Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Hindistan’da yaşanan çarpıcı bir ekolojik çöküş hikâyesinden yola çıkarak kuşların gezegenimiz için kritik rolünü ele alıyor ve biyoçeşitlilik kaybı ve iklim krizine değiniyor.
Asıl soru belki de “kuşlar neden önemlidir?” olmalıydı. Bir adım daha geri çekilip, “canlılar neden önemlidir, hangisinden söz ettiğimiz gerçekten fark eder mi?” diye sormak da mümkün. Yine de soyut bir yerden başlamaktansa, başlığa sadık kalıp somut bir tür grubundan, akbabalardan yola çıkalım.

1990’lı yıllarda Güney Asya’da dikkat çekici ama ilk bakışta fark edilmesi zor bir değişim başladı. Özellikle Hindistan’da yaşayan akbaba türleri, kısa bir zaman dilimi içinde hızla azaldı ve bazı bölgelerde neredeyse tamamen ortadan kayboldu. Bu, yalnızca birkaç kuş türünün kaybı değildi; ekolojik ilişkiler ağında önemli bir çözülmeydi.
Akbabalar, leşleri hızla tüketerek organik maddenin doğaya geri kazandırılmasında kilit rol oynar. Bu süreç, yalnızca “temizlik” değildir. Aynı zamanda mikroorganizmalar, böcekler ve diğer ayrıştırıcılarla birlikte işleyen, çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. Akbabalar bu ağ içinde hız ve etkinlik sağlar; çürümenin yönünü ve zamanlamasını belirler. Bu nedenle akbabalar, tek başına bir tür olarak değil, birçok türün ve sürecin kesiştiği bir düğüm olarak düşünülmelidir.
Çöküşün nedeni doğrudan bu ağın içinde değildi, ama ona dışarıdan eklemlendi. Veterinerlikte yaygın olarak kullanılan diklofenak adlı ilaç, hasta hayvanların tedavisinde etkiliydi. Ancak bu hayvanlar öldüğünde, dokularında kalan ilaç leş üzerinden akbabalara taşındı. Akbabalar bu maddeye son derece duyarlıydı; çok düşük dozlar bile böbrek yetmezliğiyle sonuçlandı ve hızlı ölümlere yol açtı. Bu etki bir anda görünür olmadı. Popülasyonlar sessizce azaldı. Ancak belirli bir eşik aşıldığında, sistemdeki boşluk belirginleşti.

Akbabaların yokluğunda, leşler doğada daha uzun süre kalmaya başladı. Bu gecikme, ayrıştırıcı toplulukların bileşimini değiştirdi. Daha önce baskın olan hızlı ve uzmanlaşmış tüketim yerini daha yavaş ve parçalı süreçlere bıraktı. Leşler artık farklı türler tarafından, farklı zamanlarda ve farklı şekillerde tüketiliyordu. Bu bir “yer değiştirme” değil, ilişkilerin yeniden örgütlenmesiydi.
Yeni gelen türler—örneğin sokak köpekleri ve bazı kemirgenler—farklı ekolojik roller ve farklı patojen dinamikleriyle sisteme dahil oldu. Böylece yalnızca enerji akışı değil, hastalıkların dolaşımı da değişti; kuduz ve diğer zoonotik hastalık risklerinin arttığına dair bulgular bu yeniden örgütlenmenin bir parçası olarak ortaya kondu. Sistem çalışmaya devam etti, ama aynı şekilde değil.
Çünkü ekosistemler sabit yapılar değildir. Türler arasındaki ilişkiler, zaman içinde kurulur, çözülür ve yeniden şekillenir. Bir türün kaybı, yalnızca bir boşluk yaratmaz; o boşluğun nasıl ve kim tarafından doldurulacağını da belirler. Bu nedenle akbaba krizini, tekil bir türün trajedisi olarak değil, çok-türlü bir dolanıklığın çözülme biçimi olarak görmek gerekir.

Bugün bu hikâye, daha geniş bir bağlamda yeniden anlam kazanıyor. İçinde bulunduğumuz biyoçeşitlilik krizi, yalnızca türlerin tek tek yok olmasıyla ilgili değil. Türler ortadan kalktıkça, onların kurduğu ilişkiler de hızla çözülüyor. Bu çözülme, çoğu zaman fark edilmeden ilerliyor; ancak etkileri birikimli ve derin oluyor. Ekosistemler, bağımsız varlıkların toplamı değildir. İlişkilerin sürekliliğiyle ayakta duran ağlardır.
İklim değişikliği bu süreci daha da hızlandırıyor. Mevsimlerin zamanlaması kayıyor, türlerin yaşam döngüleri birbirinden kopuyor. Bir türün ortaya çıktığı zaman ile ona bağlı başka bir türün faaliyeti artık çakışmayabiliyor. Bitkilerle polinatörleri arasındaki uyumsuzluklar, birçok bölgede giderek daha sık kaydediliyor. Böylece ilişkiler, sessizce ama sistematik bir şekilde zayıflıyor.

Bugün yapılan basit bir gözlem bile bunu anlatabiliyor. Mesela bu yazıyı kaleme aldığım gün fark ettiğim şu küçük ama anlamlı değişim: Çan çiçekleri, iyi bilindikleri bir coğrafyada, baharın son ayını beklemeden açmaya başlıyorlar. Oysa bu, sözünü ettiğim yer için alışıldık bir takvim değildi. Yıllardır Mayıs ayında açan bu çiçekler artık Nisan’da açıp erkenden soluyor. Küçük bir değişim gibi görünüyor. Ama emin olun, değil.
Gördüğüm, evrimin meşakkatli yollarında şekillenmiş bir ayarın kaymasına dair bir gözlemdi. Birleşik Krallık’ta çok sayıda bitki türünün ortalama olarak yaklaşık bir ay daha erken çiçek açtığını ortaya koyan çalışmalar, bu kaymanın tesadüf olmadığını gösteriyor. Bugün zamanın kendisi kayıyor ve çan çiçekleri bu kaymayı görünür hale getiriyor. Zaman kaydığında, ilişkiler de onunla birlikte çözülüyor.
Benim yürüyüş yaptığım gün, takvimlere göre sıradan bir gündü. Yine de doğa, çan çiçekleri aracılığıyla açıkça konuşuyordu.

Akbaba krizi bu yüzden yalnızca geçmişe ait bir olay değildir. Bu kriz, bugünün ve geleceğin nasıl şekillendiğini gösteren bir örnektir. Biyoçeşitlilik, yalnızca kaç tür olduğunun sayımı değildir; bu türler arasındaki ilişkilerin ve karşılıklı bağımlılıkların zenginliğidir. Ekosistemler, tek tek türlerden değil, bu türler arasındaki ilişkilerden oluşur. Ve bu ilişkiler hızla bozulduğunda, ortaya çıkan durum yalnızca bir kayıp değil, bütün bir sistemin yeniden—ve çoğu zaman daha kırılgan—bir şekilde kurulmasıdır.
Bazı ilişkiler çözüldüğünde, geriye kalan yapı aynı kalmaz. Akbabaların sessizce çekildiği gökyüzünde, değişen yalnızca bir silüet değildir. Değişen, yaşamı mümkün kılan ağın kendisidir.


