Alafranga ile Alaturkanın Sıfır Noktası

-
Aa
+
a
a
a

Batılılaşma I

“Tepebaşı Belediye Bağçesi” işletmecisi Muhiddin Öztuna; o güne kadar görülmemiş bir revü hazırlamayı, savaşın bin bir iç sıkıntısı ve tasasıyla kederlenen İstanbul halkına eğlenceli, keyifli bir yaz geçirtmeyi düşlemektedir. Yıl 1942... Daha önce benzer girişimleri olan bahçe sahibi Rey Kardeşler’e düşüncelerini açar. Eğer yapacakları Paris revülerini aratmayacak, Folies Bergere havasında bir gösteri olacaksa bunu gerçekleştirecek olanlar, Ekrem ve Reşid kardeşlerdir. Yazıp besteledikleri; Üç Saat, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz-Caz, Hava-Civa gibi operetler yaklaşık on yıldır Şehir Tiyatrosu’nda kapalı gişe oynanmış, üstelik Adalar Revüsü adında bir de revü yapmışlardır. Tecrübeleri, yetenekleri tartışılacak gibi değildir. Onuncu Yıl Marşı bestekarı, Türk klasik Batı müziğinin önde gelen bestecisi, orkestra şefi olarak ünlenecektir gelecekte. Cemal Reşid, müzik eğitimini yurt dışında yapmış, Gabriel Fauré’nin öğrencisi bile olmuştu. Biraderi Ekrem Reşid; eli kalem tutan, gösteri sanatlarına yatkın biriydi. Sonraki yıllarda, İstanbul Radyosu’nun tiyatro kolu başkanıdır.

İki kardeş; 1932-33 tiyatro döneminde Şehir Tiyatroları’nda Üç Saat’le başlayan “Operetler döneminin” yaratıcılarıydı. Ekrem Reşid yazdığı oyunları, Cemal Reşid bestelemektedir. Muhsin Ertuğrul onların yanlarına bir de şair katmıştır. “Ah Berelim”, “Lüküs Hayat”, “Zeynebim”, Hesap Günü Kazıklanır” gibi unutulmaz şarkıların sözlerini Nazım Hikmet yazar. Gerçekten de, üçlünün sağlamış olduğu başarı olağan üstüydü. Yeni başarı bu nedenle kaçınılmazdır. Görkemli dekorlar, gösterişli kostümler iyi müzik ve dans hazırlandığında işler pekala yolunda gidebilir. Operete göre daha özgür bir yapısı olan revüde; dans, mim, şarkı, akrobasi, gibi akla gelen her türlü gösteri sanatını kullanmak mümkündü.

Öte yanda ise geçen zaman çok şeyi değiştirmiştir. Savaş başlı başına sakıntıdır, dert demektir. Operetlerin parlak dönemi çoktan kapanmıştır. Halkın kayguları çoğaldıkça ilgisi de değişmektedir. Nazım Hikmet tutukludur. 1958 yılında yayınlanan İstanbul Ansiklopedisi’nde de sözü edildiği gibi piyasadan; «kaliteli sahne san’atkârı te’mini kabil olmadığından» Şehir Tiyatrosu sanatçılarından Hazım Körmükçü ile anlaşma yapılmıştır. Körmükçü bağlı olduğu kurumdan istifa ederek revüye katılacaktır. Ama yakalandığı ölümcül hastalık Yahudi Penpasa rolünü oynaması izin vermez. Yerine Tevhid Bilge getirilir. Dursun Reis rolü, Şehir Tiyatroları’ndan bu gösteri için ayrılan Muammer Karaca’nındır. Revüde iki önemli bayan başrolü vardır. "Kelebek" rolü Şehir Tiyatrosu aktrislerinden Anna Papazyan’nın olur. Bayan Papazyan “Kelebek” rolü için bulunduğu kurumdan istifa etmiştir. "Kraliçe Mimoza" rolü için Rey kardeşler o dönemin en gözde sanatçısı Safiye Ayla’nın kapısını çalarlar. Safiye Ayla’nın sesini önceden dinlemiş ve çok beğenmişlerdir. Üstelik hem gazinoların hem de taş plakların en gözde, aranan okuyucusudur Safiye Ayla.

Gelen teklifi olumlu karşılayan Safiye Ayla bir öneride bulunur. Haklı olarak; hayranı seyircilerinin kendisini rakı içerek dinleme alışkanlığı edinmiş olduğunu hatırlatır. Bu özellik unutulmamalı ,Safiye Ayla seyircisi gözetilmelidir. Revüde mutlaka alaturka, yani bildiğimiz Türk musikisi olmalı, Safiye Hanım’da bunları okumalıdır. Kısacası; Safiye Ayla seyircisini “şaşırtmak” istememektedir, tabii kaybetmekte. Yıllarca alaturka-alafranga tartışmasının odağında yer alan Dar’ül Elhan yani İstanbul Belediye Konservatuarının önde gelen hocası, klasik Batı musikisi bestecisi, koro şefi Cemal Reşid; “peki” der. Çünkü yıllardır uygulanan politikalar netice vermemiş, alafranga musiki halka mal edilememiştir. Öyle ki kapatılan İstanbul Belediyesi Konservatuarı’nda yeniden Türk musikisi şubesi oluşturulmuş ve “İcra Heyeti” konserlere başlamıştır. Üstelik sürmekte olan savaş milliyetçilik duygularının kabarmasına neden olmuştur. Türküler, yükselen ulusculuk damarlarını besleyen önemli bir kaynaktır. Gününü ekmek, gazyağı şeker kuyruğunda geçiren vatandaşlar; gecelerini de karartma altındaki evlerde, kahvehanelerde radyo başında geçirmektedir. Radyolardan duymak istedikleri halk musikisidir. Safiye Ayla’ya işte bu gerçeklerin ışığında “evet” denmiş, günün gerçeği “çaresiz” kabul edilmiştir.

Bir alaturka bestekarı bulunur: Hafız Sadettin Kaynak. Şarkı sözü yazarı da, Vecdi Bingöl. Bu ikili de yıllardır Arap filmlerine Türkçe şarkılar yazmaktadır. Müzikalin ne olduğunu iyi bilmektedirler. Ekrem Reşit tarafından sahneye koyulan revünün danslarını Miss Breit isimli bir İngiliz, dekorlarını Zemayer hazırlar. Kostümleri ise Mehter takımından darbukacı Hasan Tahsin Parsadan. Kraliçe Mimoza’nın “mavi drapeli tuvaletini” de modacı Cemal Bürün hazırlamıştır. Revüde on iki kişilik bir bale topluluğu, on figüran, ayrıca Anadolu’dan özel olarak "celp” edilen on beş kişilik milli oyunlar heyeti görev alır. Ayrıca revünün; yarısı alaturka sazlardan yarısı da alafranga çalgılardan oluşan bir “karma” müzisyen topluluğu vardır.

Alabanda Revüsü 22 Haziran 1942 ilk gösterisini yapar. Gördüğü ilgi müthiştir. Tepebaşı yazlık gazinosunda tam 99 temsil verir. O kış; 35 temsil de kapalı salonda oynar. Belki bir benzerine, dünya müzikal tarihinde bir daha rast gelinmesi mümkün olmayan bu gösteride, iki ayrı bestecinin farklı tarzdaki eserleri birlikte icra edilir. “Karıcığım Kocacığım” isimli tangonun yanı sıra , uşşak makamından “Hoy Deniz, Karadeniz”, gibi ezgilerde seslendirilir. Revünün alafranga bölümüne ait şarkıların isimleri şunlardır: “Yaşasın Hayat”, “Ben Meşhur Bir Gemiciyim”, Sisli Ada”. Alaturka olanlar ise: “Mehtaba Bürünmüş Gece”, Ben Durdum, Babam Geldi”, “Portakal Şarkısı”, Çiya Çiya”. Bir yıl sonra bu şarkılardan kimileri taş plaklara kaydedilmiştir. Bu plaklarda orkestra ve saz heyetini besteciler ayrı ayrı yönetmişlerdir.

Cumhuriyet yönetiminin üzerinde özenle durduğu noktalardan biri de; Türkiye’nin yeni “imajı” meselesidir. Süreyya Opereti bu amaçla desteklenmiş, güzellik kraliçesi yarışmaları bir devlet politikası gereği özendirilip bu nedenle desteklenmiştir. Türk musikisinin Dar’ül Elhan’da yalnızca “ilmi araştırma yapabilir” kuralıyla çalışma izni bulabilmesi, radyolarda Türk musikisinin yasaklanması hep aynı amaçla uygulanmıştır. Halkın musiki zevkini yükseltmek ve Batılılaştırmak için.

Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi henüz tanımı doğru yapılmamış, muhataplarına yeteri kadar benimsetilememiş kavramlarla, sadece bir dizi yüzeysel üst yapı değişiklikleri sağlanabilmiştir. Köksüz oldukları, dayanaksız oldukları, gerçek bir ihtiyacın karşılığı olamadıkları için de kalıcılık sağlayamamışlardır . Öyle ki bir yerde “çağdaş musiki, Batılı musiki” diye yapılan operetler ve revüler; ya farkında olmadan yahut bilerek, kendisini alaya alarak dalga geçmiş, bulunduğu koşulları hiç acımadan kıyasıya, hicvetmiştir. “Lüküs Hayat”ta, “Saz-Caz”da, “Hava-Civa"da ve "Alabanda Revüsü’nde olduğu gibi.

Alabanda Revüsü; Tanzimat’tan 1942 yılına kadar geçen yüz on yıl boyunca tüm çabaların geldiği noktayı gözler önüne seriyor olması açısından ilginç, ibret verici bir deneyimdir. Diyebiliriz ki sanatlar içinde dayatmaya, diretmeye ve koşullandırılmaya en elverişsiz olanı musiki; her zaman doğal bir akışa, bir mecraya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde benzeri yapılanmalarda yüzeysellikler alabildiğine yaygınlaşmış, giderek bir tarza -toplumsal bir üsluba- dönüşmüştür. Benimsenmesi, hazmedilmesi bir yana, yurttaşların haberdar olmalarına bile zaman ayrılmaz olmuştur. Alaturka-alafranga ayırımının yapaylığına inanarak biran için kenara koyduğumuzu varsayalım. Alafranga musiki yüz on yıl sonra alaturka ile sıfır noktasında buluşmuş, buluşmak zorunda kalmıştır. Bu musikinin sıfır noktasıdır aslında. Her ne kadar revüler ticari gösteriler olsa da... Gerçek olan; musikisinin -ya da kültürümüzün-Tanzimat’tan Alabanda Revüsüne kadar olan dönemde yaşadıklarının ne ilk, ne de son olduğudur.

(Alabanda Safiye Ayla’nın ilk ve son sahne gösterisi olarak kaldı. Tevhid Bilge oynadığı Yahudi Penpesa rolüyle sevilen bir şöhret oldu. Muammer Karaca’da Dursun Reis rolü ile unutulmazlar arasında girdi. Kelebek rolünü oynayan Anna Papazyan’a gelince: Taş plaklara Muammer Karaca ile birlikte okuduğu “Karıcığım-Kocacığım”, “Ben Meşhur bir Gemiciyim” plaklarının etiketine adını yazdıramadı. Adının karşılığında “Kelebek” yazıyordu sadece.)