez. O zaman der ki “gidin Kore’den alın.” 3-5 yıl evvel herkes Kore’den almıyor muydu? Hatta bu firma kendisi aldı. Tabii bizim gönlümüz “hep daha iyi olsun” dediği için, bugüne bakıp hep eleştiriyoruz. Halbuki arada bir, dönüp dünden bugüne bakınca, bazı olumlu şeyler de var ve bunların bazıları da çok önemli. Bir tek onun altını çizmek istedim.

 

ÖM: Evet ilginç bir değişiklik var doğrusu ortamda, tam da seçim ortamında bakalım nasıl bir hamleler dizisi bekliyor Türkiye’yi?

 

HE: Bu sene seçim ortamı bizi yine mutlu etmeyebilir, ama geçmiş seçimlere oranla çok ileri olabilir, yani popülist politikalar uygulanmaması, konuların daha ciddiye alınması, vs. açısından. Yine diyebiliriz ki “hay Allah, Avrupa’nın en ileri ülkesinin standardını tutturamadık”, doğrudur ama geçmişten de iyi olabilir, o da olumlu. Yanılırsam çok canım sıkılacak.

 

ÖM: Yalnız sen olmayacaksın canı sıkılan. 

15 Mart 2007 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.