Radyo Anıları Serisi (IV): Mustafa Sağyaşar ile söyleşi

Saz ve Söz
-
Aa
+
a
a
a

Bir dizi olarak yayınlanacak olan aşağıdaki söyleşi Açık Radyo’da 1999-2001 yılları arasında Bülent Aksoy ve Ersu Pekin tarafından hazırlanan, radyo sanatkârlarının ağırlandığı “Radyo Anıları” serisinin dördüncüsüdür.

Yayıma hazırlayanın (Bülent Aksoy) sözü:

"Radyo Anıları" uzun bir radyo programı dizisidir. 1999-2000, 2000-2001 yayın dönemlerinde iki buçuk yıl süreyle, İstanbul'da faaliyet gösteren özel bir radyo istasyonu olan Açık Radyo’da (94.9) yayımlanmıştır. Bu diziyi, musiki araştırmacısı, grafik tasarımcısı arkadaşım Ersu Pekin'le birlikte tasarladık, görüşmeleri birlikte yürüttük. 

Bu iki buçuk yıl içinde kırk beş radyocu ile görüştük, görüşmeler toplam yüz on altı saat sürdü. Burada "radyocu" diye tanımladığım kişilerin büyük çoğunluğu musikişinastı. Musikişinas olmayan iki radyocuyla da görüştük: İstanbul radyosunda görevli bir ses mühendisi ile Ankara radyosunda görevli bir spikerle. Radyoda görevli olmayan ama bazı radyo programlarına katkıda bulunmuş olan bir reklamcı, bir sigortacı, bir de radyoyu çok seven vefakâr bir radyo dinleyicisi de program konuğumuz oldular. 

"Radyo Anıları" dizisine başlarken beklentimiz bu söyleşilerin radyo tarihine ışık tutmasıydı. Konumuz genel olarak radyo tarihi değil, radyolardaki Türk musikisi yayınlarıydı. Radyo, daha doğrusu devlet radyosu, yirminci yüzyılda musikimizin en önemli icra ve yayın organıydı. Ama aynı zamanda bir yarı okul, bir yarı konservatuvar gibiydi. Konservatuvarın olmadığı bir dönemde radyo, aynı zamanda, yetenekli gençleri alıp eğitiyor, birer icracı olarak yetiştiriyordu. Gençleri yetiştirdiği için bir okuldu, ama öte yandan, ülkenin birinci sınıf musikişinaslarını çatısı altında topladığı, böylece bir musiki mahfili kurduğu için de bir musiki merkeziydi radyo.

Türkiye'de radyo yayınları 1927'de Ankara ve İstanbul'da başlar. Bu radyolar ihaleyle Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketinin yönetimine verilmiş olan özel kuruluşlardı. Teknik yetersizlik, mali sıkıntılar yüzünden yayınları sık sık aksayan, günün ancak belirli saatlerinde faaliyet gösterebilen, yayınları düzensiz radyolardı. Ankara Radyosunun günlük yayın süresi sadece üç saatti. Hükûmet 1938'de radyo yayıncılığını tekelleştirdi. Aynı yıl ilk devlet radyosu olan Ankara Radyosu yayın hayatına girdi. Asıl radyoculuk Ankara Radyosu’nun bir devlet radyosu olarak faaliyete geçmesiyle başlar. 1938-1949 yılları arasında radyo denince Ankara Radyosu gelirdi akla. O yıllarda İstanbul'da da bir radyo istasyonu vardı, ama çok istikrarsızdı. Beyoğlu'daki Ambassador adlı binanın üst katındaki bu özel radyonun günlük yayın süresi de sadece dört saatti, bu kadarı bile sık sık aksardı. 1949'da İstanbul’da da bir devlet radyosu kurulup faaliyete geçirildi. 

Bizi ilgilendiren, genel olarak Türkiye radyolarının bir tarihçesi değil, çok etkili bir musiki kurumu olan radyodaki Türk musikisi yayınlarının bir tarihçesiydi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 1927'den İstanbul’da Türk Musikisi Devlet Konservatuvarının kurulduğu 1976'ya kadar, yani en az elli yıl boyunca, Ankara, İstanbul radyoları geleneksel musikinin en etkili kurumu oldu. Radyo, önemini 1976'dan sonra da muhafaza etti. Konservatuvarda yetişen yeni kuşak kendini hemen gösteremezdi. Bu yeni kuşağın musiki hayatına atılıp kendi varlığını hissettirdiğini görebilmek için 1990'lı yılları beklemek gerekiyordu. Kaldı ki, konservatuvarın öğrencilerini yetiştirenler de radyolarda görev almış olan musikişinaslardı. 

Çok çeşitli yayınları olan devlet radyosunun tarihçesi değişik yönlerden yazılı kaynaklara dayanarak da incelenebilir elbette. Fakat neler olabilirdi ki yazılı kaynaklar? Radyo tarihine ışık tutan bir iki kitap vardı o zaman, ama bunların da konusu genel olarak Türk radyoculuğunun tarihiydi. Radyodaki musiki bu kitapların ana konusu değildi. Radyonun dinlettiği musikiye eğilebilmek için günlük, haftalık, aylık basın-yayın organlarını taramak; oralarda çıkan haberlere, radyo yayınları hakkında görüş bildiren yazarların, dinleyicilerin yazdıklarına bakmak gerekirdi. Tabii, o dönemin gazetelerini, dergilerini taramak hiçbir zaman küçümsenemez. Oradan da edinilebilir bazı izlenimler. Ama ötesi yoktu... 

İşte bu yüzden, bizler radyoda görev almış kişilerle görüşerek, onların gözlemlerine, anılarına dayanarak radyo musikisinin geçmişine yepyeni bir açıdan eğilmek istedik. Radyolarda bir ömür geçirmiş olan insanların "içerden" bakışla biriktirdikleri gözlemler, yaşantılar hiçbir metinde bulamayacağımız şeyler olabilirdi. Nitekim, pek çok şey bulduk da... 

Tarih denince "büyük" olayların tarihi gelir akla. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı tarihe bakışta yeni pencereler açtı; modern yaklaşımlarda, "küçük" tarihleri dışta bırakmayan kuramlar, paradigmalar önem kazandı. "Mikro tarih" diyorlar buna. İşte bu radyo yayınlarında bizim uyguladığımız şey bir mikro tarihçilik denemesiydi. Hem bir kurumun tarihine, üstelik de o kurumun tarihi içinde sadece bir faaliyet alanına, yani Türk musikisi yayınlarına eğildiğimiz için, hem de bu faaliyetin tek tek kişilerin pencerelerinden nasıl göründüğünü önemsediğimiz için... Beklenti ufkumuzda beliren konu, Osmanlı'dan kalma Türk musikisinin devlet radyosundaki serencamı gibi küçücük bir konuydu. Ama bu konu bizler için hiç de küçük bir şey değildi... Sözün burasında bir noktaya kısaca değinmem gerekir. Her çalışma kendi tarihî şartlarına göre bir değer kazanır. Bu görüşmeleri radyoda yayımladığımız günlerde makro tarih, mikro tarih, sözlü tarih gibi terimler henüz yaygınlaşmamıştı. Sadece tek tek kişilerin anlatımlarının yazıya geçirildiği birkaç nehir söyleşisi vardı. O zamana kadar yayımlanan kitap, dergi, gazetelerine yansıyan radyo musikisi tek tek kişilerin yalnızca birkaç noktaya değindikleri bir yan-konuydu. Radyo musikisinin bir bütün olarak ele alındığı kapsamlı bir yayın yoktu. Yirminci yüzyılın en önemli yayın organı olan devlet radyosunun sunduğu Türk musikisi, tarihi bugün de tam anlamıyla yazılmamış bir konu olarak ortada duruyor. Okurlar bu söyleşilerin bir bileşkesini çıkarırlarsa radyo musikisinin tarihçesini daha geniş bir panorama içinde görebileceklerdir; buna inanıyoruz.

Anıları burada yayımlanacak bütün radyoculara Ersu Pekin'le birlikte içtenlikle teşekkür ederiz. Geçen yirmi yıl içinde çoğunu ne yazık ki kaybetmişiz; onların hâtırasını daima saygıyla, sevgiyle anmak bir gönül borcudur bizler için. Pek çoğu bu dizi programda musiki tarihimize bir not düşeceğini inanarak gözlemlerini, anılarını içtenlikle anlattı. Ama bazılarının adlarını özel bir vurgu ile anmamız lazım. Nevzat Atlığ, Necdet Yaşar, Nihat Doğu, Cüneyd Orhon, Afife Ediboğlu, Cüneyd Kosal, Rüştü Eriç, Sami Göğüş, Perihan Kövenç aklıma ilk gelenler. Bu musikişinaslar bu nehir söyleşilere değer verdiler. Bizleri teşvik ettiler, "şu şu kişilerle de görüşün..." tavsiyesinde bulundular. Buna karşılık, bazıları da söyleşilerimizi magazin sohbeti sanarak, isteksizce radyoya gelmişlerdi. Ama stüdyoda sorduğumuz sorulara muhatap olunca bunun bir magazin sohbeti olmadığını anladılar; radyodan memnun olarak ayrıldılar. 

Bu diziyi hazırlamanın zorluklarından bahsedilmesi lazım. Görüşmelere katılan kırk beş kişi arasında bazılarını görüşmeye razı edebilmek bir hayli zor oldu. Bazılarını da razı edemedik. Birkaçı bizleri haftalarca oyaladı, herhalde çekindikleri için gelmek istemiyorlardı, bunun canlı yayın olmadığını, ağızdan kazayla uygun olmayan sözler çıkarsa, bunları yayın dışı bırakacağımızı açıkça söyledikse de gelmemeyi tercih ettiler. Bu programın ciddi bir program olduğunu, radyo gibi çok önemli bir kurumun tarihine eğildiğimizi anlatamadığımız kişiler de oldu. Bir iki kişiden de çok garip cevaplar almıştık. Bunlardan birinin söylediği şey unutulur gibi değildi. "Bunlar da bana kalsın..." demişti. Görüşme sırasında anlatacakları, o kişinin mahremiyetinin bir parçasıydı sanki! Bir başkası, ilke olarak basınla görüşmediği cevabını vermişti. Biri de "anılarını sattığını", o yüzden kimseye mülakat veremeyeceğini söylemişti. Bu zat 2001'de öldü, geçen on dokuz yıl içinde "hatıratı” hâlâ yayımlanmadı!  

Bu söyleşileri okuyacak olanlar, "şu şu kişiler neden yok..." diyebilirler. Haklı olabilirler, eksiklerimiz var çünkü. Herkesin aklına gelebilecek bazı musikicilere ulaşmak için gayret gösterdiysek de onlara bir türlü ulaşamamıştık.    

Türkiye'de radyoculuğun Ankara devlet radyosunda başladığını söylemiştim. Radyoculuğun temeli orada atıldı. Daha sonra kurulan İstanbul, İzmir radyoları bu temel üzerinde kurulup gelişti. Aynı durum, bizim konumuz olan Türk musikisi yayıncılığı için de geçerli. Burada yayımlanacak olan görüşmeleri de bu gelişme sürecini göz önüne alarak sıraya koyacağız. Ankara radyosunu görmüş, orada yetişmiş yahut orada saz çalmış, okumuş kişilere öncelik vereceğiz. İstanbul radyosunun musikicilerine sıra daha sonra gelecek.        

İki buçuk yıl süren bu söyleşiler herhalde Türkiye radyolarının en uzun dizi programı olmasa da çok uzun dizilerinden biri oldu. Dizinin hacmi çok büyük olduğu için yazıya geçirilmesi büyük işti. Arada geçen yirmi yıl içinde pek azının yazıya geçirilmesini sağlayabilmiştik. Bu işi kotaramamanın sıkıntısı hep içimizdeydi. Radyo Anıları dizisi bir radyo kaydı olarak kalmamalıydı. Söz uçar yazı kalır demişler. Nice yıllar sonra, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu okuyucularından, aynı zamanda bir musiki araştırmacısı olan genç dostum Hüseyin Kıyak'ın önayak olmasıyla kayıtlar yazıya geçirilmeye başladı. Aşağıda adlarını gördüğünüz arkadaşlarımız bu zorlu işi gönüllü olarak üstlendiler. Böylece, radyo tarihine ışık tutan bu değerli anıların atmosfere karışmasının önüne geçtiler. Her birine ne kadar teşekkür etsek azdır. Bantların on saat tutan bir bölümünü daha önce, Pan Yayıncılıktan Ayşen Kaya kâğıda geçirmişti. Arkadaşlarım Güneş Günter, Gaye Köseoğlu, Filiz Erten de beş saat süren üç söyleşinin kaydını çözmüşlerdi. Bütün söyleşiler kasetlerde kayıtlıydı. İzmirli dostum, yüksek mühendis Orhan Yıldırım kasetleri musiki sevgisi ile bir bir disklere kopyalama sabrını gösterdi; ona da gönül borcumuz var. 

Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha var. Aşağıda adları yazılı olan arkadaşlarımızın radyo bantlarını çözmeye gönüllü olarak katıldıkları günlerde Covid-19 gribi bütün dünyayı sarmış, binlerce insanı öldürmüştü. Tıbbın bugüne dek tanıdığı virüslere benzemeyen koranavirüs sokağa çıkmayı bile tehlikeli hale getirmişti. Herkes günlerce evine kapanmak zorunda kaldı. Bu satırları yazdığım sırada bu durum bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bütün korkutuculuğuyla devam ediyordu. Bizim radyo anıları dizisinin bantları işte böylesine garip bir kadere, eski deyimle, dûçar oldu.  

Bu görüşmelerin metin olarak yayıma hazırlanışı hakkında bir noktayı açıklamak isterim. Söyleşilerde yazı dilinin disiplini beklenemez. Ağızdan çıkan sözlerde çoğu zaman bir düzensizlik görülür. Mükerrer sözler söylenir. Bunlar olduğu gibi yazıya geçirilemez. Ben kayıtları çözen arkadaşlarımızın kelimesi kelimesine yazıya geçirip verdikleri ham metinleri —bantları da dinleyerek — yayıma hazırlarken hem metnin rahatça okunabilmesini sağlamaya hem de söyleşi üslubunu bozmamaya çalıştım. 

Anıların tamamını bir çırpıda, bir kitap gibi yayımlayamayacağız. Arkadaşlarımız kayıtları çözüp verdikçe yayıma sokabileceğiz. Böylesinin de bir yararı olabilir; söyleşilerin bir çeşit tefrika düzeni içinde yayıma girmesi metinlerin çok vakit harcamadan okunmasını sağlayabilir.

Tarihî bir musikinin Cumhuriyet dönemindeki serencamı içinde devlet radyosunun çatısı altında geçirdiği safhalar bu musikinin icra tarihinde özel olarak incelenmesi gereken büyük bir uğraktır. Bir "radyo musikisi" çıkmıştır ortaya. Plak kayıtlarını, konser yayınlarını alıp kullanabilirdi radyo. Ama Türkiye'de öyle olmadı, bünyesine aldığı musikişinaslarla radyo kendi musikisini kendi yarattı. Yeni Türk musikisi icrasını şekillendiren radyo oldu diyebiliriz. 

Devlet radyosu yıllar boyunca ülkenin nerdeyse bütün seçkin musikişinaslarını halka dinletmiştir. Radyo çağında yaşadığı halde radyo mikrofonunun önüne hiç geçmemiş iyi musikişinasların sayısı çok azdır. Ülkenin her köşesinde musiki severler canlı olarak dinleyemedikleri o seçkin sanatkârların sazlarını, seslerini Ankara, İstanbul, İzmir radyolarından yıllarca dinledi. Radyolar Türk musikisine bu açıdan çok şey verdi. İnkâr edilemez bu. Öte yandan, bürokrasinin sevimsiz yüzü burada da kendini göstermekten geri kalmamıştır. Musikişinaslara memur gözüyle bakan, sanat kültüründen yoksun bürokrat zihniyetli kişiler yüzünden radyolarda çok üzücü, çok tatsız şeyler de olmuştur. Nitekim, radyoların gerek yönetimi gerekse yayınları hakkında basında olumsuz yönde pek çok şey yazılmıştır. Konuştuğumuz radyocuların söyleyecekleri bu bakımdan çok önemliydi. Musikişinaslardan bazıları radyonun daha çok olumlu yönleri üzerinde durdular; bazıları da radyolarda olup bitenlerin olumsuz yönlerini de gözler önüne sermekten çekinmediler. Okurlar radyo tarihinin eski musikişinasların anılarıyla dolu yapraklarını çevirirlerken bu "sihirli kutu"nun yazıya kitaba geçmemiş, üstü örtülü kalmış pek çok gerçeğini bu dizide bulacaklardır.    

Okurlar bağışlasın, sözü tamamlamadan önce kişisel duygularım için de bir paragraf açacağım. Ben hep sadık bir radyo dinleyicisiydim. Ta çocukluk yıllarımda başlayan bir tiryakiliktir benim için radyo. Radyo bana musiki zevki aşıladı, aşıladığını büyüttü, büyüttü.  Çok şey öğrendim radyodan. Yıllar sonra, bana musiki zevki veren radyo icracılarıyla yüz yüze konuşmak benim için bambaşka bir duyguydu. O kadar sevdiğim radyoyu onlar da benim kadar seviyorlar mıydı acaba? Sevinerek görmüştüm ki, ilk elli yılın radyocularının pek çoğu radyo işini gerçekten ciddiye almış, radyoevini kendi evleri gibi benimsemiş kimselerdi. Radyoda geçen yılları, hayatlarının çok değerli yılları, radyoda tanıştıkları musikiciler en yakın arkadaşlarıydı. Radyonun radyo olduğu dönemin musikişinaslarıydı onlar. Ben de o dönemin bir dinleyicisi olduğum için onlarla bir duygudaşlık yaşantısı içinde birleşmiştim bu söyleşilerde. Bantları yirmi yıl sonra yayıma hazırlarken duygudaşlığımın kaybolmadığını, tersine, derinleştiğini hissettim. 

  Sözü radyonun musikişinaslarına bırakırken, onlara teşekkür etmek gönül borcumuzdur. Başta, radyoculuğa bir ömür veren, devlet radyosunun gelişmesinde büyük payları olan, musiki yayınlarının seviyesini hep yüksekte tutan Cevdet Kozanoğlu, Mesut Cemil, Ruşen Ferit Kam'ın; hemen ardından, Ankara, İstanbul, İzmir radyolarında genç yetenekleri yetiştiren değerli hocaların; sesleriyle, sazlarıyla radyo mikrofonlarından bu ülkeye musiki zevki veren bütün musikişinasların hâtırasını bu vesileyle saygıyla, sevgiyle yâd ederim.  

 

Serinin ilk bölümü olan Melahat Pars'la söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Serinin ikinci bölümü olan Muzaffer Birtan'la söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Serinin üçüncü bölümü olan Afife Ediboğlu ile söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

 

Bir dizi halinde yayınladığımız Radyo Anıları” serisine Mustafa Sağyaşar söyleşisi ile devam ediyoruz.  “Radyo Anıları” 1999-2001 yılları arasında Bülent Aksoy ve Ersu Pekin tarafından Açık Radyo’da hazırlanan bir program serisidir. 01 Aralık 2001 tarihinde Mustafa Sağyaşar ile gerçekleştirilen söyleşi Seda Kavas ve Hümeyra Kılıç tarafından yazıya geçirilmiş, Bülent Aksoy tarafından yayıma hazırlanmıştır.

Mustafa Sağyaşar (1932 — )

Bu görüşmeye Ersu Pekin katılamamıştı.

Bülent Aksoy. Musıki geçmişinizden önce şunu sormam lazım: bu program bir radyo anıları programı. İlk defa radyoyu ne zaman, kaç yaşında dinlediniz?

Mustafa Sağyaşar. Sekiz yaşındayken tanıştım radyoyla. O zaman Adana’daydık. Ben Adanalıyım.

BA. Siz sekiz yaşındayken yıl kaçtı?

MS.1940 yılında .

BA. 1932 doğumlusunuz, değil mi?

MS. 1932, 25 Aralık. O yıllarda mahallelerde hangi evlerde radyo olduğu antenlerden belli olurdu. “Aa bakın, şu evde radyo var” denirdi antenlere bakıp. Tabii, lambalı radyolardı bunlar. Lambalı radyonun hâtıralarımda özel bir yeri vardır. Ben radyoyla evimize daha radyo vericisi girmeden tanışmıştım. Bizim bir bağımız vardı. Bağda komşumuz hem su çeken, hem de cereyan üreten pervaneli bir nesne koymuştu bağa. Nurettin Artam’ın “Radyo Gazetesi”ni programını dinlerdi büyüklerimiz yemeklerden sonra; radyo başında toplanılırdı hep. O zaman ben altı yedi yaşındaydım. Ama radyo evimize girdiğinde sekiz yaşıma girmiştim.

BA. Tabii bu, Ankara Radyosuydu. Istanbul’ u henüz dinleyemiyordunuz.

MS.Tabii tabii, sadece Ankara Radyosu.

BA. Parazitsiz gürültüsüz dinlenebiliyor muydu Adana’dan?

MS. Dinleniyordu. Parazitsiz, çok temiz bir şekilde dinlenebiliyordu.

BA. O yıllarda hangi sanatkârlar ilginizi çekiyordu?

MS. O zaman Münir Nurettin Selçuk, Mustafa Çağlar, Necmi Rıza Ahıskan, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, daha sonraki yıllarda Perihan Altındağ… Daha çok onları dinliyor, seviyordum. Sonra, Radife Erten, Melahat Pars.

BA. Bunlar hep solistler. Koro, fasıl da dinliyor muydunuz?

MS. Tabii tabii. Çok güzel yayınlar olurdu. Günlük hayatta radyonun çok büyük bir önemi vardı. Haber saatleri çok önemliydi. Harp yılları öncesi… Sonra İkinci Cihan Harbi başlamıştı, o yıllarda savaş en önemli konuydu tabii. Çocuk olduğum için radyonun verdiği her şeyle ilgilenemesem de, radyonun nimetlerini o zamandan beri bilirim. Demin adlarını andığım solistler ben sekiz yaşındayken pek ilgimi çekmiyordu. On dört, on beş yaşlarında dinlemeye başlamıştım. İşte o yaşlardayken musıkiyle uzaktan da olsa bir aşinalığım olmuştu. O solistlerin programlarını, çıkan plaklarını takip eder, dinlerdim.

BA. İçinizde musıkişinas olma hevesi uyandırdı mı onlar?

MS. Aslında şöyle oldu… Üç yıl önce kaybettiğim ağabeyim Hasan Sağyaşar bizim evde Türk müziği şarkıları söylerdi. Ben ondan etkilendim, hem de çok etkilendim. Babam Vanlıydı.Çok sevdiği bir türkü vardı, “Kevengin yollarında” diye, o türküyü söylerdi. Onu hatırlarım, Annem de, hiç unutmam, “Kederden mi neden bilmem sararmış reng-i ruhsârın” şarkısını mırıldanırdı.

Siz bu şarkıyı sık sık söylersiniz…

MS. “Karam”dan da önce, benim ilk meşhur ettiğim şarkıdır bu. Bu şarkıyı söyleyen annemin sesi kulaklarımdadır. O şarkıyı sonradan aradım, buldum, bilenlerden dinledim, notasını, aranağmesini yazdım, Ankara Radyosuna o notayı ilk defa getiren yine benim. Sahnede de okumaya başladım. Daha sonraki yıllarda, 1960’lı yıllarda, Ankara’da Göl Gazinosunda meşhur ettiğim ilk şarkı da bu şarkıdır.

BA. Biz yine Adana’ya dönelim. Musıkiyle nasıl uğraşmaya başladınız?

MS. On üç, on dört yaşlarımdayken ağabeyimden dinlediğim parçaları söylemeye başlamıştım. O söylerken ben de söylerdim. Bu durum ailemin dikkatini çekti. Aile toplantılarında babam, hadi oğlum, bir şarkı söyle derdi. Akrabalarımız, dostlarımız da aynı istekte bulunurlardı. Bende demek ki bir şey var ki, üzerime düşüyorlar derdim. Adana’da Görsev Kardeşler diye mağaza vardı, büyük saatin yanında, plak, parfümeri, bijuteri falan satıyorlardı. Ortaokulun sonlarına doğru, o mağazanın sahipleri de benim merakımı anlamışlardı. Bizim bir grubumuz vardı, on beş, on altı yaşındaki delikanlılar grubu. Yeni bir plak çıktı mı, plakçı biz oradan geçerken seslenirdi bize. Ekipten herhangi birimize söylese ötekilerin hemen haberi olurdu. Giderdik oraya, Münir Nurettin’in bir plağı gelmiş, Müzeyyen Senar’ın, Lütfi Güneri’nin, Ahmet Üstün’ün, Perihan Altındağ’ın, Safiye Ayla’nın plakları gelmiş… Hepsini dinletirdi bize, o 78 devirli, kırılan, taş plakları.

Sonunda, bizim aile çevresi ile yakın dostlarımızın toplantıları on beş günde bir tekrarlanan düzenli toplantılar haline geldi. O günlerde çok güzel komşuluk ilişkileri vardı, komşular birbirlerini akraba gibi severdi, sıcak dostluklar kurulurdu, hep içli dışlıydık. İşte bu toplantılarda şarkılar söylerdik. Hattâ on beş gün sonraki toplantı için, bize yeni bir şarkı hazırla derlerdi bana. Beni hep böyle teşvik ederlerdi. Benim de tenor sesine yakın bir sesim olduğu için, daha çok Münir Nurettin, Lütfi Güneri, Ahmet Üstün’ün parçalarını okurdum. Ama başka sanatçıları da dinlememezlik etmezdim hiçbir zaman. İşte böyle böyle 1947 yılına geldik, on beş yaşındayım, etraftan, sen bu safhaya geldin madem, git musıki derneğine gir demeye başladılar. Böylece Adana Halkevi Müzik Derneğine kaydoldum. Babam karşı çıkmıştı derneğe girmeme. Gizli gizli giderdim oraya. Annem kapıyı açık tutardı yahut anahtarı gizli bir yere bırakırdı, ya da bahçe duvarından atlayarak içeri girerdim dönüşte. Bu yüzden, derneğin çalışmalarına katılmakta geç kalırdım çoğu zaman. Çok güzel bir topluluk vardı dernekte.

BA. Kim yönetiyordu topluluğu?

MS. Galip Ongün adlı, keman çalan bir arkadaşımız vardı. Ali Bakır, klarnet, Mahmut ağabey ud çalardı.

BA. Bunlar Adana’nın çalgıcıları, değil mi?

MS. Adana’nın tabii. Arkadaşların isimleri hatırımda: İzzet Uçak, Özer, âmâbir kız arkadaşımız vardı Ayhan adlı. Çok güzel sesliydi. Bunlardan kuruluydu topluluk. Başladık çalışmaya. Pazar günleri halkevi binasından –şimdi belediye binasıdır, hoparlörleri vardı–radyo gibi, sokaktaki halka canlı yayınla müzik dinletirdik. Fasıl okurduk.

BA. Çok hoş. Hakikaten radyo gibi.

MS. Tabii, çok güzel bir şeydi. Komşu illere, Mersin’e konsere gitmiştik. 1948 yahut 1949 senesinde, Mersin Halkevi’nin açılışı mı ne olmuştu, oraya gittik. Fasıl şarkıları okurduk, sıramız gelince de solo şarkılar. Osman Nihat Akın’ın “Göze mi geldim sen mi unuttun” diye başlayan nihavend şarkısını, bir de Münir Nurettin Selçuk’un “Dumanlı başları göklere ermiş yedi renk üstüne hareli dağlar” diye başlayan, serbest bölümleri olan hüseynî şarkısını okumuştum, zor bir parçaydı benim için o zaman. Ama benim kulağım çok iyidir, çok iyi ezbere alırdım. Hiç unutmam, yerel bir gazete, Mustafa Sağyaşar diye bir genç okuduğu çok güzel şarkılarla Münir Nurettin’i aratmadı diye yazmıştı. Benim için çok önemli bir teşvik olmuştu bu. Hakikaten, insanın mesleğin başındayken böyle özlü teşvikler görmesi çok yararlı oluyor. Münir Nurettin’in kopyası gibi olmuştum. Sanat taklitle başlar derler. Haliyle önümde bir örnek, güzel bir örnek vardı. Ben onun kendine özgü hıçkırıklı gibi okuduğu parçaları da dahil, bütün şarkılarını taklit ederdim.

Bir anımı anlatacağım. Tekin adında bir arkadaşım vardı. Bir yaz günü Adana’da bağımızda, kayısı ağacının altına oturduk, gramofon getirmişti; bir de plak: Münir Nurettin’in okuduğu Şevki Bey’in uşşak şarkısı, “Esir-i zülfünüm ey yüzü mâhım”. Otuz üç defa dinlemiştik üst üste!

BA. Üst üste! İnanılmaz bir şey!

MS. Üst üste otuz üç defa. Musıki aşkım belki de bu şarkıyla başlamıştı.

Plak eskimişti. İğne iyice aşındırmıştı plağı. Ama benim için çok güzel bir anıdır. İki kuplesi de hafızamdadır. Çok sevdiğim bir şarkıdır. İşte musıki hayatım böyle başladı. Musıkiyi bu kadar çok sevdiğim, bu sanatla bu kadar hemhal olduğum halde, radyoya girişim bir tesadüf eseridir.

1948’de (yahut 1949’da) Ankara’ya geldim, on altı yaşındaydım. Biraz rahatsızdım, rapor almıştım. Lisedeki derslere girmiyordum. Radyoya girmek hevesiyle gelmiştim Ankara’ya, ağabeyimlerimin yanında kalıyorum. Dediler ki, şu sırada hem imtihan yok, hem imtihan açılmış olsa bile giremezsin sen, yaşın müsait değil. İki ay kaldım Ankara’da. Bu süre içinde halk müziği çalışmalarına katıldım Ankara Halkevinde. Ferruh Arsunar isimli bir şef vardı, çok iyi bir folklorcuydu. Nida Tüfekçi ile orada tanıştım. Orhan Subay vardı, Orhan Dağlı vardı, onlarla da tanıştım. “Varın da söyleyin Mahmuduma” türküsü vardır. Dörtlü okunuşunda Mahmut rolünü bana verirdi Ferruh Arsunar. Annem rolünü Neşe Karaböcek’in annesi, babam rolünü onun babası, benim nişanlım rolünü de Ayten isimli bir kız canlandırırdı. İki ay kadar orada folklor çalışmalarıyla halk müziğinden esintiler kaptım, yeni şeyler öğrendim.

Sonra Adana’ya döndüm. Tesadüf bu ya, bir akrabamız, Mahmut İncirli, benim için son derecede önemli bir insandır. Bana bir gün radyonun imtihan açtığını söyledi. Verdiği haber doğruydu, radyoda akşam haberlerinden sonra duyurulmuştu. Mektupla hemen başvurdum. Bir hafta sonra cevap geldi. “Adaylığınız kabul edilmiştir. Sıra numaranız şudur…” deniyordu. Geldim Ankara’ya. 1950 yazıydı.

Babam karşıydı bu işe. “Aile şerefimizi şarkıcılıkla zedeleyeceksin” filan dedi. Halbuki eğlenmeyi seven, zevk sahibi bir adamdı. O zamanın anlayışı işte, şarkıcılık, çalgıcılık diye düşünülür. Bana bir miktar yolluk verdi babam. İmtihanı kazanırsan Allah selamet versin, kazanamazsan buraya dönüş yok sana. Ama ağabeyim beni kenara çekti, “Mustafa,” dedi, “gücüm yettiğince destek olurum sana, hiç üzülme sen.”

Geldim Ankara’ya. İmtihan günü geldi çattı. İmtihana giren arkadaşlar değişik şehirlerden, Istanbul’dan, İzmir’den, Antakya’dan, Ankara’dan, Tokat’tan toplam iki yüz doksan kişi. Sadece on dört kişi alınacaktı; on bir kişi Türk müziğine, üç kişi halk müziğine.

Heyecanlıyım tabii. Ama bir ön hazırlığım olduğu için kendime güveniyorum da. Bir şarkı okumamı istediler imtihanda. Lem’î Atlı’nın sultânîyegâh makamındaki “Andıkça geçen günleri hasretle derinden” diye başlayan o çok güzel şarkısını okudum. Jüri çok kalabalık. Mesut Cemil, Ruşen Ferit Kam, Cevdet Kozanoğlu, Cevdet Çağla, Vecihe Daryal, Refik Ahmet Sevengil, Suphi Ziya Özbekkan, Fahri Kopuz, Nurullah Taşkıran, Muzaffer Sarısözen, tanımadığım birkaç kişi daha. On kişilik bir heyetti. “Yerinden” akortla okudum şarkıyı, tenor sesli olduğum için. “Tamam,” dediler. Amatör bir yarışma çünkü, nota falan sormuyorlar, sadece sese bakıyorlardı.

BA. Nazariyat bilgileri filan da sormuyorlar…

MS. Hayır hayır. Yetiştirmek üzere alıyorlar. Bir şarkı okudum, çıktım. Dışarıda herkes birbirine soruyor, “Bir şarkı mı okudun, bana iki şarkı, bana üç şarkı okuttular…” gibi şeyler söyleniyor. Ayaküstü değerlendirmeler.

BA. İki yüz doksan kişinin imtihanı ne kadar sürdü, bir günde bitti mi?

MS. Dört gün sürdü!

BA. Çok uzun, çok! Çok yorucu…

MS.İmtihan tamamlanınca, bir liste astılar. Kazananlar şu tarihte ikinci imtihana girecekler deniyordu. Haydaa! İş ikinci haftaya taştı. Bir baktık, ilk elemeyi geçenler yüz on kişi kadardı. İmtihanın ikinci aşamasını bekledik. İkincide de Hacı Arif Bey’in rast şarkısını okudum, “Vuslatından gayri el çektim yeter ey bî-vefâ” diye başlayan. Yine “tamam” dediler. Yine liste asılacak. Kazananlar öbür hafta yeniden imtihana girecekler. Üçüncü haftaya kaldı iş. Neyse o imtihana da girdik. Yine büyük bir jüri var.

Hiç unutamadığım bir anıdır, Mesut Cemil stüdyoya girer girmez dedi ki, “Evladım, birinci imtihanda okuduğun şarkıyı şimdi konser verir gibi okuyacaksın.” Biraz afalladım o anda. Aynı şarkı doğrusu bir avantajdı benim için. Sonradan anlıyorum, o zaman mim koymuş benim okuyuşuma. “Andıkça geçen günleri hasretle derinden”i konser verir gibi okudum. Asılacak listede kazananlar belli olacak dediler. İkinci listede kırk dört kişi kalmıştık. Üçüncüye bu kırk kişi girecek, bunlardan on dördü alınacaktı. Uzatmayalım, son imtihanı da baş sıralarda iyi dereceyle kazanmıştım. Sonra, şimdi gidin, on beş gün sonra gelin dediler. Gerekli giriş evrakını da getirin. Tabii, büyük bir sevinç duymuştum.

Eve dönünce, baktım babam yine de buruk. Kazandığım için eve dönmeye hakkım vardı; kazanmasam eve dönemeyecektim. Bir şenlik havası esti evde, çok duygulu anlar yaşadık. Temmuz ayının sonlarına doğru, stajyer olarak başladım.

BA. Stajyerlere para ödeniyor muydu?

MS. 109 lira net maaş geçiyordu elime.

BA. 109 lira ne ifade ediyordu 1950’de?

MS. Şöyle: Abdullah Özman’la ikimiz Sıhhiye’de bir ailenin yanında 25 liraya bir oda tutmuştuk. Bir oda, içinde hiçbir şey, sadece lavabosu, tuvaleti var, banyosu yok. Paramızın geri kalanı… Ulus’ta Hayri Bey’in ikinci sınıf lokantasında yemek yerdik, ucuz bir lokantaydı, ama çok temiz, çok da lezzetliydi yemekleri, aylık kupon verirdi. Ayda kırk elli lira da o tutardı.

BA. Elinize hâlâ bir miktar para kalıyor. Demek ki 109 lirayla geçinebiliyordunuz. Ek gelire ihtiyaç duymadan?

MS. Mükemmelen!

BA. Staj dönemine geçelim. O dönemde konservatuvar yok, Ankara Radyosu bir okuldu, kendi elemanını kendisi yetiştiriyor. Tabii, bir öğretim kadrosu var. Bu öğretim kadrosunda kimler yer alıyordu? Ne çeşit dersler veriliyordu? Bunlardan ne şekilde faydalandınız, nasıl yetiştiniz?

MS. Şimdi evvela şunu söyleyeyim: okuldu demek biraz eksik olur. Tam kapasiteli bir okuldu! Bugünkü konservatuvarı aratmayacak, hattâ daha üstün değerleri olan bir kurum. Çünkü öğrenilen bilgilerin bir uygulaması da vardı burada. Hem nazari ders alıyorsunuz, hem de uygulamaya giriyorsunuz. Çok etkili bir eğitim dönemiydi.

Hocalarımıza gelince, Tarihî Türk Musıkisi Korosunun programlarını Mesut Cemil hem sunar, hem yönetirdi. Ama onun yönettiği programların bir hazırlığı vardı. Mesut Cemil müdürdü. Onun programlarını Radife Erten hazırlardı; Muzaffer Birtan ona ud çalarak yardım ederdi. Bir ders gibiydi bu. O sırada bütün kadro, stajyerler, ses sanatçıları, herkes, hepimiz bu hazırlığa katılırdık. Otuz kişiyi bulurduk. Sadi Hoşses, Muzaffer İlkar, Cevriye Ceyhun, Nevin Demirdöğen, Semahat Özdenses, Müzehher Güyer, Ekrem Güyer, Saime Sinan…

BA. Bu saydığınız kişilerin hepsi deyince hem stajyerler, hem de programın asıl kadrosundaki icracılar akla geliyor. Hepsi mi katılıyordu?

MS. Hepsi… İnanın, çok büyük bir kadroydu. Adlarını şimdi sayamadığım daha birçok arkadaşımız vardı.

BA. Peki burada ne öğrendiniz? Asıl önemli olan o.

MS. Biz orada canlı yayına girecek eserleri meşk ederdik. Kulağımız dolardı. Canlı yayınlarda biz, yani ikinci plandaki stajyerler okumazdık, ama bildiğimiz bölümleri çok hafif değerde, yani çok hafif bir sesle okurduk. Mesut Cemil “Bizim kuşların sesi geliyor” diye takılırdı. Asıl yük öbür arkadaşların sırtındaydı. Biz ikinci planda stajyerler olarak bildiklerimizi yavaş yavaş okurduk.

BA. Siz Adana’da Şevki Bey’in şarkılarını, Münir Nurettin’in plaklarını dinliyordunuz, bunlar daha çok şarkı türünde eserler. Ama Mesut Cemil’in korosuna gelince, murabba bestelerle, ağır semailerle tanışmaya başladınız…

MS. Evet, tamamıyla farklı bir şeydi bu. Yani yabancı bir lisanla tanışmış gibiydik, güfteler hep Farsça, Arapça, eski Türkçe. Daha önce hiç okumadığımız türde eserler. Birinci besteler, ikinci besteler, kârlar, kâr-ı nâtıklar… Bunlar birdenbire çok değişik bir sayfa açtı önüme. Ama Mesut Cemil bu eserleri bize sevdirmeyi başardı; hem de çok kısa bir zamanda. Biz de bu eserlerin zevkine ermeye başladık.

Yalnız şu vardı: bu çalışmalarda eserler bir iki defa okunup geçiliyordu. Bizden büyükler, bunları önceden biliyordu. Esas programı onlar götürüyor, çünkü canlı yayında okuyorlar. Bu yüzden, bu eserleri bize de öğretme safhasına geçmezlerdi. Ben orada kendi kendime bir hamlede bulundum. Dedim ki, bu gibi eserler bir iki defa dinlemekle öğrenilemez. En iyisi, nota bilgisini kuvvetlendirmek dedim. Bu eserleri notadan takip etmeye başladım. Bir dörtlük, iki dörtlük, sekizlik, onaltılık, otuz ikilik notalar var. Büyük değerlerdeki notaları takip edebiliyordum onlar okudukça. Ama küçük değerlere geldiği zaman okuyamıyordum, yetişemiyordum. O kısımları atlıyor, sonra onları bir yerde tekrar yakalıyordum. Okuyabildiğim kadar… Ama böyle böyle didişirken zamanla iş öyle bir hale geldi ki, hızlanıverdim. Notayı nasıl öğrendiğimi ben de anlayamadım. Altı ay sonra gösterdiğim ilerleme karşısında şaşırmıştı arkadaşlarım. Lisede müzik dersinde ve müzik derneklerinde notayla sadece tanışılır, ama nota öğretmezler. Derneklerde şarkıların notaları getirilir, saz çalanlar notaya bakıp çalar, nota bilenler de okurlar.

BA. Notayı Ankara Radyosunda öğrendiniz demek ki.

MS. Evet. Ankara Radyosunda öğrendim.

BA. Anlattığınızdan şunu anladım: siz notayı hem de büyük formlu eserler üzerinde öğrenmişsiniz.

MS. Büyük formlu eserler üzerinde evvela kıraatı öğrendim, yani değerleriyle okumayı. Eserler okunurken ses veriliyor ya, sesleri de öyle uydurarak öğrendim.

BA. Herhalde büyük usûlleri de böyle öğrendiniz.

MS. Tabii tabii, hepsi böyle. Nazariyat faslı başlamıştı bir süre sonra. Nazariyat dersine Halil Aksoy, solfej ve nota dersine Halil Bedii Yönetken gelirdi. Fasıl heyeti çalışmalarını Fahri Kopuz idare ederdi. Günlük bir iki şarkılık meşklere Sıdıka Çandarlı girerdi. Yine bütün kadro çalışırdık; yalnız stajyerlere özgü bir şey değildi bu. Tam kadroyla çalışırdık.

BA. Sabah erkenden başlıyordunuz çalışmaya, değil mi?

MS. Sabah 9’da stüdyoda olacaktınız.

Akşama kadar sürüyor muydu çalışmalar?

MS. Öğleden sonra saat üç buçuğa kadar çalışmalar, dersler sürer; ondan sonra da akşam yayınları başlatılırdı. Sololar akşam saat 5’ten sonra yayımlanırdı.

BA. Gününüz radyoda geçiyor…

MS. EvetToplu programlar, fasıldı, koroydu, bunlar daha geç saatlere konurdu. Gece 23’e doğru çıkardık radyodan. Çok iyi hatırlarım, sabah 8:30’da gelip gece 23’te çıktığımız günleri. Çoğu zaman böyle olurdu. Nurullah Taşkıran şan dersine gelirdi.

BA. Diksiyon üzerinde durulur muydu?

MS. Diksiyon konusu da derslerimizin konuları arasındaydı. Daha çok Refik Ahmet Sevengil ile Rıza Polat Akkoyunlu edebiyat dersine gelirlerdi. Hem musıki edebiyatı, hem doğrudan doğruya asıl edebiyat. Sonra güftelerin çevirisine de yer verilirdi; Farsça, Arapça kelimelerin anlamları öğretilirdi. Özellikle okuduğumuz eserlerin güftelerinin çevirisine de önem verilirdi Mesut Cemil’in çalışmalarında. O, Istanbul’a gittikten sonra radyo müdürü olan Ruşen Ferit Kam da koro programlarını aynı tarzda sunmaya başlamıştı. Ruşen Kam koroyu yönetirken hem eseri güftesiyle birlikte sunar, hem de bugünün diliyle açıklardı. Biz oradan da bir şeyler kapardık. O koronun yayınları ders değildi, ama oradan da öğrenirdik. Başka derslerde de bunlar üzerinde durulurdu, hepsi birleşince güftelerin anlamını çıkarmaya başlardık.

BA. Nurullah Taşkıran’ın dersleri üzerinde biraz daha durabilir misiniz? Mesela insan sesinin nasıl kullanılacağı…

MS. Diyaframı çalıştırmayı, nefes almayı, özellikle sesin entonasyonunu iyi kullanmayı, uzatmalarda sesin nasıl sağlam çıkarılacağını öğretirdi. Biz onun derslerine uzun zaman girmedik, bizim stajyerliğimizden sonraydı, sonra da o vefat etmişti. Saadet İkesus gelmişti radyoya.

Bütün hocalarımız sevgiyle yaklaşırdı bize. Mesela Nurullah Taşkıran “tenor”un “tenör” diye telaffuz edilmesine kızardı. Biz onu kızdırmak için mahsus “tenör” derdik. “Hay dilini eşek arısı soksun!” derdi. Suphi Özbekkan hocamız kendi eserlerini geçerken Sevim Tanürek fıkralar anlatır, “Hocam, hava çok güzel, bu ilkbahar günü Gençlik Parkına gidelim, bize çay ısmarlayın, oturup sohbet edelim,” der, o da “peki” deyince çıkar, topluca Gençlik Parkına giderdik. Radyoda en disiplinli hoca hiç şüphesiz müzik yayınları şefi Cevdet Kozanoğlu’ydu.

Cevdet Kozanoğlu çok disiplinli, iyi bir yöneticiydi. Baba adamdı, sevecen adamdı. Hem sanatkâr, hem zanaatkârdı. Zanaatkârlık derken saz imal ettiğini kastediyorum. Hafif göbekli bir insandı. Bu yüzden kendine göre bir ud yapmıştı. Udların arkası ovaldir. Ama yaptığı udun arkası kesik, düz, on santim kadar kalınlığındaydı, kendisi için yapmıştı. Sazını kucağına aldığı zaman iki bombe bir araya gelmiyordu, yani hem göbeği hem udun sırtı. Udun sırtından kurtuluyordu yani. O uddan çok güzel ses çıkarıyordu.

BA. O da derslerinize hoca olarak giriyor muydu?

MS. Hoca olarak girmezdi, hayır.

BA. Ama sık sık görürdünüz kendisini değil mi?

MS. Her gün. O kadar disiplinliydi ki… Mesela bazen resepsiyonlar verilirdi, gecenin ikisine kadar yer içerdik orada, sabahleyin biraz mayışmış bir halde, geç gelirdik radyoya, ama o tam vaktinde gelir, mesaisine başlardı. Radyoda hocanın kapısının önünden geçerken, o, gözlüğünü çıkarmadan, yana bile bakmadan, oradan kimin geçtiğini görür, “Gel bakalım Mustafa, gel bakalım Abdullah! Gelin neredesiniz! Bakın saat kaç olmuş, imzalarınızı atmadınız! Sizi cezalandıracağım!” derdi. Akşamleyin resepsiyonda olduğumuzu söylerdik. “Aynı yerde ben de vardım, hattâ ben sizden sonra ayrıldım. Ama bak, görevimin başındayım!’ der, söyleyecek laf bırakmazdı bize. Ama tatlı bir otoritesi vardı. Hiçbir zaman ağır söz söylemez, kalp kırmazdı. Biz de onun otoritesini sarsmadık. Hep o otoriteye uymak mecburiyetini hissettik. İdareciliğinde hiçbir zaafını da görmedik.

BA. Halil Aksoy da hocanızdı.

MS. Halil Aksoy genç hocalarımızdan biriydi. Nazariyat dersini o verirdi. O zaman Behiye Aksoy’la [o sırada Behiye Tetiker] yeni nişanlanmışlardı. Evlendikten sonra da nazariyat derslerine devam etti. Böyle çalışmalarımız oldu. Çok yüklü çalışmalardı.

BA. Makam, usûl bilgilerini en çok ondan mı öğrendiniz?

MS. Makamları, usûlleri ondan öğrendik, evet.

BA. Tabii, bir de uygulamayla öğrendiniz.

MS. ElbetteUsûlleri her hoca dersin daha başında öğretirdi zaten. Meşk hocaları da öğretirdi.

BA. Radife Erten de meşk hocanızdı değil mi?

MS. Radife Erten, tabii. O çok değerli bir insandı.

BA. Onun usûl bilgisinin çok iyi olduğunu anlatırlar.

MS. Her şeyiyle çok kuvvetli, çok yönlü bir sanatçıydı. Afife Ediboğlu ablamızı, Melahat ablamızı [Pars] hiç unutamayız. Biz yeniler olarak onlardan çok sıcak ilgi gördük. Aynı şekilde, Ekrem Güyer, Müzehher Güyer, Sadi Hoşses…

Sizin bir önceki kuşakla aranız iyiydi değil mi?

MS. Aramız çok iyiydi. Bize karşı çok mesafeli değillerdi. Bizden önceki kuşakla aramızda arkadaşlık vardı. Bizden önceki grupta, 1947-1948 senelerinde Berrin Erbay, Behiye Aksoy, Mefharet Atalay vardı. Onlardan önce Saime Sinan, Ahmet Üstün kuşağı var. Muzaffer İlkar, Müzehher Güyer, Ekrem Güyer onlardan da önce. Sonra, Cevriye Ceyhun, Nevin Demirdöğen… Ama çok iyi bir kucaklaşma olmuştu. Hepsi bize çok yakınlık gösterdi. Bilhassa Radife Erten hocanın, Melahat Pars ablamın, Afife Ediboğlu’nun gösterdikleri yakınlığı hiçbir zaman unutamam.

BA. Bütün bu hocaların derslerinden sonra şöyle bir gün gelmiş olmalı: “Ben artık yetiştim.” Bunu söyleyebilmek için ne kadar zaman geçti?

MS. Üç sene geçti. Ama bizim söylememizle olacak bir şey değildi bu. Üç sene sonra imtihan edilecektik zaten. Bu imtihanda kazananlar devam edecek, kazanamayanlar gönderilecekti. Fakat kazanamayan arkadaşlarımızı da mağdur etmedi radyo. “Kaşeli” olarak programlara kabul ettiler. Biz kadroluyu kazandık. O imtihanda yine o büyük jüri vardı. Ama yeni üyeler de vardı, mesela Münir Nurettin vardı, bütün soruları o sordu bana. Sonunda, “Çok iyisin evladım,” dedi. Ondan sonra kimse bir şey sormadı bana.

BA. Şarkı söyletmekle yetinmediler herhalde. Makam, usûl bilgilerinizi yokladılar.

MS. Şarkı söyletmek değil. Ben bu imtihana on dört büyük usûlde eser hazırlamıştım. Besteler, semailer hazırlamıştım. Öyle titizce çalışıyordum, gece 2’lere kadar nazariyatla uğraşıyordum. Arkadaşlar bana deli gözüyle bakıyorlardı. Nota okuyorum, nota yazıyorum. Böyle…

Şu makamı tarif et diyorlar mıydı?

MS. Tabii tabii. Tarif etmemi istiyorlardı.

BA. Yani uygulamalı bir imtihandı bu.

MS. Uygulamalı tabii. Çok zordu bu imtihanlar. Bana yalnız ağır semaiyi sordular, aksak semaiyi sordular. Bunun üzerine, “Efendim, ben büyük usûlleri de hazırlamıştım,” dedim. “Yok, oğlum yok, bu kadarı yeter,” dediler. O imtihandan sonra “üstün başarısına binaen” diyerek beni dört derece terfi ettirdiler. Ondan sonra “sanatçı” kadrosuna girdim. Bir kez sanatçı kadrosuna girince imtihanlar bitmiyordu. Her iki senede bir imtihan… Bizim devredeki kadar hiçbir devre imtihan görmemiştir. En sonunda “birinci sanatçı” unvanını aldım.

BA. Üç yıl staj gördükten sonra bir imtihana daha girdiğiniz, başarılı da oldunuz. Peki, o imtihanı başardıktan sonra kendinizi artık yetişmiş hissediyor muydunuz? Tabii, hocalarınız değerlendiriyordu bunu, ama sizin kendi kendinizi değerlendirişiniz nasıldı?

MS. İmtihandan sonra içimde şüphe kalmamıştı artık. Demek ki yolum açık, bu yolda gideceğim dedim. Ama imtihandan önce büyük bir kaos içindeydim doğrusu. Çünkü kazanamazsam bitecek bu iş. Ne yapacağım, ne edeceğim? Bundan sonra tahsilim ne olacak, neyle meşgul olacağım endişesi içindeydim. O imtihanın neticesi yolumu açtı. Musıki hayatım aslında ondan sonra başladı. Araştırmacı ruhum da ortaya çıktı. Şunu demek istiyorum: ben sadece bize orada öğretilen, geçilen eserlerle yetinmeyip radyo kütüphanesinde çalışırdım; arardım, tarardım, bazı eserleri çıkarır, tekrar gözden geçirirdim. Nota okuyordum ya artık, güzel de okuyor, kendime yetiyordum, kimseye ihtiyacım yoktu.

BA. İcra edilmeyen eserler miydi aradıklarınız?

MS. Evet. Radyoda okunmamış yahut çok az okunmuş olanları, radyoya mal olmayan, eski ve yeni eserleri deşifre ediyorum.

BA. Birkaç örnek verir misiniz?

MS. Mesela İsmail Hakkı Bey’in “Gülşende yine âh u enîn eyledi bülbül” diye başlayan rast yürük semaisini ben yazmıştım. Radyoda okunmuyordu bu eser. O dönemde radyoda ben okudum. Vedia Tunççekiç’in bir derneği vardı, Vedia Hanım, “Mustafa, gel bu güzel eseri bizim arkadaşlara geç,” demişti. Yürük semaiyi ben öğretmiştim oradaki arkadaşlara. Ben eşim Gülten Sağyaşar’ı da 1950’de o dernekte tanımıştım. 1954’te de evlenmiştik.

BA. Peki, bu eser radyo kütüphanesinde yok muydu?

MS. Radyoda yoktu. Açıkça söyleyeyim, ben buldum, dinledim, yazdım. Hattâ Cüneyd Orhon’la görüştük. Cüneyd Orhon, “Mustafacığım sana bunun orijinal notasını getireyim de karşılaştıralım,” demişti. Getirdi. Çok iyi, çok güzel dedi.

BA. Uyuyor mu birbirine?

MS. Tabii. Çok güzel yazmışsın dedi. “Kederden mi neden bilmem”i de bulup ortaya çıkardığımı söylemiştim. Mesela “Yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken”. Bu şarkıyı hem radyoda, hem sahnede okudum. Bunlar gibi daha birçok eseri tanıttım.

Araştırmacı ruhu var bende. Bir sanatçı arkadaşımız bazı şarkılar okurdu, notasını isterdik. Hayır, vermem derdi. Kütüphanede de yok. Ne olacak? Ben onun notasını yazar, okur, hattâ çoğaltır, kütüphaneye koyardım.

BA. Dinleyip de mi yazardınız?

MS. Tabii, herkes okusun diye yazardım. Şapografla çoğaltırdık.

BA. İlle bende bulunsun demiyordunuz.

MS. Hiçbir zaman. Tam tersine. Bende olanı arkadaşlarıma hâlâ veririm, bilsinler, öğrensinler, okusunlar diye. İşte böyle iddialı, inatçı bir ruh yapısındaydım, ama kırıcı değilim. Kendimi bu işe adamışımdır.

BA. Ben Fahri Kopuz’un Ankara Radyosundaki fasıllarına yetişemedim. Ondan sonraki fasılcılar arasında İbrahim Tuğberk vardı. Onun fasıllarını dinledim.

MS. İbrahim Tuğberk öldükten sonra bana teklif ettiler. Ben çok meşguldüm o zaman, İzmir’de, Adana’da, Istanbul’da, her tarafa gidip geliyorum, her biri onar günlük çalışmalardı. Kabul etmedim, şef olmak gibi bir niyetim yoktu.

BA. Tuğberk’ten sonra Nuri Şenneyli’yi getirdiler fasıl heyetinin başına.

Evet, Nuri Şenneyli yönetti ondan sonra. Ben 1972’de kendi isteğimle Istanbul’a geldim.

BA. Istanbul’a gelmeden önce, Fahri Kopuz’un fasıllarından bahsetseniz biraz.

MS. 1952’den itibaren onun yönettiği fasıllara katıldım. Fahri Kopuz beni stajyerlerden kurulu sekiz on kişilik fasıl heyetine aldığı zaman, kadroda Melahat Pars, Ekrem Güyer, Müzehher Güyer, Sabite Tur, Muzaffer Birtan vardı, sonradan Mualla Mukadder de bu heyete katıldı.

Erkekler daha çoktu. Bedia Yaltırak, bir de İsmet Uğurlu Çeviker vardı kadınlardan. Erkek sesi ondan sonra arttı. Fahri Kopuz provalardan önce şarkılar kulağımıza girsin diye eserleri uduyla meşk ederdi.

Ben işte o çalışmalardan birinde, bir iddia üzerine, Fahri Kopuz’un bir şarkısını okudum. Bizler aslında o fasılda ikinci derecedeki muhataplardık. Onun eski talebesi Sevim Tanürek bu çalışmalar sırasında söyledikleriyle hocayı yönlendirirdi. Sevim Tanürek bu şarkıyı biliyoruz, bunu artık meşk etmeyin dediği zaman o şarkıyı atlardık. Bir gün, yeni bestelediği bir kürdilihicazkâr şarkıyı okuyup okuyamayacağımızı sordu. “Sevim, bakalım bunu da biliyor musun?” diye sordu. Sevim, “Hocam bunu nasıl bileyim, bu çok zor,” dedi, “ilk defa duyuyorum.” Fahri Hoca, “Bunu okuyabilene bir dana gözü var!” dedi; 1 lira yani. Ben de böyle fırsat kolluyorum. Ama heyecanlıyım. Kimse ummuyor bunu benden. Hoca da ummuyor. Ama başka arkadaşlarım biliyor benim ne derece iyi yetiştiğimi. Kendimi gösterebileceğim bir fırsat geçti elime diyerek ortaya atılıp “Hocam ben okurum,” dedim. Bunun üzerine, “Yaaa, hadi oku bakalım, ben de çalayım,” dedi. Şarkıyı okumaya başladım, ama heyecanlıyım. Şarkıyı okudum. Meyanda tökezleyeceğime yüzde yüz emindi. Meyanı da atladım geçtim. Bunun üzerine, “Al, sana bir dana gözü, aferin!” dedi. “Hocam, aferin yeter bana, dana gözünü almayayım.” “Hem aferin, hem dana gözü, hak ettin bunu,” dedi. Bunun üzerine beni fasılda “birinci derece”ye aldı. Ölünceye kadar şaka yollu olarak, hocam ben bunu okurum falan dediğim zaman, “yağma yok!” derdi. İnanın, ben olmasam, o ana kadroyla bile faslın provasına başlatmazdı rahmetli.

BA. Birinci dereceyle ikinci dereceyi açıklar mısınız?

MS. Birinci derece şu demek. Biz fasılda okumuyorduk. Bir buçuk sene fasıl okutmadı bize, dinleyin dedi. Ondan sonraki dört çalışmada, hem provasına, hem dersine, hem de yayınına katıldım. Ama okumak için değil, dinlemek için. Dinlemenin çok önemli olduğunu söylerdi.

BA. Dinleyiciyken icracılığa geçtiniz.

MS. Biz dinliyoruz sadece, ama bir yandan da okuyoruz, çoğu zaman büsbütün susturamıyor bizi. Yani geri planda okuyoruz, o usta kadrosunun arkasında geri planda okuyoruz. Ama o günden itibaren beni birinci plana aldı. Düşünün, ana kadro provaya hazır, ama ben yoksam provaya başlamıyorlar.

BA. Okuyucu olarak kaç kişiydiniz?

MS. Sekiz kişi kadardık. Bizim grupla beraber on iki kişi olmuştuk.

BA. Peki serhanendeliği diye bir rol var mıydı orada?

MS. Serhanende diye bir rol yoktu. Serhanendeliği rahmetli Ekrem Güyer yürütürdü zaten.

BA. Def de çalar mıydı?

MS. Hayır, def almazdı eline, def çalan vardı. Başka biri def çalardı. Fahri Kopuz sadece şarkılara girişleri esas tutardı. Bir gençler faslı grubu kurdu. “Giriş”lerden beni sorumlu tuttu. Bu çok önemlidir çünkü. Tereddüt götürmez. Yani usûlün dolduğu, saz bağlantısı olduğu an pat diye esere gireceksiniz. Esere zamanında girdiğiniz an fasıl akıp gider, yoksa aksamalar olur. Girişlerden beni sorumlu tutması hemen ön plana çıkarmıştı beni. Dedim ya ana kadro olsa bile ben provaya girmemişsem provayı başlatmazdı. Allah gani gani rahmet eylesin, beni ikinci kez keşfetmiştir.

BA. Fasıl musıkisini çok iyi bilen bir insandı değil mi Fahri Kopuz?

MS. Çok iyi bilen bir insandı. Övünmek gibi olmasın ama, tevazu da göstermek istemiyorum, ben de çok iyi bilirim faslı.

BA. Hangi akorttan okuyordunuz fasılları?

MS. Ekseriya dört ses aşağıdan.

BA. Biraz pest değil midir fasıl için?

MS: Kadın seslerine uygun olarak okunurdu. Akortta kadın sesi ölçü olarak alınırdı, ama bazı pest makamlarda bir ses aşağıdan okurduk. Meyanı olmayan şarkılarda da bir ses aşağıdan okuduğumuz olurdu.

BA. “Yerinden” okunmuyor muydu hiç?

MS. Yerinden pek okunmazdı. Yerinden okunmazdı, ama oktavlarımız vardı. Bir oktav çıkardık. Tavır olarak…

BA. Daha eski hanendeler yerinden okurlardı değil mi?

MS. Okuyorlardı ama, belli kişiler okuyordu, çünkü bir bariton olan Ekrem Güyer’e yerinden okutamazsınız. Çok sağlam bariton bir sestir. Muzaffer Birtan da iyi bir baritondur. Bu seslere yerinden okutamazsınız.

BA. Demek ki, elemanlara göre değişiyor durum.

MS. Yerinden okumanın zevki bir başkadır. Ama dört ses aşağıdan okuyup da oktavlı okumak da fasla çok büyük renk verir. Ben o oktavlarda çok etkili olurdum.

BA. Ben birçok hanendeye bu konudaki görüşünü sormuşumdur. Derler ki, biz meslek hayatımızın başında yerinden okurduk, sonra bir ses aşağı, sonra iki ses, üç ses, dört ses, gitgide pestleştik, mikrofon sesi tembelleştiriyor. Radyoda da mikrofon önünde okursunuz.

MS. Çok güzel bir noktaya temas ettiniz.

BA. Sizde de böyle bir şey oldu mu?

MS. Bu sorunuza başımdan geçen olayları anlatarak cevap vereceğim. Şimdi anlatacağım olay hem güzel hem de komiktir. On kişi kırk dakikalık “solistler geçidi” programında okuyoruz. Ya dört ses aşağıdan ya da yerinden okunacak. Ben yerinden okuyorum çok kere.

Ama yayında rahmetli Ömer Altuğ da var, Cevdet Kozanoğlu da. Girdik, dakikalar sınırlı, kırk dakikada on kişi okuyacağız. Benden evvel Ekrem Güyer’in hüzzam şarkısını (“Mahzun duruşun âşıka bin lûtfa bedeldir”)  Sevim Tanürek okumuştu. Ondan sonra ben Bimen Şen’in “Bensiz ey gül gülşen-i âlemde meynûş eyleme” güfteli segâh şarkısını okuyacağım. Cevdet Kozanoğlu Ömer Altuğ’a dedi ki: “Hemen,” dedi, “bir dakikada, geçki ile değil, doğrudan doğruya bir segâh göstereceksin, yerinden.” Ben okuyacağım. Zaman yok biraz uzun taksime çünkü. Aslında bir makamdan bir makama geçişte, bırakılan makamdan birkaç ses alınır, geçilecek makama geçkiyle gelinir. Ben daha çok yeniyim, kırkıncı günüm daha…

Program canlı yayın, akşam saat 19:00’a ayarlı, o anda haberler yayına girecek. Program 19:00’a 5 kala bitecek. Benim sıram geldi, bekliyorum. Hüzzamla segâh aynı perde üzerinde, kardeş makamlardır. Dört ses aşağıdan okuyacak olsam, şarkıya girip hemen okuyabilirim, taksime lüzum yok. Ama bu taksim sırf benim şarkıyı yerinden okumam içindi. Ömer Altuğ çok heyecanlı bir insandı, eli ayağı tutuşurdu böyle şeylerde. Taksim etti, bitirdi, fakat yerinden değil dört ses aşağıdan. Ben sesi arıyorum, ama bulamıyorum. Ne yapayım, oktavından girdim. Acemiyim, daha stajyerim. Oktavından girdim, olacak şey değil. Komik bir durum. Herkes heyecan içinde, hiç beklenmedik bir durum. Cevdet Kozanoğlu kalktı, eğilip fısıldayarak, “İn oğlum in, in oğlum in,” diyor bana. Yani esas perdeye in, ama ben o sesi bulamadığım için –pest yok ya bende–, oktavından girdim. Neyse, bu meyana kadar sürdü. Meyanlar daha diktir ya, zemine, nakarata göre, o sesi ben meyanda buldum, dört sesten okumuş oldum böylece. Beni ilk arayan Muzaffer Birtan oldu, telefon etti. “Evladım, geçmiş olsun, çok önemli bir şeydi, fakat ne biçim ses, nasıl kullandın öyle, neyse geçti gitti…” dedi.

Bir de şunu söyleyeyim… Ben yerinden okurum hocam derdim. Tenor sesli olduğum için, muhayyer, kürdilihicazkâr, hüzzam, mahur makamlarını seçerim. Küçük stüdyoda okurum; hocam yayın yerinde yoktur, dinler, gelir tonmayster odasına, “açıl açıl” diye seslenir. Gerisin geri gider, duvara dayanırım. O RCA mikrofonları vardır ya, oraya bağırıyorum ama teknik bilmediğim için bağırıyorum. Bağırmak şarkı söylemek değildir, sonradan öğrendik bunu tabii. Tenor olduğum için, dört ses aşağıdan okuyamayacağıma göre alternatifi de yok. Şimdi her akorttan okuma imkânı var. O yüzden şimdi daha çok tembeller. Ben gençlere tavsiye ediyorum. Yerinden okumak hüner değil, bir ses aşağıdan okuyun, alttan da ses kazanın. Bakın, ben iki, iki buçuk ses kazandım pestten. Ama tiz sesimden de hiçbir şey kaybetmedim.

BA. Evet, bu çok önemli bir nokta. Pestlerde boğulmamak lazım.

MS. Çok önemli! Bakın olmayan sesleri kazandım ben, sesimi buna alıştıra alıştıra korolarda dört ses aşağıdan okudum. Şimdi her akorttan okuma imkânı var. Fakat bu da tembelliğe yol açıyor, ona katılıyorum.

BA. Peki siz bugün hangi akorttan okuyorsunuz?

MS.Ben çoğu zaman bir ses aşağıdan okuyorum radyoda. Bazı eserlerde de yerinden. Radyo mikrofonu yerinden okuyuşu, çok dik sesleri sevmez. Dört ses aşağıdan da okurum. Bir ses aşağıdan da, yerinden de okurum. Ama yerinden de okuyabileceğim eserlerde bir ses aşağıdan okumayı tercih ederim. Radyo mikrofonu tiz sesi sevmiyor çünkü.

BA. Bu çok dikkate değer bir durum, yıllar yılı ses sahanız değişmiyor, aynı kalıyor.

MS. Evet evet. Tiz sesin bir dezavantajı vardır. Yayılımı çok azdır. Çabucak biter yayılım, rezonansı çok azdır. Pest sesler öyle değildir. En uzun ses baritonlarda olur.

BA. Radyo mikrofonu sizi tembelleştirmemiş!

MS. Hayır, beni tembelleştirmedi. Sahne hayatım da olduğu için özel bir gayret gösterdim. Sahne hayatımda üç ses yukarıdan okuduğum parçalar da vardır.

BA. Sahne hayatı dediniz de, bunun için bir parantez açmış olalım. Yine Fahri Kopuz’a dönelim. Çok iyi açıkladınız. Radyo mikrofonundan, sadece oradan okumuş olsaydınız belki de tizlerinizi, pestlerinizi kaybetmemek için özel bir gayret göstermeyecektiniz.

MS. Mutlaka tabii.

BA. Çünkü sahnede bu coşkunluk aranır, o ses rengi aranır, değil mi?

MS. Bu arayışlarla Münir Nurettin taklitçiliğinden de kurtuldum. Eskiden onu çok taklit ettiğimi söylemiştim. Bu defa da Ahmet Üstün’inkine benziyor sesin dediler. Ama ondan da kurtulmayı başardım, kendi sesime, kendi karakterime kavuştum. Bu arayışlarda da işte pest sesleri kazanmayı ihmal etmedim. Tiz sesleri de hiç kaybetmedim.

BA. Bu çok dikkate değer noktayı açıklamış oludunuz. Biz bir kere daha Fahri Kopuz’a dönelim. Bir de şu konuda gözlemleriniz oldu mu? Eski fasılcıların Şerif İçli, Fahri Kopuz gibi üstatların pek çok aranağmesi bildiği söylenir. Fasılda da aranağmesi çok önemlidir. Aranağmeleri zamanla unutuluyor.

MS. Unutulur. Beylik olanlar vardır, yazıya geçmiş başka aranağmeleri de vardır. Ama iyi bir fasıl hanendesi pek çok aranağmesi bilmelidir. Bir bakıma, fasılcılık zaten o saz paylarını iyi bilmek demektir.

BA. Siz iyi bilir misiniz? Bu konuya ilgi gösterir misiniz?

MS. Ben fasılda bütün şarkıların aranağmelerini çok iyi bilirim. Fasıl da yönettim.

BA. Ankara radyosunda mı?

MS. Istanbul Radyosunda. Televizyonda da yönettim. Benim bir özelliğim daha var, sazendelerin de birçoğundan daha çok saz eseri bilirim, bir yığın saz eseri ezberimdedir.

BA. Bütün aranağmelerinin notası yoktur. Bazıları da sadece hafızalardadır. Notası olmadığı halde hafızanızda olan aranağmeleri var mı?

BA. Var tabii.

BA. Bunları yazıyor musunuz?

MS. Fasıllar, bu işi bilenlerce icra ediliyor. Ama gerektiği zaman da biz yardımcı oluyoruz. Fasıl kitapları vardır, zamanında yazılmış, aranağmeleri vardır orada. Bunun ihmal edilmemesi gerekir. Gelgelelim, fasla önem verilmiyor artık. Yirmi, yirmi beş dakikalık fasıl olmaz. Biz televizyonda, radyoda yirmi, yirmi beş dakikalık fasıllar yönettik. Böyle fasıl olmaz.

BA. Eskiden kırk beş dakikaydı.

MS. Bugün fasıl gazinolarda dört beş kişinin bir arada çalıp söylemeleri anlamına gelir oldu. Oysa fasıl kendine has bir programdır; eser seçimiyle, eserlerin birbirine uyumlu olarak dizilişiyle apayrı bir konser şeklidir. Hangi eserlerin okunacağı çok önemlidir. Sololuk şarkıları programa koyduğunuz zaman faslı çökertir, akıcılığını durdurur. Akıcı olması lazım fasıl musıkisinin. Eski fasıl kitaplarından —mesela Udî Arşak’ın fasıl kitaplarından— istifade etmek lazım..

BA. Şerif İçli’nin de var.

MS. EvetŞerif İçli’nin de vardır. Bimen Şen benim iyi tanıdığım bestecilerdendir. Bimen Şen’in şarkıları yüzde yüz fasıl şarkısı olmakla beraber, bunların hepsi solo olarak da okunacak niteliktedir.

Fasıl dediğimiz icra bir takım çalışmasıdır. Şimdi ben fasıl yönetsem o titizliğimi aynen devam ettiririm. Devam ettiririm ama, bunu asıl fasıl yöneten arkadaşların yapması lazım.

BA. Bizim bu Radyo Anıları dizisinde üzerinde çok durduğum bir konudur. Fahri Kopuz’un fasıllarına yetişemediğimi ama daha sonraki fasılları hatırladığımı söylemiştim. İbrahim Tuğberk vardı Ankara Radyosunda.

MS. O da güzel fasılcıydı.

BA. Istanbul’da Kemal Gürses.

MS. Onaylıyorum, tabi tabii.

BA. Ama yıllar geçtikçe o fasıllardaki renk, o revnaklı, süslü okuyuş, sazların çok kıvrak bir şekilde birbirlerinin önüne geçmesi, her birinin kendine mahsus süslemeleri, hanendelerin gırtlak hareketleri, bir hanendenin daha yukarı çıkması, bu renkli fasıllar kayboldu maalesef.

MS. Fasılda biraz serbestî şart.

BA. Fasıl “beraber şarkılar” oldu adeta.

MS. Öyle bir şey oldu. Şimdi fasılı fasıl yapan o dediğiniz esnekliklerdir. Eski heyetlerde öyle bir esneklik olurdu ki, üç dört saz ayrı ayrı bir şeyler yapar, ama öyle bir yerde birleşirlerdi ki hiç kılı kıpırdamazdı insanın. Ama bugünkü fasıllarda “aman çocuklar bağırmayın” diyorlar; bağırmak değil ki bu. Oktavına çıkmayınca zevkli olmaz fasıl.

Size bir şey söyleyeyim. Tevazuu filan bir kenara bırakacağım, çünkü tevazu gösterince inanıyor insanlar. Onun için buna hiç lüzum yok. Hiç zevk almadığınız bir fasıl heyetine gireyim, hiç zevk almadığınız bir heyete diyorum, ben o heyette okuyayım, o fasıldan çok zevk alırsınız! Çünkü ben teşvik ederim yanımdakileri, yerine göre öyle oktavlar atarım ki heyecan verir, benim yanımdakiler de oktava katılır. Bu bir cesaret meselesidir. Birçok arkadaşım kendilerinde bulunan sesin farkında değillerdir. Ama ben onları hep teşvik ederim. Derim ki bak, hadi, burada oktav dediğimiz zaman oktav… Hiç unutmam, rahmetli Mustafa Çağlar bir gün Ankara Radyosuna misafir olarak geldi, fasıla katıldı. Biliyorsunuz sesi diktir onun. Tam bir tenor. Gene dört ses aşağı okunan fasılda haliyle oktavlar da olacak. Ama ben arkadan oktavlara öyle çıkıyordum ki, rahmetli yayından sonra “yahu evladım, nerelerden nerelere çıkıyorsun sen öyle!” demişti şaşkınlık içinde. Ben çıkınca o da çıkıyordu çünkü. Onu tahrik ediyordum. Ben işte böyle olmadık yerde oktavına girerim. Güvenirim kendime. Davet ederim etrafımdakileri, sen de okuyabilirsin derim.

BA. Ama dediklerinizden bir şey daha ortaya çıkmış oluyor. Eski fasıllar hanendelerin kontrolünde olan fasıllardı. Şimdi bu yönetim ortadan kalktı, faslın yönetimi koro şefine geçti. Bu durumda hanende koro şefinin işaretlerine bağlı kalır…

MS. Koro şefi de solist değilse standart, ölü bir icra olur. O serbestliği de tanımaz, vermezsen kat’iyen zevk vermiyor. Ben faslı çok sevdiğim halde Istanbul Radyosundaki fasıllara katılmıyorum bu yüzden.

BA. Piyasada böyle ölü fasıllara izin verilmez. Ne var ki, piyasa dediğimiz yerde de fasıl öldü, ama eskiden piyasada bu kadar durgun bir fasıl olmazdı.

MS. Faslı bilen okumuyor şimdi. Faslı bilen yok. Faslın inceliklerini bilen yok. Eser tanzimini, eser sıralamasını bilmiyorlar.

BA. Öyleyse fasıl öldü demeliyiz.

MS. Fasıl bence ölmüştür; ölmüştür.

BA. Radyoda da bu şekilde, aslına uygun olmayan bir fasıl var.

MS. Bir tek Feridun Darbaz güzel fasıllar yapar.

BA. Ama o da koro şefi.

MS. Koro şefi, ama fasıla uygun bir şef…

BA. Hanendenin girişkenliği yok orada.

MS. Feridun ağabey de müdahale ediyor, o serbestliği vermiyor, oktav çıkana, sus bağırmayın, bağırmayın deyince rencide oluyor insan. Bağırmak değil, renk veriyorum ben orada. Oktavına çıkıyorsam renk veriyorum demektir. Her oktava çıkan arkadaş da bağırmıyor ki, fasla renk versin diye çıkıyor.

BA. Dört beş kişilik bir hanende topluluğu, dört beş anlaşmış, sesleri birbirine uygun hanendeler son derece güzel bir fasıl ortaya çıkarabiliyor.

MS. Bülent Bey, biz Ankara Radyosunda Melahat Pars’la ikimiz, Müzehher Güyer’le yine ikimiz —yani sadece iki kişi— fasıl okurduk.. Sonra Müzehher Güyer, Melahat Pars, Abdullah Özman, bir de ben, ya üç ya da dört kişi okuduğumuz da olurdu. Bir iki kere değil, çok kere böyle okuduk. Yaşadık bunları hep. Yani fasıl ille de çok kişiyle okunacak diye bir şey yok. Birçok saz olabilir, ama iyi sazlar olacak, ama üç hanendeyle de mükemmelen okunur.

BA. Aslında böylesi mükemmel oluyor.

MS. Ama kadın sesi şart. Kadın sesi şart. İyi kadın okuyucu.

BA. Siz dinlediniz değil mi o fasılları? Tahsin Karakuş, Celal Tokses, Safiye Tokay’ın, bu üçünün okuduğu? Sonra Hâmit Dikses vardı, fasılcı.

MS. Tabii. Tahsin Karakuş da Ankara’ya geldi, bizim faslımıza katıldı. Bir müddet o da geldi çalıştı. Onlar tam mânâsıyla fasılcıydı işte. Coşturuyordu. O günlerde bir fasıl müşterisi vardı. Adam geliyor, faslı dinliyor, fasıl bitince hesabı ödeyip gidiyordu. Eskiden gazinolarda öyleydi. Fasıl bayağı müşteri çekerdi.

BA. Demin Ankara Radyosunda fasıl yöneten İbrahim Tuğberk için “iyi fasılcıydı” dediniz. Ben defle yönettiğini hatırlıyorum faslı. Kendisi mi kullanırdı defi? Biz radyoda tabii görmüyorduk defi, ama sesini duyuyorduk.

MS. Evet o da iyi bir fasılcıydı. Zaman zaman alırdı defi eline, çalardı.

BA. Siz onun fasıl heyetinde okudunuz mu?

MS. Tabii tabii, okudum, ben de okudum.

BA. Sonra Nuri Şenneyli geldi.

MS. Orada da okudum. İbrahim Tuğberk’ten sonra şef olabilirdim, ama ben istemedim. Nuri ağabeye verdiler bu görevi. Çünkü ben birçok yere gidip geliyordum, on beş gün orada, on gün şurada, sahne çalışmaları arasında bölünürüm, takip edemem deyip kabul etmemiştim.

BA. Çok uzun zaman fasıllarda yer aldınız. Siz okuduğunuz eserlerde serbest ritimli bölümleri olanları seçiyor, sık sık okuyorsunuz. Bu serbest ritimli bölümlerde daha tiz perdelere çıkıyorsunuz, ses hünerlerinizi gösteriyorsunuz. İşte bu bölümlerde, sizin gazel de okuyabileceğinizi hissediyorum. 1940’lı, 50’li yıllarda piyasada birçok taş plak vardı, çok değerli gazelhanların plakları, ama radyoda gazel yasaktı, yahut yasak olduğu söylenir. Sizler radyoda eğitim görürken, gazel hakkında ne anlatılıyordu? Gazel okuma hevesini gösterdiniz mi radyoda?

MS. İlkin, gazel niye yasak edilmiştir, onu anlamak lazım. Eskiden çok iyi gazelhanlar vardı. Radyoda gazel okumaya kalkanlar bunu beceremedikleri için tahrif ediliyordu gazel. Onun için kaldırdılar. Şimdi fasılın durumu da bu değil mi? Yaptırım gücüm olsa, ben bugün fasılı kaldırırım. Ya ihya ederim ya da bu şekliyle fasıla izin veremem. Aynı şey. İşte o yasak gazeli korumak içindi.

Ben gazelhan değilim ama gazel okuyabilirim. Gazelhan değilim ama o kötü gazelhanlar gibi de değilim. Gazelhanlık iyi taksim eden sazendeye benzer. Sözlü taksimdir gazel. İyi taksim eden sazende neyse iyi gazelhan da odur. Taksimleri kötü olan sazendeler vardır, yani yasak savma kabilinden taksim edenler vardır. Kötü gazelhanlar gibidir bunlar. Öyle okuyacağına hiç okuma. Öyle taksim edeceğine hem hiç çalma.

Bir de kadans, yarı gazel gibi olan serbest bölümler vardır. Bunlara da çok önem vermek lazım. Mesela “Ok gibi hublar beni yaydan yabana attılar” şarkısının bir kadansı vardır. Bu eserin orasının hakkını veremedikçe okumamalı, okutulmamalıdır. Biz yayınları denetliyoruz radyoda, icra denetimi. Böyle kötü kadanslar gördük mü, tüylerim diken diken oluyor. Sonunda yayımlanamaz diyoruz.

Bazı eserlerde kadanslar vardır. Şu parçalarda mesela: “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey”; hicaz divan, “Dün gece ye’s ile kendimden geçtim”.

BA. “Sabret Gönül” var.

MS. Evet, Sabret gönül var. Dramalı Hasan’ın “Seni andım yine kalbimde derin bir sızı var” şarkısı. Bu şarkıda arada bir kadans vardır, ama gelişigüzel bir şekilde okunursa hiçbir şey vermez. Onun en iyi şeklini vermeniz lazım.

BA. Bir gazel tavrı lazım oralarda diyorsunuz değil mi?

MS. Tabii tabii. Şimdi bazı kimseler eserleri tahrif ettiği gibi bu kadansları da tahrif ediyor. Artık klasikleşmiş bir yapısı olan o divanların mısraları arasındaki serbest bölümler, şarkılar arasındaki serbest parçalar değiştirilmeye gelmez. Artık o kadar güzel oturmuş ki kalıplaşmıştır. “Âheste çek kürekleri”yi değiştiremezsiniz. “Kalamış” şarkısındaki gazeli değiştiremezsiniz. Değiştirirseniz kimse size bir şey demez, ama o zevki veremezsiniz kimseye.

BA. Siz bu gibi kadanslı eserleri programlarınıza alıyorsunuz.

MS. Hepsini alırım. Örnek olacak şekilde de okurum.

BA. “Sabret Gönül” şarkısının adı geçti, onunla ilgili bir hatıranız vardı.

MS. Var.

BA. Ankara Radyosunda Sadi Hoşses’ten de ders aldınız mı?

MS. Sadi Hoşses’ten ders aldım. Sevdiğim bir ağabeyimdi. Şarkıyı ondan da dinledim. Şarkının o serbest kısmının notasından kimse bir şey anlamaz. Çünkü Sadi Hoşses sadece temalar vermiştir orada. Onu işleyeceksiniz, o sesleri. Ben Sadi Hoşses’ten dinledim, ama ben bu şarkıyı Sadi Hoşses’in ömrünce okuduğunun beş misli kadar okumuşumdur. Münir Nurettin’in eserlerini “Kalamış”ını, “Âheste çek kürekleri”ni yine ondan fazla ben okumuşumdur.

BA. “Sabret Gönül”ü ilk kez taş plağa bestekârı okumuştu, değil mi?

MS. O okumuştu tabii. Niye ben daha çok okumuşum? Çünkü otuz üç senelik gazino hayatım var benim. Çalıştığım gazinolarda bunları çok okudum. Ama Sadi Hoşses, Münir Nurettin ancak konserlerde okumuşlardır, yılda kaç konser verirlerdi ki, üstelik her konserde da bunları okuyacak değillerdi ya. Yani bu eserleri bestecilerine kıyasla belki yirmi kat daha çok okumuşluğum var. Ama hep titiz davrandım. Okurken hiç mübalağaya kaçmadım. O eserlerin bünyesini bozmadan okudum. Her sanatçının bir eser üzerinde yorum hakkı vardır. Bunu bilhassa söylemek istiyorum. Fakat hiçbir sanatçının bir eseri tahrif etmeye, tanınmaz hale getirmeye hakkı yoktur. Hani bir tatlı pişirirsiniz, sütlü bir tatlı, o tatlının malzemesi bellidir, ama piştikten sonra üzerine bir parça tarçın serperseniz, daha bir güzelleşir. Bizim yorumumuz da o tarçın gibi olmalıdır.

BA. Peki Sadi Hoşses’in bu şarkısını okuyuşunuz Sadi Hoşses’in kendi okuyuşundan farklı mıdır?

MS. İşte onun söylüyorum. Ben bu eseri Sadi Hoşses’ten dinlediğim zaman bir arayışa girmiştim.

BA. Radyoda dinlemiştiniz değil mi?

MS. Radyoda tabii. Süslemelere müsait bir eser, süslemeler olacak. Ama şarkının özünü esas olarak alacaksınız. Ben bunu kendimce bir yorumla geliştirdim. Bakın bunu bilhassa söylemek istiyorum. Hocamı tenzih ederim, ama onun bir huyu vardı, sanatçılar kıskanç olur, Sadi Hoşses de kıskanç bir insandı. Buna rağmen bir şeyi itiraf etmiştir. Bakın, ölümünden on beş sene evveline kadar televizyon çekimleriyle yahut konser vesileleriyle İzmir’de, şurada, burada, Istanbul’da beraber olduğumuz her yerde bana aynen şunu söylerdi: “Mustafa, ben bir toplulukta dostlarımın arasında Sabret Gönül’ü okuduğum zaman, dostlarım bana bu şarkıyı Sağyaşar gibi okumuyorsun derlerdi.” Ne demek bu? Demek ki o esere bestecisinin de beğeneceği güzel bir yorum katmışım, ama tahrif etmeden katmışım. Eseri değiştirmek değil kat’iyen, özel bir yorum, daha bir zenginleştirme.

BA. Biraz mırıldanmanız mümkün mü?

MS. Tabii. (Şarkının ilk kıtasını okuyor…) Of, oooooof, ooof, ooofff, Hicran açmıştır sînede yara, zavallı gönlümün neş’esi kara, tali’in zulmeti yol vermez yâra, bahtım kara, gün kara, sümbül kara, sabret gönül bir gün olur bu hasret biter, çekilen acılar canım gün olur geçer.

BA. Çok teşekkür ederim, çok sağ olun.

MS. Tabii, meyan kısmında da daha başka, daha lirik şeyler yapmışımdır, finalinde de. Ben kısa kestim burada. Birer bölüm halinde okudum.

BA. Bu kadanslı şarkıdan sonra gazel konusuna bir daha dönelim. Gazel okuma hevesi duymadınız mı Ankara Radyosunda?

MS. Hayır, gazel okuma hevesi duymadım hiç. Sadece bu kadanslı şarkıları çok okudum. Muhayyer divan, hicaz divan, şehnaz divan, o rast o şarkıyı, o kürdilihicazkâr şarkıyı en güzel şekilde yorumladım, buna inanın.

BA. Muhakkak ki. Yalnız ben de şunu düşünmekten kendimi alamıyorum: gazel o yıllarda, sizin Ankara Radyosunda yetiştiğiniz yıllarda, daha sonra da Istanbul’da biraz teşvik edilseydi, bu geleneğin devam ettirilmesi istenseydi, siz mükemmel bir gazelhan olurdunuz.

MS. Olabilirdim tabii, olabilirdim. Gazel dediniz, bakın, size çok enteresan bir şey anlatmak istiyorum. Yıl 1964, 65. Bir “ekstra”ya gittim, Ankara’da Göl Gazinosundaki saz arkadaşlarımla beraber, nişan düğün gibi bir şeydi. Sadece fasıllarda okunan bir şarkısı vardır Yesari Asım Arsoy’un, “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde”. Düğün sahibi miydi neydi, biri geldi yanıma, dedi ki: “N’olur Mustafa Bey, ‘Sazlar çalınır…’ı okuyun.” Ben de o sırada hicazdan okuyordum, tamam dedim, makam aynı, okuyayım. Hicaz şarkıya girdim, okuyorum. Meyana geldim. “Bir taze emel var şu kızın handelerinde” diye meyan açar o şarkı. Ben açtım meyanı, birdenbire tempoya girmişim, bir âh çektim, gazel okuyacağım! Saz arkadaşlarım da şaşırmıştı, kısa bir duraklamadan sonra onlar da tempoya girdiler. Gazel okumak gelmişti içimden, ama ne okuyacağım? Sıradan bir gazel olsun istemem. İnanın, bence tam bir ilhamdır bu. Tam bir ilham olduğuna inanırım. Bir müddet o tempodan sonra… O anki durumu örnekle anlatayım size, olur mu?

BA. Gayet tabii, buyurun.

MS. (nağmeyi okuyor) Meyan: Bir taze emel var şu kızın handelerinde, handelerinde… Amaaan aaaman… dedim, tempo devam ediyor, ama neyi okuyacağım belli değil!

BA. Güfte var mı zihninizde?

MS: Hiçbir şey yok! Bir güfte bulmalıyım, ama nasıl bir güfte… Lem’î  Atlı’nın çok az okunan bir şarkısı vardır. İşte o tempo halindeyken bir ilhamdı o güfte. (Nağmeye devam devam ediyor) “Amaaan aman… Bir gonca-gülün revnâkı parlaaar deheninde, yaaaar hey heeeey…” Güftenin veznine bakın… (yine nağme, sonunda şarkıya bağlanış) “Aaaaah bir kırmızılık dalgalanır gül bedenindeee yaaar heeeey hey… aaaah… ah….. bir taze emel var şu kızın handelerinde handelerinde…

BA. Diyerek bağladınız.

MS. Bağladım ama güfteye bakın! Bir taze emel var şu kızın handelerinde — Bir gonca- gülün revnâkı parlar gül deheninde. Kafiyeye bakın, sanki içinde! Bir kırmızılık dalgalanır gül bedeninde. Lem’î Atlı’nın çok az bilinen bir karcığar şarkısıdır bu. İşte o araştırmalarımda öğrendiğim bir eser.

BA. Ama gazelhanda da bu meziyet zaten yok mudur?

MS. Nasıl bir güfte…

BA. Anında yaratıcılık.

MS. Evet evet. Nasıl bir güftedir bu! Ben bu şarkıyı plak yaptım. Yesari Asım Arsoy çok titiz bir insandı, biliyorsunuz., kendisine anlatmıştım. “Evladım,” demişti, “sesine sağlık, o güfteyi nereden buldun da yakıştırdın oraya?” Olmazdı böyle şey, tam bir ilham.

BA. Bana kalırsa, gazelhanlık sizin sanatınızda zaten mevcut olan bir yetenek, ama siz bunu sanat hayatınızda öne çıkarmak istememişsiniz.

MS. Severim gazel okumayı, birçok şarkının arasına koyarım, ama sadece sahnede, bir sürpriz olarak. İşte “Ey siyah gözlü kadın” gazelini falan okurum.

BA. Şarkılı gazelli çok renkli bir program oldu bu. Ankara Radyosu yıllarınızı da çok faydalı olacak biçimde anlattınız. Çok teşekkür ederim.

 

Bandı çözenler: Seda Kavas-Hümeyra Kılıç