Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde İklim Değişiminin Biyolojik Etkileri dersinin içinden öğrencilerle birlikte çizilmiş bir haritaya kulak veriyor; altı farklı çalışma, altı farklı ses ve ortak bir soruya cevap arıyor: İklim değişimi dediğimizde gerçekte neyi kaybediyor; neyi dönüştürüyoruz?

""
Perde Öncesi: Bir Sınıfın Antroposen Haritası
 

Perde Öncesi: Bir Sınıfın Antroposen Haritası

podcast servisi: iTunes / RSS

Satırbaşları:

  • İklim krizini konuşurken tam bir eşikteyiz: Ne tamamen geçmişteyiz, ne de sadece gelecekte.
     
  • Bu harita tek bir kişinin değil; bir sınıfın birlikte baktığında ortaya çıkan ortak izinin kaydı.
     
  • Koruma statüsü var ama yaptırım yoksa, bedeli insanlar değil; doğa ödüyor.
     
  • Antroposen’in en görünür dili bazen ‘turizm’dir; ama asıl hikâye, doğadan alıp geri vermediğimiz yerde başlar.
     
  • İklim krizi çevresel olduğu kadar politik bir krizdir: tek bir imza, bir ekosistemi kaderine bırakabilir.
     
  • Habitat kaybı sadece alanın küçülmesi değildir; küçük bir değişken bile çığ gibi büyür.

Bu bölümde Antroposen Sohbetler’de alıştığımız anlatı çizgisini bilerek askıya alıyoruz. “Bir sınıfın Antroposen haritası”nda, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde yıllardır yürüttüğümüz İklim Değişiminin Biyolojik Etkileri dersinin içinden, öğrencilerle birlikte çizilmiş bir haritaya kulak veriyoruz. Altı farklı çalışma, altı farklı ses ve ortak bir soru: İklim değişimi dediğimizde, gerçekte neyi kaybediyor; neyi dönüştürüyoruz? Bu kayıt, bir hikâyenin kendisi değil; belki de o hikâyenin “perde öncesi”: Zamanın net olmadığı ama sorumluluğun çok net hissedildiği bir eşik.

Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler’e hoş geldiniz, ben Utku Perktaş. Bugün programda bir harita çizmeye çalışacağız; bir sınıfın Antroposen haritasını. Şu anda kayıtta iki kişiyiz ancak birazdan bu kayıt altı farklı sesle çoğalacak. 

Bugün Antroposen Sohbetler’de bir hikâye anlatmayacağız; bir süre durup birlikte bakacağız. Murat Mungan, Geyikler Lanetler’in başında ‘perde öncesi’ diye bir yer tarif eder: Zamanın net olmadığı, kimine göre bin yıl önce, kimine göre düşte olan bir eşik… İklim krizini konuşurken de tam olarak buradayız aslında; ne tamamen geçmişteyiz, ne de sadece gelecekte.

Bugün burada uzmanlar yok, bir sınıf, altı grup var ve bu altı grubun çizdiği küçük ama anlamlı bir Antroposen haritası var. Bazı suretler eksik kalacak, bazı cümleler yarım kalacak belki ve onları tamamlamak da siz dinleyenlere düşecek.

Bu harita benim tek başıma çizdiğim bir harita değil; ders boyunca sınıfta iklim konuşurken olup biteni dikkatle izleyen bir eşlik vardı yani aslında ders ortağım. Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde uzun süredir birlikte yürüttüğümüz “İklim Değişiminin Biyolojik Etkileri” dersinde epey bir yol aldık.

Şimdi sözü, bu perde öncesinde sınıfın iklimini en yakından gözlemleyen kişiye bırakmak istiyorum. Sevgili Banu Şebnem Önder benimle birlikte.

Banu, çok teşekkür ederim. Bu planı birlikte yaptık. Antroposen Sohbetler’i böyle bir eşlik alanı olarak kullanıp bir sınıfın Antroposen haritasını çizmek bana çok anlamlı gelmişti. Öğrenciler açısından da iyi bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Ben girişte bu ‘eşik’ten söz etmeye çalıştım ve önce sana bunu sormak istiyorum. Hoşgeldin Banu, yalnız bırakmadığın için de ayrıca teşekkür ederim.

Banu Şebnem Önder: Merhaba, hoşbuldum Utku. Çok teşekkür ederim, sağol.

U.P.: Bu derste de birbirimizi yalnız bırakmamaya çalıştık aslında ve senin katkın da çok büyük.

B.Ş.Ö.: Önce dersin geçmişinden kısaca bahsetmek isterim. Bu dersi 2017 yılında önerdik, 2018 bahar dönemi itibarıyla da vermeye başladık. Pandemi hariç yedi dönemdir sürüyor. Şu ana kadar 250’den fazla öğrenci bu seçmeli dersi aldı ve başarıyla tamamladı.

Dersin çıkış motivasyonu hem senin, hem de benim uzmanlık alanlarımızla, iklim değişikliği üzerine yaptığımız çalışmalarla ilişkiliydi. Bir yandan bu birikimi öğrencilere aktarmak, diğer yandan bölüm öğrencilerinde bu konuda bir farkındalık alanı açmak istedik. Ayrıca farklı disiplinlerin birlikte nasıl çalışabileceğini göstermek de önemliydi.

Başladığımız noktayla bugün geldiğimiz yere baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Biz de çok şey öğrendik. Başta “bildiklerimizi aktaralım” diye yola çıkmıştık ama bu ders bize de yeni şeyler öğretti. Sürekli gelişen literatürü takip ettik, güncel çalışmaları derse taşımaya çalıştık ama öğrencilerden gelen sorular da bizi yeniden okumaya, yeniden düşünmeye itti.

Ben buna küçük bir “mikro-evrimsel süreç” diyorum. Dersin kendisi evrildi ve bu inanılmaz keyifliydi. Dinamik bir dersin içinde olmak, her dönem yeni bir şey eklemek çok heyecan vericiydi. Bu heyecanın öğrencilere de geçtiğini düşünüyorum. Derste aktif katılım, karşılıklı tartışmalar vardı. Hep şunu söyledik: “Burada öğrendiklerinizi başkalarına da anlatın.” 250 öğrenci aldıysa, her biri üç kişiye anlattıysa, belki bugün bin kişi bu dersin içeriğine dokunmuştur diye umut ediyorum.

Bir diğer önemli şey de öğrencilerin özgüveniydi. Lisans boyunca edindikleri bilgileri, gerçek problemlere uygulayabilecekleri bir alan açıldı. Problemleri tanımlama, çözüm önerileri geliştirme, sunumlar yapma… Bütün bunlar onların özgüvenini artırdı ve elbette empati duygusu: Canlıların gözünden bakabilme meselesi.

U.P.: Sınıfta harita çizilirken en baskın duygu neydi diye tam da bunu soracaktım aslında. Lütfen devam et.

B.Ş.Ö.: Evet, insan merkezli bakıştan sıyrılmak kolay değil; biz de zaman zaman kendimizi uyarıyoruz ama bu derste öğrenmeye çalıştığımız şey şuydu: Her şey insan için değil; canlılarla birlikte düşünmek, onların gözünden süreci yorumlamak.

Bu dönem derse bir projeyle başladık. Öğrencilere, “Bu sene konumuz Anadolu biyoçeşitliliği” dedik. Gruplar oluşturdular ve Anadolu ile sınırlı kalmak koşuluyla kendileri için anlamlı bir bölgeyi yani kimi memleketini, kimi merak ettiği bir yeri seçti. O bölgeyi tanıtan, biyoçeşitliliğini anlatan, riskleri tartışan sunumlar hazırladılar. Son üç hafta bu sunumları dinledik ve gerçekten çok keyif aldım. Sunumlarda sadece bilgi aktarmadılar; yorumladılar, tartıştılar, altını doldurdular. Dersin onlara kattığı farkındalığı, empatiyi ve özgüveni çok net gördük. Her grubun başka bir noktaya ağırlık vermesi de çok doğaldı. Sanki “siz buraya bakın” demişiz gibi oldu ama tamamen kendiliğinden gelişti. Bu çeşitlilik çok kıymetliydi.

U.P.: Ben de sana katılıyorum. Sınıftaki duyguyu tarif etmek gerekir ise empati ve özgüven derdim ben de ve zaten amacımız da buydu: Doğayla, çevremizi saran biyoçeşitlilikle gerçek bir temas kurabilmek.

Ben sözü daha fazla uzatmayacağım. Çok teşekkür ederim Banu, bu hisleri aklımızda tutarak şimdi bu haritayı çizen seslere geçelim.

B.Ş.Ö.: Ben teşekkür ederim.

U.P.: Şimdi bu kısa girişten sonra programın konuklarına geçiyorum. Bir sınıf olarak Antroposen’in haritasını çizerken altı farklı grubumuz vardı ve bu altı gruptan altı farklı temsilcimiz bugün burada. Öncelikle isimlerini anmak istiyorum: Ece Kamalak, Şimal Naz Beşyıldız, Azra Nur Bülbül, Güneş Aşan, Sevinç Uçar ve Emine Sancak.

Her birine tek tek bir soru soracağım. “İklim Değişiminin Biyolojik Etkileri” dersinde, aslında bu başlığın altını doldurmaya çalıştık. Şimdi şunu merak ediyorum: İklim değişimi dendiğinde, yaptıkları araştırmalardan akıllarında kalan şey ne? Bunu her birinden tek bir cümleyle almaya çalışacağım. Bu cevaplar sayesinde siz dinleyiciler de bu sınıfın Antroposen algısının ve Antroposen haritasının nasıl şekillendiğini görebileceksiniz.

O zaman Ece ile başlayalım. Ece, kaydı aslında sınıfta alıyoruz. Ortam çok resmî değil; bunu özellikle böyle düşündük. Sen sınıfta ne yaptın, grubunuz ne çalıştı ve iklim değişimi dediğimizde, bu dersten sonra senin –ya da grubun temsilcisi olarak – aklında kalan temel şey neydi? Bunu senden dinleyebilir miyiz?

Ece Kamalak: Hocam öncelikle merhabalar. Bizi davet ettiğiniz için teşekkür ederiz. Biz çalışmamızda Milleyha Sulak Alanı’ndan bahsettik. Hatay’ın Samandağ bölgesinde bulunan bir alan burası. Kuşların Afrika’dan Avrupa’ya geçişinde bir boğaz olması nedeniyle çok önemli bir bölge.

Bu alanı araştırırken bizi en çok üzen ve ilk dikkatimizi çeken şey, ancak 2025 yılında doğal sit alanı ilan edilmiş olmasıydı. Bu kararın çok geç verilmiş olduğunu düşünüyoruz çünkü buranın göç rotası üzerinde olduğu uzun zamandır biliniyor. Buna rağmen koruma konusunda ciddi bir yaklaşım olmadığını gördük. Ayrıca yapılan bilimsel çalışmalar da çok sınırlıydı. Konuyla ilgili yeterli kaynağa ulaşamadık. İklim değişikliğiyle daha güçlü bir bağ kurmak isterdik ama veri eksikliği en dikkat çekici mesele oldu.

U.P.: Peki, bu dersle ilişki kurduğunda, Antroposen bağlamında düşündüğünde senin için akılda kalan temel ‘köşe taşı’ neydi? 

E.K.: Benim için en çarpıcı şey şu oldu: Antroposen bağlamında bir problemi çözmeye çalıştığımızda, özellikle korunması gereken bir alandan söz ediyorsak, insan faktörünü aşmak çok zor.

Samandağ bölgesinde, doğal sit alanı içerisinde tarım yapılan alanlar var. İnsanları ikna etmenin neredeyse mümkün olmadığını gördük. Antroposen etkinin çoğu zaman önlenemez oluşu üzerine ciddi kaygılar oluştu bizde. Bir koruma stratejisi geliştirmeye çalışırken çok zorlandık çünkü insanlar bu alanları sanki tamamen kendi mülkleriymiş gibi görüyor; doğa zaten onlarınmış gibi davranılıyor. Benim için en kalıcı şey, bu ikna güçlüğü ve insan-merkezli yaklaşım oldu.

U.P.: Çok teşekkür ederim Ece. İlk konuğum Ece Kamalak idi. Ekoloji, doğadaki türler ve etkileşimler; son dönemde ise toplum-bilim ve biyologların bu alandaki sorumlulukları üzerine düşünen genç bir arkadaşımız. Benim aklımda ise o sunumdan en çok kalan kavram habitat degradasyonu olmuştu - bunu da buraya bir not olarak düşelim.

Şimdi ikinci isme geçiyorum: Azra Nur Bülbül. Sevgili Azra, dördüncü sınıf öğrencimiz. Onlar dersteki sunumlarında Phaselis Antik Kenti ve çevresine odaklanmışlardı. İklim değişimiyle ilişkisini de bu çerçevede ele almışlardı. Azra, hoşgeldin, iyi ki buradasın.

Azra Nur Bülbül: Ben de davet ettiğiniz için teşekkür ederim.

U.P.: Sana da biraz önce Ece’ye sorduğum sorunun benzerini soracağım ama tekrar gibi düşünme. Sunumunuzu, dersin kapsamını ve Antroposen bağlamını birlikte düşündüğünde sen ne söylersin, senin aklında kalan temel şey ne oldu?

A.N.B.: Biz hem derste gördüklerimizle, hem de kendi araştırmalarımızla Phaselis’in aslında hem doğal, hem de arkeolojik anlamda ciddi bir talan altında olduğunu gördük. Phaselis, Antalya’nın göz bebeği ve hatta sadece Antalya’nın değil, Türkiye’nin en önemli alanlarından biri.

Bu alanı araştırırken iklim krizini ve turizm baskısını birlikte düşünmek zorunda kaldık. Aslında Phaselis, bizim için bir büyüteç gibi oldu: Kapitalist sistemin iklim değişikliğini nasıl sürekli baskı altında tuttuğunu çok net gösteren bir örnek. Phaselis’te en görünür sorun turizm baskısı ama mesele sadece turizm değil. Bunu açıklamak için ‘metabolik yarılma’ diye bir kavramdan söz etmek istiyorum. Bu kavram, madde, enerji ve insan arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Biz doğadan sürekli alıyoruz ama doğaya geri vermiyoruz. Doğanın kendini toparlama sürecini sürekli geciktiriyoruz. Phaselis de bu yüzden kendini bir türlü toparlayamıyor. Sürekli ziyaretçi girişi var, inşaat girişimleri var. Doğal alan yalnızca ekonomik bir değer olarak görülüyor. Bu da Phaselis’i çok olumsuz etkiliyor.

Zaten hâlihazırda bir iklim değişikliği süreci içindeyiz. Bu süreç, turizm baskısı gibi dış etkenlerle birleştiğinde ekosistemi daha da kırılgan hâle getiriyor. Derste de gördüğümüz gibi, iklim değişikliği bu tür mevcut sorunlarla birleştiğinde ekosistemi parçalayan bir sürece dönüşüyor.

U.P.: Çok teşekkür ederim Azra, çok güzel ve net anlattın. Azra Nur Bülbül de konuğumdu. O da Phaselis Antik Kenti ile iklim değişikliği arasındaki ilişkiyi en azından sunum ölçeğinde ama güçlü bir çerçeveyle ortaya koymaya çalıştı. Azra’ya çok teşekkür ederim, sağol!

Şimdi sevgili Şimal Naz’a geçelim ve sözü ona bırakayım. Şimal Naz, Beş Yıldız, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğrencisi. Ekolojik ilişkiler, koruma biyolojisi gibi alanlara odaklanıyor. Şimal Naz, sizin sunumunuz da derste akılda kalan sunumlardan biriydi ve farklı bileşenleri bir araya getirmiştiniz. Azra’nın sunumunda turizm baskısı ve kapitalizmin Antroposen’i nasıl şekillendirdiği öne çıkmıştı. Sizin çalışmanızı Antroposen anahtar kelimesiyle ve bu sınıfın haritasıyla birlikte düşündüğümüzde senin aklında kalan neydi? Bu haritaya sizin çalışmanız ne ekliyor?

Şimal Naz Beşyıldız: Öncelikle davetiniz için teşekkür ederiz hocam. Biz grup olarak Munzur Vadisi Millî Parkı üzerine bir çalışma yürüttük. Bu çalışmada benim için en çarpıcı olan şey, iklim krizinin aynı zamanda çok güçlü bir politik kriz olduğuydu yani mesele sadece iklimin değişmesi ya da alışılmış düzenlerin bozulması değil; bununla birlikte ciddi bir biyolojik kriz ve politik kriz de ortaya çıkıyor.

Munzur Vadisi örneğinde, Millî Park koruma statülerinde ve ilgili yasalarda ciddi açıklıklar olduğunu gördük. Bu açıklıklar, biyoçeşitlilik açısından çok ağır sonuçlar doğurabilecek uygulamalara kapı aralıyor.

Evet, bunun bir boyutunda kapitalizm var. Millî Park içindeki bazı alanların Orman Genel Müdürlüğü’nün tasarrufuyla farklı amaçlara açılabilmesi gibi durumlar söz konusu ama bir diğer çok kritik boyut da fosil yakıt lobileriyle ilişkili. Yasalardaki bazı açıklar, tek bir imzayla, Millî Park statüsünde olsa bile bir bölgede maden aramalarının önünü açabiliyor. Bu nedenle iklim krizini sadece çevresel bir sorun olarak değil, açıkça politik bir kriz olarak da düşünmemiz gerekiyor. Bunu engellemek için net bir politik duruşa ihtiyaç var.

Dünyada iklim krizi artık uluslararası düzeyde çok fazla konuşuluyor: COP toplantıları yapılıyor, Paris İklim Anlaşması gibi önemli adımlar atıldı ancak ABD örneğinde gördüğümüz gibi, yönetimler değiştiğinde bu sözleşmelerden kolayca vazgeçilebiliyor. Bu da iklim krizinin etkilerini çok ciddi biçimde artırıyor.

O yüzden iklim krizinin tek boyutlu olmadığını, bunun aynı zamanda bir insan hakları meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Çocuk haklarının, yaşam hakkının kriz içinde olduğu bir durumdan söz ediyoruz. Bu noktada iklim adaleti ve adil geçiş gibi kavramları yeniden ve güçlü biçimde hatırlamak gerekiyor.

U.P.: Çok teşekkür ederim Şimal Naz, ağzına sağlık, çok sağol.

Evet, şimdi sırada üç arkadaşımız daha var. İlk olarak Sevinç Uçar’a geçelim. Sevinç de dördüncü sınıf öğrencimiz. Onların grubu üzerine bir sunum hazırlamıştı.

Sevinç, sunumunuz benim için ayrıca anlamlıydı çünkü ben de bu bölge üzerinde çalışmış biriyim ve beni biraz geçmişe götürdü. Öncelikle emeğinize sağlık, gerçekten çok özenli bir çalışmaydı.

Ben sunumdan şunları anladım - istersen sen de bir cümleyle üzerine ekleme yap. Sonuçta yapay bir alandan bahsediyoruz. Bozkırın ortasında, Anadolu’da, Ankara’ya yaklaşık 100 kilometre mesafede yapılmış bir baraj gölü. 1950’li yıllarda inşa ediliyor ve aradan yaklaşık 70 yıl geçmiş durumda. Bugün baktığımızda, göl dolmuş gibi görünüyor; sediman birikimi var. Bölgede tarım yapılıyor, su rejimine müdahale edilmiş. Bir yandan kuşlar için yeni bir yaşam alanı oluşmuş gibi görünüyor — en azından benim gözlemlerim bu yönde. Jeolojik açıdan da bölge oldukça ilginç; mineraller açısından zengin.

Ama benim anladığım şu: Bölgeye insan eliyle müdahale edilmiş ve Antroposen’in çok tipik bir örneği bu. İnsan merkezde; tarım, su kullanımı ya da başka ihtiyaçlar için durağan bir su sistemi oluşturulmuş. Zamanla kuşlar gelmiş, bir çeşit habitat oluşmuş ancak bugün iklim kriziyle birlikte, bu barajın geçmişten bugüne doğru yönetilememiş olması — kirlilik, sediman birikimi, tarımsal atıklar — hepsi birleşerek ciddi bir yük oluşturuyor. Benim okuduğum tablo buydu. Buna bir cümleyle sen de katkı yapmak ister misin?

Sevinç Uçar: Evet hocam. Aslında baraj yapılırken burada daha önce yaşayan canlılar hiç göz önünde bulundurulmamış. Bu nedenle barajla birlikte bazı canlıların göç yolları kısıtlanmış ya da tamamen değişmiş. Aynı şekilde, sonrasında da yeterli bir denetim yapılmamış. Sunumda da bahsetmiştim; örneğin karabataklar şu anda bölgede ciddi bir ekolojik baskı oluşturuyor ancak baraj nedeniyle baskı altına giren bazı türler, iklim değişikliğiyle birlikte artan kuraklığa da dayanamıyor. Bu türler habitatlarını değiştiremiyor, göç edemiyor ve nesillerini sürdüremiyorlar. Bu da popülasyonlar üzerinde çok ciddi bir baskı yaratıyor.

U.P.: Evet, söylediklerin çok kıymetli. Sanırım bakış açımız burada örtüşüyor. Orada bir baraj var ve artık miadını doldurmuş, kurulduğu günden bugüne doğru yönetilememiş bir baraj. Tarımsal atıklar, kirlilik, pestisitler ve başka baskılar… Bugün iklim değişikliğiyle birlikte bu etkileri çok daha net görüyoruz. Habitat degradasyonunu, biyoçeşitlilik kayıplarını ve kirliliği Ankara’ya sadece 100 kilometre mesafede gözlemleyebiliyoruz. Çok sağol Sevinç, çok teşekkür ederim.

Şimdi sıradaki konuğum Emine Sancak. Sevgili Emine, hoşgeldin. Sen de bizim öğrencimizsin, dördüncü sınıftasın. Siz de çok iyi hazırlanmış, bir sunum yapmıştınız. Soruyu tekrar etmeyeceğim ama iklim değişimi dediğimizde, sunumunuzu ve dersin bütününü düşündüğünde, senin aklında kalan bir–iki cümleyi bizimle paylaşır mısın?

Emine Sancak: Öncelikle bizi buraya davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim hocam. Bu sunumu arkadaşlarımla birlikte hazırladık. Benim için en dikkat çekici noktalardan biri, bir metinde geçen şu ifadeydi: “Çok güzel statüler veriyoruz ama bu statülerin gerekliliklerini yerine getirmediğimiz için sistemsel bir açık oluşuyor.”

Bu sistemsel açıktan kastım şu: Evet, kurallar var, çerçeveler var, koruma statüleri var ama bu kurallara uymamanın ciddi bir bedeli yok. Kurallara uymayanlar için somut bir yaptırım olmadığı için sistem işlemiyor. Sonuçta bir bedel ortaya çıkıyor ama bu bedeli biz değil, doğa ödüyor, doğanın bileşenleri ödüyor.

U.P.: Evet, tam olarak bunu söylüyorsun sanırım yani kurallara uymayanlar bir sonuçla karşılaşmıyor ama ortaya çıkan bedeli hep birlikte ödüyoruz, doğa ödüyor.

Buradan Antroposen haritasına dönersek, belki de burada ‘sürdürülebilirlik’ kavramını yeniden düşünmek gerekiyor. Genelde ‘gelecek kuşaklara kaynak bırakmak’ diye tanımlanıyor ama bana göre mesele sadece bu değil.

Senin söylediğin şey şuna geliyor gibi: İnsan, kendini doğayla eşit bir bileşen olarak görmüyor, kendini merkeze koyuyor. Bu bencillik, doğaya sürekli bir bedel ödetiyor ama doğanın bu bedeli ödemeyi isteyip istemediğini hiç sormuyoruz ki zaten böyle bir müzakere de yok. Sizin sunumunuzda öne çıkan şey buydu diye anlıyorum. Doğru mu?

E.S.: Evet hocam, tam olarak onu demek istiyorum. Ekolojideki eşitlik ilkesini yani canlıların çevreyle ve birbirleriyle kurduğu dengeyi insan sürekli ihlal ediyor. Kendi lehine bozuyor. Sürdürülebilirlikten, tarımsal sulamadan, alan açmadan, turizmden bahsettik ve bunların hepsi insan faaliyetleri ama bu faaliyetlerin hepsi bir bedel üretiyor ve bu bedel doğaya yükleniyor.

U.P.: Evet, bence de aslında burada birlikte toparladık meseleyi. İnsan yaptığı her faaliyette — tarımsal sulama, alan açma, turizm — mutlaka bir bedel üretiyor. Antroposen haritasına koyacağımız şey de belki tam olarak bu: Sürdürülebilirliği, eşitlik ilkesini içerecek şekilde yeniden düşünmek.

E.S.: Aslında bu sadece bizim çalıştığımız alanla yani Eğirdir Gölü özelinde değil; Türkiye genelinde koruma çalışmalarında ciddi bir sürdürülebilirlik eksikliği olduğunu düşünüyorum.

Bir iskelet yok, bir bütünlük yok. Kurumların görevleri var ama bunlar ortak bir çerçeve içinde yürümüyor. Herkes kendi ölçüsünde bir şeyler yapıyor ama toplu bir bakış açısı olmadığı için sorunlar büyüyor.

U.P.: Evet, çok net anlattın. Bence gayet iyi topladık, birlikte düşündük. Çok teşekkür ederim Emine.

Ve şimdi son konuğuma geçiyorum; sevgili Güneş Aşan. Güneş de bizim dördüncü sınıf öğrencimiz. Kendisinin genetik ve ekoloji alanlarına özel bir ilgisi var; derste de bu ilgiyi çok net görüyorduk. Güneş, sunumunuzu ve sorduğum soruları tekrar etmeyeyim. Sen, bu ders ve sunumlar sonrasında ne söylersin, senin için iklim değişimi neye işaret ediyor?

Güneş Aşan: Nazik davetiniz için teşekkür ederim hocam, Buradan diğer arkadaşlarıma da teşekkür etmek isterim; birlikte düşünmek çok kıymetliydi.

Biz sunumlarımızda farklı koruma alanları üzerinden konuşmaya çalıştık ama genel olarak herkesin dönüp dolaşıp sulak alanlara geldiğini fark ettim. Benim için en çarpıcı olan şey şuydu: Bir habitatın kaybı sadece o alanın fiziksel olarak küçülmesiyle ilgili değil; çok küçük gibi görünen bir değişken bile — mesela küçük bir çevresel parametre ya da küçük bir canlı grubunun kaybı — çığ etkisi yaratabiliyor. Bu kayıp, başka canlı gruplarını da etkileyerek büyüyor.

İklim değişimi dediğimde, özellikle kırılgan ekosistemler geliyor aklıma ve sulak alanlar bu kırılganlığın en net örnekleri. Bu alanlar için alınan ya da alınmayan kararlar çok belirleyici. Ne kadar doğru kararlar verilirse, gidişat o kadar olumlu oluyor. Yanlış kararlar ise zararı katlayarak büyütüyor. Bu noktada sulak alanların kaderi ister istemez yerel, ulusal ve hatta küresel politikalara bağlı hâle geliyor.

U.P.: Çok teşekkür ederim Güneş. Haritaya gerçekten çok güzel bir katman ekledin. Eksik olma, sağol.

Bugün Antroposen Sohbetler’de bir sınıfın Antroposen haritasını çizmeye çalıştık. Bir hikâye anlatmadık; bir hikâyenin öncesinde durmaya çalıştık ve belki de bir eşikte bekledik. Altı farklı sesi, perde öncesinden sizlere ulaştırmaya çalıştım. Siz dinleyiciler, bunları dinledikten sonra zihninizde nasıl bir harita oluşacak, bunu ben de merak ediyorum.

Önümüzdeki haftalarda Antroposen Sohbetler’de yeni hikâyelerle ve yeni konuklarla buluşmak üzere hoşçakalın.