Büyük Gri Balina

-
Aa
+
a
a
a

25 Temmuz 2005

 

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld uzun süredir Irak savaşındaki “başarı kıstasları” fikrine takılmıştı. Onunkiler elbette cehennemi kıstaslar ve iş zafer işaretlerini ölçmeye gelince onu düzenli aralıklarla çuvallatıyorlar. Ancak kafa karıştırıcı gezegenimizde ölçülemeyeni ölçmek öyle kolay bir iş değil ve bu sadece dünyamızın Rumsfeld’leriyle sınırlı değil. Hepimiz, farkında olsak da olmasak da, “başarı”yı aramakla ve ölçmeye çalışmakla tahmin edebileceğimizden daha fazla zaman geçiriyoruz.

 

Mayıs 2003’de, savaş karşıtı gösteriler dalgası sona erdikten sonra, pek çok kişi çaresizlik içinde eşyalarını toplayıp eve döndüğünde ve Irak’taki savaş çoktan hızını almışken, Rebecca Solnit, devam etmek her ölçüte göre çetin olsa da neden devam etmemiz gerektiği ve gerçek dünyada başarının herhangi bir sporun ya da Pentagon’un “kıstaslarına” göre neden hiçbir zaman ölçülemeyeceği üzerine bir bültende “Umut Etkinlikleri” adlı bir yazı yazdı. Küçük bir kitabın muhteşem sürprizi bu makalenin içinde saklıydı. Karanlıkta Umut adlı makale; dünyayı değiştirme başarısı söz konusu olunca, tarihin ölçümlemeye nasıl meydan okuyup hepimizi belli aralıklarla nasıl şaşırttığına odaklanıyordu. Şimdi, iki yıl sonra, daha farklı türden bir çetin durum karşısında, İskoçya, Gleneagles’daki G8 Zirvesinde ele alınan, fakir ülkelerin borçlarının silinmesi konusuna bakarak, herhangi bir ölçüt, başarı ya da zaferi nasıl tartacağımız sorusuna dönüyor. İş değişime gelince, normal kıstasların geçerli olamayacağını, zafer sonunda geldiğinde bile aradığımızdan çok farklı bir görünümde olduğunu, hatta bazen rakipler ya da düşmanlar kılığında geldiğini anlamamızı istiyor. Bu makalede de gelecekte çıkacak küçük bir kitabın kokusunu alıyorum. Bu nedenle tavsiyemi dinleyin ve o Büyük Gri Balinayla hiçbir şeyin olması gerektiği gibi görünmediği ve değişimin alışılmadık ölçü ve şekillerde geldiği gerçekliğin derinliklerine dalın.

 

Büyük Gri Balina, Ya da Bu Öykünün Bir Dersi Yok

Rebecca Solnit 

Birkaç ay önce iri balinalara bakarken, yanımdaki arkadaşım Moby Dick’in anlatıcısı, Ishmael’in (batan gemi Pequod’dan arkadaşı Queequeg'nin tabutu içinde yüzerek) nasıl kurtulduğunu hiç düşünüp düşünmediğimi sordu. Aslında balinalar da, bir ölçüde Pennsylvania toprağından fışkıran ve Rockefeller’ları zengin yapan kara sıvı, petrol sayesinde, lambalarda balina yağının kullanılmasına gerek kalmamasıyla (ve 1949’daki ilk uluslar arası balina anlaşması sayesinde) 21. yüzyıla kadar sağ kalmayı başarabildiler. Elbette petrol, balinaların yaşam alanlarını bozan iklim değişikliğini yaratarak onların dünyalarını yine de tehdit altında bırakmaya devam ediyor. Bundan kolay çıkarılacak bir ders yok; tıpkı Ishmael’in arkadaşının korkunç ölümü sayesinde kurtulmasından bir ders çıkarmanın kolay olmaması gibi. Bu da Herman Melville’in anlatımındaki zenginliğin bir parçası.

Dünya ders çıkarması güç masallarla dolu. Viagra’nın; yok olma tehdidi altında bulunan bir geyik türünün boynuzlarının Çin afrodizyakları için öğütülmesi riskini azalttığına dair eğlenceli bir gerçek var örneğin. Zamanımızda farmakoloji devlerinin ellerinde olmayan sebeplerle dünyaya yaptıkları bir katkı. Kumar bir diğer sosyal problem olduğu halde, kumarhaneler pek çok Amerikalı Yerli kabilesine gelir ve nüfuz sağladı; dış gruplar bazı kumarhanelerden önemli gelirler elde ediyorlar. Hayvan hakları koruyucularının yoğun baskısı altında olan McDonald's besi hayvanlarının yetiştirilmesi ve kesilmesinin iyileştirilmesi yönünde öncülük yapıyor. Pek çok askeri barınak, geniş toprak parçalarını uygarlığın gelişiminden koruyarak fiilen vahşi hayatın sığınak yeri haline geldi (yok olma tehlikesi altında olan türleri bombalamak talimlerinin bir parçası olsa dahi).

Sonra, başka zamanlarda insanı dehşete düşüren politikacıların bazen herhangi bir sebeple ya da fesatla prensibin tuhaf bir biçimde birbirine karıştığı durumlarda yaptıkları aklı başında işler var; kürtaj karşıtlığı ve idam cezası gibi. Arizona Senatörü John McCain'in iklim değişikliğini gündeme getirme tutkusu veya Papa II. Jean Paul’ün neoliberalizmi yargılaması gibi. Büyük çevreci başkanımız Richard Nixon’un da hakkını teslim etmek lazım tabii (Nixon’un bize Çevre Koruma ve yok olma Tehlikesi Altındaki Türleri Koruma yasalarını kazandırması elbette saflık ve iyi kalplilikten değildi, ama önemli olan suyun ve havanın saflığı).

 

Bazen bakıyorum da yurttaşlarım gerçek dünyanın Pazar okulu ya da spor kadar basit olan (Moby Dick kadar karmaşık olmayan) hikâyeler üretmesini bekliyorlar. Böyle zaferlerden ben de memnun olurum. George W. Bush, bu ayın başında Gleneagles, İskoçya’daki G8 zirvesinden döndüğünde (Oscar’lardaki gibi bir küresel canlı yayın bağlantısında) dizlerinin üstüne çöküp herkesten her şey için özür dileseydi çok daha fazla memnun olurdum. Kapitalizmi, şiddeti ve kendisini suçlasaydı, Dünya Bankası ve IMF’nin içini boşaltmaya; Irak’taki savaşı hemen durdurmaya ve böylece tasarruf edilen milyarları Afrika’daki yoksulluğa harcamaya söz verseydi keşke. Ve bunun daha sadece başlangıç olduğunu söyleseydi. Ancak biz bunun yerine elimizde ne var, ona bakalım.

 

Bebek mi bebek-katili mi?

 

Bush, her zamanki gibi, iklim değişikliğiyle uğraşmayı reddetti ve Afrika’ya yardım ve borçların kaldırılmasına isteksizce boyun eğdi. Yine de, zirvenin sonunda, dünyanın en yoksul ülkelerinden 18’ine dahil olan Bolivya, Etiyopya, Gana, Nikaragua, Raunda ve Uganda’nın borçları 100% oranında silindi (IMF, Dünya Bankası ve Afrika Kalkındırma Bankası tarafından 40 milyar dolarlık borç indirimi aldılar). Önümüzdeki 18 ay içinde, dokuz ülkenin daha borçları silinecek. Elbette bunun bir diyeti olacak (en başta bu ülkeleri yoksul bırakan bazı kurallara göre oynamaya zorlayan halihazırda varolan politikalar gibi). Borçların kaldırılması ve Afrika’daki yoksulluğu ele alan G8’i itham eden radikaller oldu. John Pilger New Statesman’de şöyle yazıyordu:

 

"Bu bir aldatmacadır – aslında Afrika’daki yoksulluğu azaltmaya bir engeldir. Tamamen Dünya Bankası ve IMF tarafından dayatılan zalim ve itibardan düşmüş ekonomik programlara dayalı olan bu “paket”, “seçilen” ülkelerin yoksulluğa daha fazla batmasını sağlayacaktır. Blair ve onun hazinecisi, Gordon Brown ve George Bush tarafından desteklenmesi sizi hiç şaşırtmasın. Beyaz Saray bile bunu “mihenk taşı” olarak yorumluyor. 

 

Bazıları buna karşı çıktı. Foreign Policy in Focus (Mercek Altında Dış Politikalar) analisti Mark Engler şöyle yazdı:

 

"Borç anlaşmasına karşı çıkan ilericiler; G8 maliye bakanlarının, borçların kaldırılacağını açıklarken bile, neoliberal bir ekonomik paradigmayı yeniden teyit ettiklerini vurguluyor. Yeni G8 anlaşmasına göre, 18 ülke IMF ve Dünya Bankası’ndan 100% borç indirimini gerçekten aldı; dokuz ülke daha, ileriki bir tarihte benzer bir indirimden yararlanacak.”

Yüksek Oranda Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPC) programına göre borç indirimi alan ülkelerin kabul etmeleri gereken ve, özelleştirmeyi ve kaynaklarına kurumsal erişimi arttırıcı çeşitli önlemlerin alınmasını içeren “şartlar” veya maddeleri sıraladıktan sonra Engler sözlerini şöyle bağlıyor:

 

"Bunun bir sorun olduğu açıktır. Bunun yanı sıra, HIPC durumundan muzdarip olan yoksul ülkelerin yetersiz veya kısmi değil de tam indirim alması çok daha iyidir. Tam yani, 100 % indirim, borç indirimi hareketinin temel taleplerinden biriydi.  Yıllar süren kitle protestoları ve ısrarcı lobi faaliyetlerine rağmen zengin ulusların direndiği bir noktaydı bu. Uzun zamandır inkar edilen bu talebin haklılığını kabul ederek, G8 anlaşması gelecek için bir emsal oluşturmuştur. Bu tarihi karar önemli bir zaferdir… Bir tek örnek verecek olursak, 1997 borç indiriminden sonra Uganda’daki 2.2 milyon kişi suya kavuşmuştur.”

Bu bir kapitülasyon da olsa, kademeli bir zafer de olsa tartışma kapanmışa benziyor. Kazandığımız zaferlerin çoğu kirli, uzlaşmacı, bütünlüksüz ve itibarsız. Blair ve Bush’un yoksulluğu yaratan kendilerini ya da sistemi işaret etmemeleri hiç de şaşırtıcı değil. Her zaman meleklerin tarafında olduklarını iddia ederken sistem analizinden elbette kaçındılar.

 

Radikaller her zaman ani, dramatik ve ahlaki aydınlanma dolu bir zafer isterler ve bu zaferin her zaman yalnızca kendilerine ait olmasını isterler. Ve bu; diğer tarafın dramatik bir biçimde kendi davasından döndüğü, tövbekâr olduğu ve yüksek sesle onların haklılığını kabul ettiği, ya da daha iyisi teslim olup savaş alanını terk ettiği bir zafer olmalıdır. Buna zafer bile denemez, bu bir öç almadır. Çünkü odak noktası, acıyı dindirmekten çok, dava sebebini ve kendi erdemlerini göklere çıkarmaya kaymıştır.

California Headwaters Ormanı’nın bir kısmının uzun bir mücadeleden sonra Earth First! (Önce Dünya) ve diğer çevreci radikaller tarafından kurtarılmasını anımsıyorum da; önerilen yetersiz korumaya başkaldırı başka bir şeydi; pek çoğunun, Pacific Lumber’ın sahibi hurda kralı  Charles Hurwitz’in toprağı satmakla elde ettiği kara odaklanması başka şeydi. Amacın ağaçları kurtarmaktan rakibin bileğini bükmeye kaymasına iyi bir örnek. Hurwitz’i beş kuruşsuz ve hapiste görmek güzel olacaktı, üstelik bunların başına gelmesi için ortada pek çok iyi sebep vardı. Ancak orman daha önemliydi ve onu kurtarmak aslında hep tek amaç olmuştu.

 

Öyleyse İskoçya’daki konu; borç indirimi ve meşum yoksulluk muydu yoksa borcu yaratan sistemi yok etme ve neoliberalizm canavarlarını ya da Bush ve Blair’in kapitülasyonunu teşhir etme miydi? Gezegenin milyonlarca yoksulunu etkileyecek borç indirimi gibi büyük bir şeyi başarmak, güçlülere, onların veya sistemlerinin suçlu olduğunu kabul ettirmekten daha kolay ve akla daha yatkın.

 

Eylemciler, düşman olarak kabul ettikleri birinden gelen herhangi bir şeyi tanımamazlıktan gelmeyi tercih ediyorlar. Bundan hoşlanmamaları anlaşılabilir bir şey ama reddetme veya daha iyiye doğru değişimin kirli yollarla olduğunu anlayamamak başka bir şey. Politikada çok fazla sayıda aziz yoktur; değişimin yalnızca onlardan gelmesini sonsuza kadar bekleyebilirsiniz istiyorsanız. İhtiyacımız olan şeyin sistemin değişmesinden başka bir şey olmadığını tartışabilirsiniz, ama hümanizm yol boyunca atılan küçük adımları da kabul etmeyi gerektirir ve bazen bu adımlar daha devrimci yerlere de varabilir. Bir arkadaşım bana şöyle bir şeyi işaret etmişti: müvekkilin idam cezasıyla karşı karşıyaysa idam cezasının kaldırılmasını ve sistemin reformdan geçmesini talep edebilirsin ama mahkeme salonundaki zaferin öncelikle onu ölüm cezasından kurtarmış olmaktan meydana gelecektir.

 

On beş yıl önce hapisten yeni çıkmış olan bir eylemciden duyduğum bir hikâye bunun alternatifini iyi yakalıyor. Nükleer füze kılavuz sistemlerini yok etmekten yargılanmıştı. Bir grup çamaşırcı kadınla ilgili bir mesel anlattı. Bir gün nehir kıyısında çamaşır yıkarken nehirde yüzen bir bebek görmüşler ve nehre atlayıp onu kurtarmışlar. Derken her gün nehirde boğulmakta olan bebekleri suya atlayıp kurtarır olmuşlar. Sonunda bir gün kadınlardan biri kalkıp gitmeye yeltenmiş. Arkadaşları ona artık bebekleri umursamadığını mı sormuş. O da, “Nehrin yukarısına gidip onları suya atan adamı bulacağım,” demiş.  İşte o kadın sistemi kaldıracak olan devrimci ideologdur. Ancak bu arada bebekleri boğulmaktan kurtarmak gerekir. – borç indiriminde olduğu gibi – neoliberalizmin sonu. Her iki pozisyon da gereklidir ve bunlar birbiriyle rekabet halinde olmak yerine birlikte varolabilirler. Burada pek çok bebeğin hayatı söz konusu. Ve ortada bebekleri öpüp, ondan sonra da nehre atan pek çok kaypak politikacı var.

 

Borçların yeniden yapılandırılması yerine tam anlamıyla bir borç indirimi, borçluluğun yarattığı derin acıyı ve bunu yaratan sistemin başarısızlığını kabul etme yolunda ideolojik bir değişim olabilir. (Sonuçta, o krediler resmi olarak yoksulluğu fonlamak içindi.) Daha başka dönüşümler için yolu açacağa benzer – ve yaklaşık on yıldır bu konuda çalışan inatçı Jübile eylemcileri henüz eve dönmediler ve tatmin olmuş değiller. Haziran ayında, örgüt şöyle bir açıklama yaptı:

 

"Dünyanın en yoksul ülkelerinden bazılarının borçlarının kaldırılmasına ilişkin, Cumartesi günkü G7 Maliye Bakanları toplantısında anlaşmaya varıldığının duyurulması, gelişmekte olan ülkeleri Milenyum Gelişim Hedeflerine varmaktan alıkoyan borç yüklerinin kaldırılması yolunda atılmış ilk adım olarak sevindiricidir.  Yine de, NGO (Sivil Toplum Örgütleri) ve sivil toplumun borç kampanyacılarının Temmuz ayındaki G8 zirvesinde kapatılamayan borçların tamamıyla kaldırılmasına yönelik talepleri karşısında bütünüyle yetersiz bir cevap olarak kalmaktadır. Pek çok borçlu ülkenin 20 yıldır borçlarını kapatamayacak düzeyde olduğu, borçlarının kaldırılmasını istediği ve borç sorununun mevcut ekonomik sistemin bir başarısızlığı olduğu ortadadır. Temel bir uluslararası finansman ve ticaret reformu yapılmadığı sürece, borç indirimi (kısa vadede gerekli olsa dahi) sadece semptomları ortadan kaldırmaya yarar, gelişmekte olan dünyadaki kronik yoksulluğun nedenini değil. Böyle kapsamlı değişimlerin olmadığı bir ortamda, borç kampanyacılarının yüksek beklentileri hayal kırıklığına uğramaya mahkumdur.”

Öyleyse üzerinde durulacak konu; bu yaz alınan önlemlerin daha kalıcı bir değişime doğru atılan adımlar olup olmadığıdır.

 

Tony Blair’in şerefine, Gandhi'nin meşhur sözlerini şu şekilde değiştirdim: "Önce seni görmezlikten gelirler, sonra sana gülerler, sonra seninle savaşırlar, sonra senin davanı üstlenirler ve zaten kendi davaları hep buymuş gibi davranırlar; bütün bunların içinden sıyrılıp çıkabilirsen hâlâ kazanma şansın vardır.” Asıl can alıcı kısmı ise şurası: ama bu bir zafere benzemeyecektir. Seni, zaferin tatmin ettiği gibi tatmin etmeyecektir. Muhteşem bir patlama yerine damlalar halinde gelecektir; sana tiksindiklerinin elinden sunulacaktır; tanınması zor, beklenmedik bir biçimde gelecektir. Değişimler gizlice gelir, hırsız gibi, tanıdık dünyayı çalmak için. Kazandığın zaman, zafer artık senin değildir; ilkin, önce davayı üstlenen, sonra da, sanki hep onların davası olmuş gibi kabullenen can sıkıcı karşıtlarına daha sonra da tarihe mal olacaktır.

 

Takım sporlarımız olabilir, her mavi ayda bir bize bir şeyleri zafermiş gibi yaşatacak. Belki, arada bir gerçek dünya bize bir şeyleri azar azar değil de, dolu dolu veriyordur (Mandela’nın resmen göreve getirilmesi gibi). (Meksika’da, PRI’ın yetmiş yıllık diktatörlüğü bir Mandela’yla değil ama başkanlığa gelen eski bir Coca-Cola yöneticisi Vicente Fox’la sona erdi – ki bu da; PRI’ın demir pençelerinin biraz gevşemesinden yirmi yıl sonra, sol kanattan Mexico City Valisi Mayor Lopez Obrador’un gelecek yıl ülkenin başkanı olmasının yolunu açabilir. Bulanık, kademeli değişikliklerin mümkün kıldığı dolu dolu bir zafer.)

 

Gerçek tartışma konusu bizim algılarımızın üstünde: Radikaller sınırlı değişikliklerin kabulünün, istedikleri derin değişimin altını oyduğundan korkuyorlar. Daha az radikal olanlar ise, özür kabilinden önlemleri kabul etmeye hazırlar. Sınırlı değişiklikler, ancak nihai ve yeterli olarak kabul edilirse, o büyük hedefin altını oyabilir. Belki de, hepimizin yapması gereken şey; başarıları, vazgeçmek için bir sebep olarak görmeden, tanımak ve değişimin atılımdan çok bir sarsma olduğunu fark etmek. Elbette iş; kimin neyi istediğine ve bir sonraki şeyin ne olacağına kimin karar vereceğine gelince, daha karmaşık bir hal alıyor. Sınırlı değişiklikler ise, politikacıların, asıl sorunu çözmek yerine, halkın çığlığını etkisiz hale getirme yöntemleri olabilir.

 

Küçük Bedenlere Saplanan Kılıçları Körletmek

 

Mayıs sonu ve Haziran başındaİngiltere ve İskoçya’daydım ve bu sanki paralel evrenlere girmek gibi bir şeydi. Korku tüccarlığı ve hazır-yemek yerlerinin pıtrak gibi çoğalmasının tanıdık gelmesi kadar; iklim değişikliği ve Afrika’daki yoksulluğun her dem taze ele alınması tanıdık değildi. (Elbette, bu sonuncusuna, Lady Bountiful politikalarıyla kart rock yıldızları ve mide bulandırıcı bir coşkuyla devlet başkanlarına mutlakıyet kazandırma hakimdi.) Tony Blair, ülkesini Irak’taki savaşta içine soktuğu durum karşısında aşikâr bir biçimde göz boyar bir edayla bu iki davayı üstlenmişti, ama işe yaradı. – o savaş, G8 protestolarına kıyasla küçük bir haber konusu ve önemsiz bir konu olarak kalıyordu. (Elbette bu, Londra’daki bombalama olaylarının Irak sorusunu ön sayfalara taşımasından önceydi.)

 

Afrika’daki yoksulluğun gerçek nedenleri üzerine araştırıcı bir ulusal sohbet sürüyor, çeşitli sonuçlara varılıyordu. O felaketi açıklamak kıtanın çoğuna yayıldı, kimileri Avrupa sömürgeciliğinin yarım-binyılına, katliama ve onun politik ve psikolojik sonuçlarına değindi; kimileri ülkelerinin kanını emen yozlaşmış ve demokratik olmayan rejimlere verilen yaygın desteğe; kimileri de yağmacı çok uluslu kuruluşların Afrika’nın doğal zenginliğini kurutmada oynadıkları rol üzerinde durdu. Elbette bunların her biri birer neden, tıpkı IMF ve Dünya Bankası’nın politikaları gibi. Ancak beni büyüleyen soru şuydu: Afrika’daki yoksulluğu İngiliz ulusal bilinci ve G8 görüşmelerinin merkezine taşıyan neydi?

Yedi yıl önce, İngiltere, Birmingham’daki 1998 G8 Zirvesine karşı yapılan gösterilerdeydim. Bu, Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütü’nün çığır açan kapanışının az çok serbest dünyanın sevilmeyen liderlerini kendi-kendini-yaratmış süper-militarize bölgelerine sürgüne göndermesinden önceydi. (Kırsal İskoçya’daki bu zirvenin güvenliği milyonlarca pounda mal oldu. Bir İskoçya sakini, okyanusun üstünde bir uçakta buluşsalar daha iyi olacağı yorumunda bulundu –- halkla olan ilişkilerini daha iyi temsil edecek, daha ucuz ve daha dürüstçe silahlandırılmış bir yalıtılmışlıkta. Elbette, güvenliğe harcanan olağandışı rakamlar Afrika’nın yoksunluğuna çok fayda sağlayabilirdi.)

1998’de, velveleci ve vahşi bir yaratıcılığa sahip bir İngiliz akımı olan, Reclaim the Streets (RTS) (Sokakları Geri Kazanalım)’la beraber takılmaya Birmingham’a gitmiştim. Bu akım tonunu ve dünyanın pek çok yerindeki doğrudan eylem taktiklerini biraz değiştirerek Internet’in gücünü biraz erken ortaya çıkardı ve bir çok ülkede eşzamanlı gösteriler yarattı. Aynı zamanda, Jübile 2000 (şimdiki adı Jübile Araştırması) G8 ve Birmingham’ın merkezi civarında büyük bir insan zinciri oluşturmuştu. RTS, G8’in varlığını yargılıyor, Jübile 2000 ise ondan belirgin bir şey yapmasını istiyordu. İtiraf etmeliyim ki, o zamanlar jübile grubu, üzerimde ufak da olsa bir etki yaratmıştı ancak, “Borçları Silin” mesajları ümit vaat ediyordu ama uzaktı.

 

O zamanlar uzak olan, şimdi gerçekleşti, hem yoksul uluslara dayatılan kredilerin nedenleri ve maliyetleri konusunda uluslar arası bir bilinç yaratması hem de yapılan borç indirimleri bakımından. Borçların kaldırılması (ve zengin dünyanın yoksulluğu yaratmadaki rolü) fikrinin, Birmingham’ın duvarlarını aşarak Gleneagles’a göçü ve orada kaçınılmaz gündem maddesi haline gelmesi çok etkileyici. En az bunun kadar etkileyici olan bir şey daha var; borçların kaldırılması fikrinin ilk şampiyonlarının bu denli karmaşık ve heybetsiz bir fikri ele alarak, bu kadar uzun bir süre bundan vazgeçmemeleri – gündeme gelinceye kadar, dünyayı değiştirecek kadar uzun bir süre. Çünkü borçlar konusu çağdaş eylemciliğin bulanık konularına bir örnek oluşturuyor. Herkes çocukların cinayete kurban gitmemesi konusunda hemfikir, ancak insanlara gizli saklı ve dolambaçlı uluslar arası finans kurallarının, küçük bedenlere saplanan kılıçlar olabileceğini göstermek çok zor. Zambiya borçlarının kaldırılması sayesinde 100,000 AIDS’liye hastalığı geriletici ilaçlar sağlanabileceğini hemen açıkladı (bu da borcun nasıl ölüme dönüşebileceğine güzel bir örnektir; bugüne kadar ilaç alamayan onca insanı düşünün).

 

Kazan ya da kaybet, neyin kazanıldığı sorusu daha büyük bir soruyu beraberinde getiriyor: Daha az mükemmel, daha az bütünlüklü başarıları tanımak yararlı olur mu? Eğer değerlendirme “biz kazandık” şeklinde olursa, gönül rahatlığının rehavetine kapılma tehlikesi var; çünkü bu kültürde kazanmayı genellikle eve dönmek takip eder, sanki dünyadaki yaşam bir oyunmuş ve takımınız daha yüksek bir puan elde ettiğinde sona ermiş gibi. Ancak bu tuhaf gezegende gerçekleşen bulanık zaferlerdeki rolümüzü hiçe saymak gibi bir tehlike de var. Çünkü o zaman kenarda kalıp seyredenlerde, yeni gelenlerde ve bazen eski kafalılarda hiç kazanmadığımız, yaptığımız hiçbir şeyin işe yaramadığı ve hiçbir etkimiz olmadığı izlenimini yaratırsınız.

 

Sertlik, eleştiri ve tatminsizliğin insanlara oyunun henüz bitmediği ve acının sürdüğünü hatırlatmada önemli bir rolü vardır. Gerçek değişimin mümkün olduğunu ve eylemcilerin gerçek güce sahip olduğunu fark etmek de öyle. Hiçbir şey siyah ya da beyaz değil; şan şöhret şeref ya da çaresizlik değil, sadece daha iyi bir dünya projesine devam etmek için iyi bir sebep. Moby Dick beyazdı; Pasifik’te atlarken ve su fışkırtırken gördüğüm iri balinalarsa neredeyse siyahtı; ama gerçek ve tarih daha büyük ve daha gri.

 

Çeviren: Esra Birkan

 

* "Resist G8 2005, Donit give them another 100 years to exploıt you!"("G8 2005'e karşı mücadele et; Seni sömürmeleri için onlara bir yüz yıl daha verme!")

 

Makalenin İngilizce aslı: www.tomdispatch.com/index.mhtml?pid=8260

 

Rebecca Solnit San Francisco’da yaşıyor ve orada bültenler ve kitaplar yazıyor. Son kitabının adı A Field Guide to Getting Lost (Kaybolmak İçin Bir Alan Rehberi)