Doğa mı, Tarih mi?

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde kıdemli araştırma görevlisi olarak çalışan Peter Capainolo ile “Doğa tarihine baktığımızda ilk karşımıza çıkan şey nedir?” sorusundan yola çıkarak, doğa tarihine veri ile tarih arasındaki gerilim üzerinden yaklaşıyor; bilginin nasıl üretildiğini ve doğayı okuma biçimlerini tartışıyor.

""
Doğa mı, Tarih mi?
 

Doğa mı, Tarih mi?

podcast servisi: iTunes / RSS

Satırbaşları:

  • Doğa tarihi koleksiyonları bize yalnızca türleri değil; zamanı, kültürü ve insan-doğa ilişkisini de anlatır. 
     
  • Doğa tarihi örneklerinin taşıdığı çok katmanlı anlamların kaybolma riski var. 
     
  • Müzeler diorama sanatını —ve benzeri sergileme tekniklerini— yeniden ve farklı bir perspektifle canlandırmalı. 
     
  • Bir örnek, bize doğa kadar kendimiz hakkında da bir şeyler anlatmaya başladığında, tarih haline gelir.

Gezegendeki yaşam yaklaşık 3,8 milyar yıllık bir geçmişe sahip. Bu uzun zaman dilimi boyunca yaşam, izler bırakarak ilerledi: Fosillerde, kayaçlarda, genlerde ve bugün doğa tarihi müzelerinde karşımıza çıkan örneklerde.

Antroposen Sohbetler’de bu kez şu sorunun peşine düşüyoruz: Bir doğa tarihi örneğine baktığımızda aslında neye bakıyoruz? Saf bir bilimsel veriye mi, yoksa geçmişten bugüne ulaşmış bir tarihsel tanığa mı? Antroposen çağında, insan etkisinin biyolojik çeşitlilik üzerinde bu kadar belirgin hale geldiği bir dönemde, doğa tarihi koleksiyonları bize yalnızca türler hakkında değil; zaman, kültür ve insan-doğa ilişkisi hakkında da ne söylüyor?

Bugün bu soruları, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde kıdemli araştırma görevlisi olarak çalışan ve daha önce de programımıza konuk olan Dr. Peter Capainolo ile birlikte tartışacağız.

Doğa tarihi örnekleri, yalnızca bilimsel veriler değil, aynı zamanda geçmişten bugüne ulaşan tarihsel tanıklar olabilir mi? Antroposen çağında, insan etkisinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki rolü bu soruyu her zamankinden daha acil kılıyor. Doğa tarihi koleksiyonları bize yalnızca türleri değil, zamanı, kültürü ve insan-doğa ilişkisini de anlatır. Ve bu söyleşide, doğa tarihine veri ile tarih arasındaki gerilim üzerinden bakıyoruz.

Utku Perktaş: Merhaba, Antroposen Sohbetler’e hoşgeldiniz, ben Utku Perktaş. Bugün doğa tarihine farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız. Konuğum, daha önce de programımıza katılmış olan, Amerikan Doğa Tarihi Müzesi’nde kıdemli bilimsel asistan olarak görev yapan Dr. Peter Capainolo. Hoşgeldin Peter.

Peter Capainolo: Merhaba Utku. Burada olmak yine çok güzel. 

U.P.: Zaman ayırdığın için teşekkür ederim. Peter, sana doğa tarihiyle ilgili bir soru sormak istiyorum. Bugün bir doğa tarihi örneğine baktığında — ve müzede bunlardan çok sayıda var — onu öncelikle bir ‘veri’ olarak mı görüyorsun yoksa bir ‘tarihsel tanık’ olarak mı? Sence modern biyolojik çeşitlilik bilimi bu tanıklık boyutunu kaybetme riski taşıyor mu?

P.C.: Son sorudan başlayayım. Evet, doğa tarihi örneklerinin taşıdığı çok katmanlı anlamların kaybolma riski olduğunu düşünüyorum. Günümüzde, müzelerde ve üniversitelerde örnek toplamaya, bunları kayıt altına almaya ve araştırmalarda kullanmaya yönelik ilginin geçmişe kıyasla azaldığını görüyoruz. Bu yüzden, örneklerin neden bu kadar önemli olduğunu kamuoyuna anlatmaya devam etmemiz çok önemli. Gerek kurtarma yoluyla, gerekse dikkatli ve yasal çerçevede yapılan örnek toplama çalışmalarıyla bu koleksiyonları korumalı ve geliştirmeliyiz. İlk soruna gelince — tarih mi yoksa araştırma potansiyeli mi diye sormuştun, değil mi?

U.P.: Evet. Bugün bir doğa tarihi örneğine baktığında onu öncelikle bilimsel veri olarak mı görüyorsun yoksa tarihsel bir tanık olarak mı?

P.C.: İkisini de görüyorum ama benim için veri önce geliyor çünkü örneği esas olarak bu amaçla kullanıyorum: İnceliyorum, karşılaştırıyorum, araştırıyorum. İkinci aşamada etikete bakıyorsun. Örneğin, 19. yüzyılda biri tarafından toplanmış olduğunu görüyorsun ve işte o noktada, örneğin taşıdığı tarihsel içerik başlı başına ilgi çekici hale geliyor.

U.P.: Çok teşekkür ederim. Şimdi başka bir soruya geçmek istiyorum, biraz farklı bir başlığa geçelim. Deneyimlerine dayanarak doğa tarihi müzelerinde — özelde de ornitoloji koleksiyonlarında — sence ne daha hızlı kayboluyor; türlerin kendisi mi yoksa bu tür isimlerinin içine gömülü anlamlar mı? Hangisi önce yok oluyor?

P.C.: Türlerin kendisi mi yoksa örnekler mi?

U.P.: Türlerin kendisi çünkü şu anda bir biyolojik çeşitlilik krizi içindeyiz — Antroposen’deyiz. İnsanın doğal dünya üzerindeki etkileri türleri etkiliyor; örnekleri değil, türlerin kendisini.

P.C.: Evet, bence de temel mesele bu. Türlerin sayısı azalıyor ya da türler tamamen ortadan kayboluyor.

U.P.: Katılıyorum ama ben biraz da isimlerin taşıdığı anlamları ve biyolojik çeşitlilik çağında kültürün nasıl değiştiğini düşünüyorum: Ornitolojide, memelibilimde, entomolojide, ihtiyolojide… Bu konuda ne düşünüyorsun?

P.C.: Bu tamamen benim kişisel bakış açım — başkaları adına konuşamam. Ben isimleri ilk aşamada ya da derinlemesine düşünmüyorum. Benim için asıl önemli olan örnek ve tür ve diğer her şey bunun ardından geliyor. Elbette bir isme sahip olmak — cins ve tür adı — önemli çünkü örneği tanımlamamızı sağlıyor ama başlangıçta benim için mesele burada bitiyor. Adlandırmanın tarihine çok fazla odaklanmıyorum. Bu boyut bana göre ikincil; ilginç, evet, ama ikincil. İlk aşamada biyolojik gerçeklik daha önemli.



U.P.: Evet, buna katılıyorum. Tür kaybı bu çağın en acil meselesi ama ikinci katman — adlandırma — o da bu çağda dönüşüyor ki isimlendirme kültürü de değişiyor. O halde müze koleksiyonlarına geçelim. Eğer doğa tarihi müzeleri biyolojik çeşitliliğin geleceğine sesleniyorsa, sence bugün ne konusunda daha dürüst olmaları gerekir?

P.C.: Bence müzeler diorama sanatını — ve benzeri sergileme tekniklerini — yeniden canlandırmalı. Bu teknikler zamanla kayboldu. Günümüzde diora­ma yapmayı gerçekten bilen çok az insan var. Oysa görsel olarak, genç bir zihni doğa tarihine yönlendirmek ve biyolojik çeşitlilikle ilgilenmesini sağlamak için en güçlü araçlardan biri olduklarını düşünüyorum.

U.P.: Harika, o halde son zamanlarda doğa tarihinin taşıdığı ‘yavaş bilgi’ fikri üzerine de düşünüyorum. Ekolojinin giderek hız, ölçütler ve aciliyet üzerinden şekillendiği bir dönemde, sence doğa tarihi bize hâlâ ‘yavaşlık’ hakkında önemli bir şey öğretebilir mi?

P.C.: Bu ilginç bir soru. Biraz yeniden formüle edebilir misin?

U.P.: Tabii. Bugün ekoloji son derece önemli — özellikle türlerle çevre arasındaki ilişkiler açısından ama aynı zamanda ekoloji giderek hız ve ölçüm üzerinden ilerliyor: İstatistikler, sayılar, hızlı değerlendirmeler... İnsanın çevre üzerindeki etkisi çok hızlı gerçekleşiyor. Bugün yaşadığımız tür kaybı, geçmiş yok oluşlardan farklı çünkü çok daha hızlı. Bir yandan yeni türler tanımlamaya çalışıyoruz ama muhtemelen pek çok türü hiç tanımlayamadan kaybediyoruz.

Bu bağlamda sorumu tekrar sorayım; ekolojinin hız, ölçüt ve aciliyetle yönlendirildiği bir çağda doğa tarihi bize ‘yavaşlık’ hakkında hâlâ önemli bir şey öğretebilir mi?

P.C.: Soruyu tam olarak kavradığımdan emin değilim ama içgüdüsel tepkim şu olur; evet, elbette. Doğa tarihinin bize hâlâ öğreteceği çok şey var.

U.P.: Yani doğa tarihi, yavaşlıkla ilgili olarak bize hâlâ bir şeyler öğretebilir diyorsun. Bu da müzelerin ve koleksiyonların bu anlamda hâlâ çok önemli olduğu anlamına geliyor.

P.C.: İnsanlar, istesek de istemesek de doğal dünyaya bağlı; biz oradan geliyoruz. Bugün birçok insanın tatillerde doğaya dönmeye çalıştığını, balık tuttuğunu, açık alanlarda vakit geçirdiğini görüyorsun ve bu bir anlamda köklere dönüş.

U.P.: Harika. O halde devam edelim. Şimdi biraz daha kişisel bir soru sormak istiyorum; sen Doğa Tarihi Sanatları Enstitüsü’nün kurucularından birisin ve ben de enstitüye katkı sunuyorum. Senin bakış açından sorayım: Koleksiyonlarda, doğaya bakışını bilimsel değil ama kişisel olarak değiştiren bir örnek var mı?

P.C.: Enstitüde gerçekten inanılmaz derecede zengin bir malzeme var ve aynı şekilde burada, müzede de çok farklı örneklerle temas ediyorsun. Tek bir örnek seçemiyorum açıkçası, hepsi beni heyecanlandırıyor. Kuşlar üzerine çalışıyorum, dolayısıyla kuş örneklerine biraz daha yakın hissetmem doğal ama bir örneğin kendisi zaten etkileyici; korunma biçimi etkileyici ve bir de taşıdığı tarih var. Bütün bunlar çok heyecan verici ve miktar da inanılmaz — milyonlarca obje, milyonlarca parça var. Bu yüzden ‘şu’ diyeceğim tek bir örnek yok.

U.P.: Yani seni diğerlerinden daha fazla etkileyen bir tür ya da örnek yok mu? Yani kişisel olarak, olumlu anlamda etkileyen?

P.C.: Aslında hepsi etkiliyor, hepsi iyi örnekler.

U.P.: Peki, favori bir türün var mı?

P.C.: Hepsi favorim.

U.P.: Yani tek bir tane yok?

P.C.: Yok.

U.P.: Peki, o zaman biyokültürel hafızaya geçelim. Seninle şu anda birkaç farklı makale üzerinde çalışıyoruz ve bunlardan biri artık bitme aşamasında. Bu çalışmada biyokültürel çeşitlilikten ve özellikle kuşların yaygın adları üzerinden tür adlandırmalarından söz ediyoruz. Sence doğa tarihi koleksiyonları yalnızca organizmaları değil, dünyayı bilme ve adlandırma biçimlerini de koruyan bir tür ‘biyokültürel hafıza’ işlevi görebilir mi?

P.C.: Evet, bence zaten bunu yapıyorlar.

U.P.: Biraz açar mısın?

P.C.: Doğa tarihi koleksiyonlarında, adları doğrudan yerli kültürlerden alınmış pek çok örnek var yani bu organizmaları çok iyi tanıyan, onlarla uzun süredir yaşayan toplulukların verdiği adlar bunlar. Örneğin, Yeni Gine’den kuşları düşünürsek; dağlarda ve vadilerde yaşayan farklı topluluklar var ve bu kuşlar için çok sayıda yerel ad kullanıyor. Bu adların önemli bir kısmı ya bilimsel adların bir parçası haline gelmiş durumda ya da yaygın adlara yansımış durumda.

U.P.: Bir soru daha sormak istiyorum ki bana ilginç gelen bir soru bu; doğa tarihi koleksiyonlarının sence en çok sessiz kaldığı konu nedir ve bu sessizlikler bilimsel açıdan önemli mi?

P.C.: ‘Sessizlik’ derken, koleksiyonlarla ilgilenen insanların bazı konuları açıkça konuşmamasını mı kastediyorsun?

U.P.: Evet, tam olarak bunu kastediyorum.

P.C.: Günümüzde müze küratörlerinin ve saha araştırmacılarının, organizma toplamaya devam edilmesi konusunu açıkça konuşmakta biraz çekingen davrandığını düşünüyorum. Modern toplum doğal dünyadan çok kopmuş durumda. Avlanma, balık tutma, doğada vakit geçirme, doğayı barınma ya da besin için kullanma gibi pratiklerden uzaklaştık. Bu yüzden insanlar, örnek toplamanın hâlâ neden önemli olduğunu — tabii ki dikkatli ve yasal bir şekilde — pek anlamıyor. Bence bunun nasıl yapıldığını ve neden gerekli olduğunu yeterince anlatmıyoruz. Oysa bazı durumlarda bunu daha açık anlatmak iyi olabilir. İnsanların ‘müze koleksiyoncuları türlerin yok olmasına neden oluyor’ gibi bir endişeye kapılmasını istemezsiniz çünkü bu doğru değil.



U.P.: Peki. O halde geleceğe dair son bir soru sormak istiyorum; diyelim ki 100 yıl sonra, bir antik tarihçi bugünün doğa tarihi koleksiyonlarını açıyor. Sence bizim zamanımıza dair ne tür yanlış anlamalar yaşayabilir?

P.C.: Bu gerçekten çok güzel bir soru. Her şey, koleksiyonun nasıl ‘açıldığına’ bağlı. Bir dolabı açıp etiketlere hiç bakmadan da inceleyebilirsin, değil mi?

U.P.: Evet.

P.C.: Ya da etiketleri, verileri dikkatlice okuyarak ilerleyebilirsin. Örneğin, gelecekte bir araştırmacı — ya da meraklı bir ziyaretçi — ornitoloji koleksiyonunda Amerikan ardıç kuşlarından oluşan bir tepsi açtığını düşünelim. Yüzlerce, belki binlerce aynı tür kuş görecektir. İlk bakışta, bunların hepsinin aynı yerde ve aynı zamanda toplanmış olduğunu düşünebilir ve hatta aşırı bir toplama yapıldığını sanabilir ama etiketlere baktığında şunu görürsün; beşi bir bölgeden, belirli bir mevsimden; beşi ise başka bir bölgeden, başka bir zamandan. Yani koleksiyon, uzun zaman içinde, yavaş yavaş inşa edilmiştir; tek seferde değil. Bağlam olmadan bakıldığında böyle bir yanlış anlama çok kolay ortaya çıkabilir.

U.P.: Bu soruya gerçekten çok özgün bir katman ekledin. Şunu sormak istiyorum; eğer bir örneği kimin adlandırdığını ve neden o ismi verdiğini bilmiyor isek o örnek yine de ‘doğru bir hikâye’ anlatabilir mi?

P.C.: Evet, anlatabilir. Bir örnek etiketi yalnızca cins ve tür adından ibaret değildir. İyi bir örnekte tarih, konum bilgisi, bazen iç organlara dair bilgiler yer alır. Üreme döneminde mi toplanmış, üreme dışı mı? Tüy durumu nasıldı? Yani isim olmadan da örneğin içinde çok fazla bilgi vardır, isim merkezi olmak zorunda değil.

U.P.: Yani sorumu doğru anladığımı düşünüyorum.

P.C.: Evet…

U.P.: Çok teşekkür ederim. O halde son sorum şu olsun: Doğa tarihi, insanları unutarak mı daha fazla şey kaybediyor yoksa türleri kaybederek mi?

P.C.: Bence bu ikisi birbirine geçmiş durumda. Her örneğin içinde bir insan hikâyesi vardır: Kim topladı, kim adlandırdı, hangi koşullarda… Ama bir de örneğin kendisi vardır yani ismine, tarihine aldırmayan, sadece var olan. Bir yanda örneğin sunduğu bilgi, diğer yanda o bilginin insan eliyle kurulan tarihi vardır.

Benim için ve bu tamamen kişisel görüşüm, adlandırma meselesi ikincildir, çok da belirleyici değildir.

Carl Linnaeus’un yaptığı şey, dünyanın farklı yerlerindeki insanların aynı canlıdan söz ettiğini anlayabilmesini sağlamaktı; sayısız yerel ad arasında kaybolmamaları için. Temelde mesele budur; ismin ötesinde, bir örneğin taşıdığı çok fazla başka bilgi vardır. Koleksiyonlarla çalışan bir biyolog için — bir ornitolog ya da omurgalı zooloğu için — adlandırma tarihinin en önemli yönü genellikle türün yayılış alanıyla ilgilidir. Bu bilgi çoğu zaman, türü tanımlayan ya da adlandıran kişi tarafından yazılmış literatürde yer alır. Asıl önemli olan da budur; ismin kendisi değil.



U.P.: Peki o zaman şu soruyu sorayım: Bir örnek ne zaman ‘doğa’ olmaktan çıkıp ‘tarih’ olmaya başlar?

P.C.: Bunlar gerçekten ilginç ve zor sorular.

U.P.: Evet, ama bu alanı biraz açmak istiyorum.

P.C.: Bence doğru şekilde etiketlenmiş bir örnek hiçbir zaman doğa olmaktan çıkmaz.

U.P.: Ama ne zaman sadece doğa olmaktan çıkar da onu kimin topladığı, kimin adlandırdığı, nerede sakladığı ve korunmaya değer bulduğu gibi insan kararlarıyla şekillenmiş bir ‘tarih’ haline gelir?

P.C.: Bu, ikincil olarak — bir tarihçi ilgilenmeye başladığında — ortaya çıkar ama sen ve ben zaten bir anlamda tarihçiyiz, uzun zamandır doğa tarihiyle ilgileniyoruz.

U.P.: Kaç yıldır bu işin içindesin?

P.C.: Saymak istemiyorum doğrusu.

U.P.: Benim için sen doğa tarihi konusunda gerçekten çok derin bir uzmansın. Kısa bir cevap verebilir misin?

P.C.: Benim kısa cevabım hiç olmaz.

U.P.: O zaman geçebiliriz.

P.C.: Hayır, hayır. ‘Bilim insanı’ terimi ortaya çıkmadan önce ‘doğa filozofu’ vardı. İnsanlar, bilimsel adlandırmalar yokken de hayvanlar, bitkiler, taşlar ve yıldızlar hakkında düşünüyor, yazıyorlardı yani bu tarihsel ve felsefi katman her zaman vardı ve bizim gibi bazı insanlar, örneğin ‘hikâyesiyle’ de ilgileniyor: Kim topladı, kim adlandırdı, yerel adları var mı gibi.

U.P.: Bir örnek vereyim: Galapagos ispinozları — Darwin ispinozları. Bunlar yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda tarihsel bir hikâye. Doğal seçilim, gaga biçimleri, Darwin… Ama Darwin’den önce de örnekler toplanmıştı, daha sonra John Gould gibi isimler devreye girdi. Daha yakın zamanda Peter ve Rosemary Grant gibi araştırmacılar yeni katmanlar ekledi. Bu örnekler üzerinden tür kavramlarını, evrim teorisini konuşabiliyoruz. Sence bu mantıklı bir çerçeve mi?

P.C.: Kesinlikle. Galapagos ispinozları biyolojinin büyük hikâyelerinden biridir, ders kitaplarında geniş yer alır. Her yeni çalışma, yeni bir katman ekler ve tarih böyle inşa edilir ama dediğim gibi, kuşların kendisi bütün bunları umursamaz.

U.P.: Burada olup tüm bu soruları yanıtladığın için çok teşekkür ederim. Belki şöyle diyebiliriz: Bir örnek, bize doğa kadar kendimiz hakkında da bir şeyler anlatmaya başladığında tarih haline gelir. Ne dersin?

P.C.: Benim kendi tarihimin de pek çok örnekle iç içe geçtiğini söyleyebilirim, o yüzden evet.

U.P.: Çok teşekkür ederim Peter.