Radyo Anıları Serisi (III): Afife Ediboğlu ile söyleşi

-
Aa
+
a
a
a

Bir dizi olarak yayınlanacak olan aşağıdaki söyleşi Açık Radyo’da 1999-2001 yılları arasında Bülent Aksoy ve Ersu Pekin tarafından hazırlanan, radyo sanatkârlarının ağırlandığı “Radyo Anıları” serisinin üçüncüsüdür. 

Yayıma hazırlayanın (Bülent Aksoy) sözü:

"Radyo Anıları" uzun bir radyo programı dizisidir. 1999-2000, 2000-2001 yayın dönemlerinde iki buçuk yıl süreyle, İstanbul'da faaliyet gösteren özel bir radyo istasyonu olan Açık Radyo’da (94.9) yayımlanmıştır. Bu diziyi, musiki araştırmacısı, grafik tasarımcısı arkadaşım Ersu Pekin'le birlikte tasarladık, görüşmeleri birlikte yürüttük. 

Bu iki buçuk yıl içinde kırk beş radyocu ile görüştük, görüşmeler toplam yüz on altı saat sürdü. Burada "radyocu" diye tanımladığım kişilerin büyük çoğunluğu musikişinastı. Musikişinas olmayan iki radyocuyla da görüştük: İstanbul radyosunda görevli bir ses mühendisi ile Ankara radyosunda görevli bir spikerle. Radyoda görevli olmayan ama bazı radyo programlarına katkıda bulunmuş olan bir reklamcı, bir sigortacı, bir de radyoyu çok seven vefakâr bir radyo dinleyicisi de program konuğumuz oldular. 

"Radyo Anıları" dizisine başlarken beklentimiz bu söyleşilerin radyo tarihine ışık tutmasıydı. Konumuz genel olarak radyo tarihi değil, radyolardaki Türk musikisi yayınlarıydı. Radyo, daha doğrusu devlet radyosu, yirminci yüzyılda musikimizin en önemli icra ve yayın organıydı. Ama aynı zamanda bir yarı okul, bir yarı konservatuvar gibiydi. Konservatuvarın olmadığı bir dönemde radyo, aynı zamanda, yetenekli gençleri alıp eğitiyor, birer icracı olarak yetiştiriyordu. Gençleri yetiştirdiği için bir okuldu, ama öte yandan, ülkenin birinci sınıf musikişinaslarını çatısı altında topladığı, böylece bir musiki mahfili kurduğu için de bir musiki merkeziydi radyo.

Türkiye'de radyo yayınları 1927'de Ankara ve İstanbul'da başlar. Bu radyolar ihaleyle Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketinin yönetimine verilmiş olan özel kuruluşlardı. Teknik yetersizlik, mali sıkıntılar yüzünden yayınları sık sık aksayan, günün ancak belirli saatlerinde faaliyet gösterebilen, yayınları düzensiz radyolardı. Ankara Radyosunun günlük yayın süresi sadece üç saatti. Hükûmet 1938'de radyo yayıncılığını tekelleştirdi. Aynı yıl ilk devlet radyosu olan Ankara Radyosu yayın hayatına girdi. Asıl radyoculuk Ankara Radyosu’nun bir devlet radyosu olarak faaliyete geçmesiyle başlar. 1938-1949 yılları arasında radyo denince Ankara Radyosu gelirdi akla. O yıllarda İstanbul'da da bir radyo istasyonu vardı, ama çok istikrarsızdı. Beyoğlu'daki Ambassador adlı binanın üst katındaki bu özel radyonun günlük yayın süresi de sadece dört saatti, bu kadarı bile sık sık aksardı. 1949'da İstanbul’da da bir devlet radyosu kurulup faaliyete geçirildi. 

Bizi ilgilendiren, genel olarak Türkiye radyolarının bir tarihçesi değil, çok etkili bir musiki kurumu olan radyodaki Türk musikisi yayınlarının bir tarihçesiydi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: 1927'den İstanbul’da Türk Musikisi Devlet Konservatuvarının kurulduğu 1976'ya kadar, yani en az elli yıl boyunca, Ankara, İstanbul radyoları geleneksel musikinin en etkili kurumu oldu. Radyo, önemini 1976'dan sonra da muhafaza etti. Konservatuvarda yetişen yeni kuşak kendini hemen gösteremezdi. Bu yeni kuşağın musiki hayatına atılıp kendi varlığını hissettirdiğini görebilmek için 1990'lı yılları beklemek gerekiyordu. Kaldı ki, konservatuvarın öğrencilerini yetiştirenler de radyolarda görev almış olan musikişinaslardı. 

Çok çeşitli yayınları olan devlet radyosunun tarihçesi değişik yönlerden yazılı kaynaklara dayanarak da incelenebilir elbette. Fakat neler olabilirdi ki yazılı kaynaklar? Radyo tarihine ışık tutan bir iki kitap vardı o zaman, ama bunların da konusu genel olarak Türk radyoculuğunun tarihiydi. Radyodaki musiki bu kitapların ana konusu değildi. Radyonun dinlettiği musikiye eğilebilmek için günlük, haftalık, aylık basın-yayın organlarını taramak; oralarda çıkan haberlere, radyo yayınları hakkında görüş bildiren yazarların, dinleyicilerin yazdıklarına bakmak gerekirdi. Tabii, o dönemin gazetelerini, dergilerini taramak hiçbir zaman küçümsenemez. Oradan da edinilebilir bazı izlenimler. Ama ötesi yoktu... 

İşte bu yüzden, bizler radyoda görev almış kişilerle görüşerek, onların gözlemlerine, anılarına dayanarak radyo musikisinin geçmişine yepyeni bir açıdan eğilmek istedik. Radyolarda bir ömür geçirmiş olan insanların "içerden" bakışla biriktirdikleri gözlemler, yaşantılar hiçbir metinde bulamayacağımız şeyler olabilirdi. Nitekim, pek çok şey bulduk da... 

Tarih denince "büyük" olayların tarihi gelir akla. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı tarihe bakışta yeni pencereler açtı; modern yaklaşımlarda, "küçük" tarihleri dışta bırakmayan kuramlar, paradigmalar önem kazandı. "Mikro tarih" diyorlar buna. İşte bu radyo yayınlarında bizim uyguladığımız şey bir mikro tarihçilik denemesiydi. Hem bir kurumun tarihine, üstelik de o kurumun tarihi içinde sadece bir faaliyet alanına, yani Türk musikisi yayınlarına eğildiğimiz için, hem de bu faaliyetin tek tek kişilerin pencerelerinden nasıl göründüğünü önemsediğimiz için... Beklenti ufkumuzda beliren konu, Osmanlı'dan kalma Türk musikisinin devlet radyosundaki serencamı gibi küçücük bir konuydu. Ama bu konu bizler için hiç de küçük bir şey değildi... Sözün burasında bir noktaya kısaca değinmem gerekir. Her çalışma kendi tarihî şartlarına göre bir değer kazanır. Bu görüşmeleri radyoda yayımladığımız günlerde makro tarih, mikro tarih, sözlü tarih gibi terimler henüz yaygınlaşmamıştı. Sadece tek tek kişilerin anlatımlarının yazıya geçirildiği birkaç nehir söyleşisi vardı. O zamana kadar yayımlanan kitap, dergi, gazetelerine yansıyan radyo musikisi tek tek kişilerin yalnızca birkaç noktaya değindikleri bir yan-konuydu. Radyo musikisinin bir bütün olarak ele alındığı kapsamlı bir yayın yoktu. Yirminci yüzyılın en önemli yayın organı olan devlet radyosunun sunduğu Türk musikisi, tarihi bugün de tam anlamıyla yazılmamış bir konu olarak ortada duruyor. Okurlar bu söyleşilerin bir bileşkesini çıkarırlarsa radyo musikisinin tarihçesini daha geniş bir panorama içinde görebileceklerdir; buna inanıyoruz.

Anıları burada yayımlanacak bütün radyoculara Ersu Pekin'le birlikte içtenlikle teşekkür ederiz. Geçen yirmi yıl içinde çoğunu ne yazık ki kaybetmişiz; onların hâtırasını daima saygıyla, sevgiyle anmak bir gönül borcudur bizler için. Pek çoğu bu dizi programda musiki tarihimize bir not düşeceğini inanarak gözlemlerini, anılarını içtenlikle anlattı. Ama bazılarının adlarını özel bir vurgu ile anmamız lazım. Nevzat Atlığ, Necdet Yaşar, Nihat Doğu, Cüneyd Orhon, Afife Ediboğlu, Cüneyd Kosal, Rüştü Eriç, Sami Göğüş, Perihan Kövenç aklıma ilk gelenler. Bu musikişinaslar bu nehir söyleşilere değer verdiler. Bizleri teşvik ettiler, "şu şu kişilerle de görüşün..." tavsiyesinde bulundular. Buna karşılık, bazıları da söyleşilerimizi magazin sohbeti sanarak, isteksizce radyoya gelmişlerdi. Ama stüdyoda sorduğumuz sorulara muhatap olunca bunun bir magazin sohbeti olmadığını anladılar; radyodan memnun olarak ayrıldılar. 

Bu diziyi hazırlamanın zorluklarından bahsedilmesi lazım. Görüşmelere katılan kırk beş kişi arasında bazılarını görüşmeye razı edebilmek bir hayli zor oldu. Bazılarını da razı edemedik. Birkaçı bizleri haftalarca oyaladı, herhalde çekindikleri için gelmek istemiyorlardı, bunun canlı yayın olmadığını, ağızdan kazayla uygun olmayan sözler çıkarsa, bunları yayın dışı bırakacağımızı açıkça söyledikse de gelmemeyi tercih ettiler. Bu programın ciddi bir program olduğunu, radyo gibi çok önemli bir kurumun tarihine eğildiğimizi anlatamadığımız kişiler de oldu. Bir iki kişiden de çok garip cevaplar almıştık. Bunlardan birinin söylediği şey unutulur gibi değildi. "Bunlar da bana kalsın..." demişti. Görüşme sırasında anlatacakları, o kişinin mahremiyetinin bir parçasıydı sanki! Bir başkası, ilke olarak basınla görüşmediği cevabını vermişti. Biri de "anılarını sattığını", o yüzden kimseye mülakat veremeyeceğini söylemişti. Bu zat 2001'de öldü, geçen on dokuz yıl içinde "hatıratı” hâlâ yayımlanmadı!  

Bu söyleşileri okuyacak olanlar, "şu şu kişiler neden yok..." diyebilirler. Haklı olabilirler, eksiklerimiz var çünkü. Herkesin aklına gelebilecek bazı musikicilere ulaşmak için gayret gösterdiysek de onlara bir türlü ulaşamamıştık.    

Türkiye'de radyoculuğun Ankara devlet radyosunda başladığını söylemiştim. Radyoculuğun temeli orada atıldı. Daha sonra kurulan İstanbul, İzmir radyoları bu temel üzerinde kurulup gelişti. Aynı durum, bizim konumuz olan Türk musikisi yayıncılığı için de geçerli. Burada yayımlanacak olan görüşmeleri de bu gelişme sürecini göz önüne alarak sıraya koyacağız. Ankara radyosunu görmüş, orada yetişmiş yahut orada saz çalmış, okumuş kişilere öncelik vereceğiz. İstanbul radyosunun musikicilerine sıra daha sonra gelecek.        

İki buçuk yıl süren bu söyleşiler herhalde Türkiye radyolarının en uzun dizi programı olmasa da çok uzun dizilerinden biri oldu. Dizinin hacmi çok büyük olduğu için yazıya geçirilmesi büyük işti. Arada geçen yirmi yıl içinde pek azının yazıya geçirilmesini sağlayabilmiştik. Bu işi kotaramamanın sıkıntısı hep içimizdeydi. Radyo Anıları dizisi bir radyo kaydı olarak kalmamalıydı. Söz uçar yazı kalır demişler. Nice yıllar sonra, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu okuyucularından, aynı zamanda bir musiki araştırmacısı olan genç dostum Hüseyin Kıyak'ın önayak olmasıyla kayıtlar yazıya geçirilmeye başladı. Aşağıda adlarını gördüğünüz arkadaşlarımız bu zorlu işi gönüllü olarak üstlendiler. Böylece, radyo tarihine ışık tutan bu değerli anıların atmosfere karışmasının önüne geçtiler. Her birine ne kadar teşekkür etsek azdır. Bantların on saat tutan bir bölümünü daha önce, Pan Yayıncılıktan Ayşen Kaya kâğıda geçirmişti. Arkadaşlarım Güneş Günter, Gaye Köseoğlu, Filiz Erten de beş saat süren üç söyleşinin kaydını çözmüşlerdi. Bütün söyleşiler kasetlerde kayıtlıydı. İzmirli dostum, yüksek mühendis Orhan Yıldırım kasetleri musiki sevgisi ile bir bir disklere kopyalama sabrını gösterdi; ona da gönül borcumuz var. 

Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha var. Aşağıda adları yazılı olan arkadaşlarımızın radyo bantlarını çözmeye gönüllü olarak katıldıkları günlerde Covid-19 gribi bütün dünyayı sarmış, binlerce insanı öldürmüştü. Tıbbın bugüne dek tanıdığı virüslere benzemeyen koranavirüs sokağa çıkmayı bile tehlikeli hale getirmişti. Herkes günlerce evine kapanmak zorunda kaldı. Bu satırları yazdığım sırada bu durum bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bütün korkutuculuğuyla devam ediyordu. Bizim radyo anıları dizisinin bantları işte böylesine garip bir kadere, eski deyimle, dûçar oldu.  

Bu görüşmelerin metin olarak yayıma hazırlanışı hakkında bir noktayı açıklamak isterim. Söyleşilerde yazı dilinin disiplini beklenemez. Ağızdan çıkan sözlerde çoğu zaman bir düzensizlik görülür. Mükerrer sözler söylenir. Bunlar olduğu gibi yazıya geçirilemez. Ben kayıtları çözen arkadaşlarımızın kelimesi kelimesine yazıya geçirip verdikleri ham metinleri —bantları da dinleyerek — yayıma hazırlarken hem metnin rahatça okunabilmesini sağlamaya hem de söyleşi üslubunu bozmamaya çalıştım. 

Anıların tamamını bir çırpıda, bir kitap gibi yayımlayamayacağız. Arkadaşlarımız kayıtları çözüp verdikçe yayıma sokabileceğiz. Böylesinin de bir yararı olabilir; söyleşilerin bir çeşit tefrika düzeni içinde yayıma girmesi metinlerin çok vakit harcamadan okunmasını sağlayabilir.

Tarihî bir musikinin Cumhuriyet dönemindeki serencamı içinde devlet radyosunun çatısı altında geçirdiği safhalar bu musikinin icra tarihinde özel olarak incelenmesi gereken büyük bir uğraktır. Bir "radyo musikisi" çıkmıştır ortaya. Plak kayıtlarını, konser yayınlarını alıp kullanabilirdi radyo. Ama Türkiye'de öyle olmadı, bünyesine aldığı musikişinaslarla radyo kendi musikisini kendi yarattı. Yeni Türk musikisi icrasını şekillendiren radyo oldu diyebiliriz. 

Devlet radyosu yıllar boyunca ülkenin nerdeyse bütün seçkin musikişinaslarını halka dinletmiştir. Radyo çağında yaşadığı halde radyo mikrofonunun önüne hiç geçmemiş iyi musikişinasların sayısı çok azdır. Ülkenin her köşesinde musiki severler canlı olarak dinleyemedikleri o seçkin sanatkârların sazlarını, seslerini Ankara, İstanbul, İzmir radyolarından yıllarca dinledi. Radyolar Türk musikisine bu açıdan çok şey verdi. İnkâr edilemez bu. Öte yandan, bürokrasinin sevimsiz yüzü burada da kendini göstermekten geri kalmamıştır. Musikişinaslara memur gözüyle bakan, sanat kültüründen yoksun bürokrat zihniyetli kişiler yüzünden radyolarda çok üzücü, çok tatsız şeyler de olmuştur. Nitekim, radyoların gerek yönetimi gerekse yayınları hakkında basında olumsuz yönde pek çok şey yazılmıştır. Konuştuğumuz radyocuların söyleyecekleri bu bakımdan çok önemliydi. Musikişinaslardan bazıları radyonun daha çok olumlu yönleri üzerinde durdular; bazıları da radyolarda olup bitenlerin olumsuz yönlerini de gözler önüne sermekten çekinmediler. Okurlar radyo tarihinin eski musikişinasların anılarıyla dolu yapraklarını çevirirlerken bu "sihirli kutu"nun yazıya kitaba geçmemiş, üstü örtülü kalmış pek çok gerçeğini bu dizide bulacaklardır.    

Okurlar bağışlasın, sözü tamamlamadan önce kişisel duygularım için de bir paragraf açacağım. Ben hep sadık bir radyo dinleyicisiydim. Ta çocukluk yıllarımda başlayan bir tiryakiliktir benim için radyo. Radyo bana musiki zevki aşıladı, aşıladığını büyüttü, büyüttü.  Çok şey öğrendim radyodan. Yıllar sonra, bana musiki zevki veren radyo icracılarıyla yüz yüze konuşmak benim için bambaşka bir duyguydu. O kadar sevdiğim radyoyu onlar da benim kadar seviyorlar mıydı acaba? Sevinerek görmüştüm ki, ilk elli yılın radyocularının pek çoğu radyo işini gerçekten ciddiye almış, radyoevini kendi evleri gibi benimsemiş kimselerdi. Radyoda geçen yılları, hayatlarının çok değerli yılları, radyoda tanıştıkları musikiciler en yakın arkadaşlarıydı. Radyonun radyo olduğu dönemin musikişinaslarıydı onlar. Ben de o dönemin bir dinleyicisi olduğum için onlarla bir duygudaşlık yaşantısı içinde birleşmiştim bu söyleşilerde. Bantları yirmi yıl sonra yayıma hazırlarken duygudaşlığımın kaybolmadığını, tersine, derinleştiğini hissettim. 

Sözü radyonun musikişinaslarına bırakırken, onlara teşekkür etmek gönül borcumuzdur. Başta, radyoculuğa bir ömür veren, devlet radyosunun gelişmesinde büyük payları olan, musiki yayınlarının seviyesini hep yüksekte tutan Cevdet Kozanoğlu, Mesut Cemil, Ruşen Ferit Kam'ın; hemen ardından, Ankara, İstanbul, İzmir radyolarında genç yetenekleri yetiştiren değerli hocaların; sesleriyle, sazlarıyla radyo mikrofonlarından bu ülkeye musiki zevki veren bütün musikişinasların hâtırasını bu vesileyle saygıyla, sevgiyle yâd ederim.  

 

 

Serinin ilk bölümü olan Melahat Pars'la söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Serinin ikinci bölümü olan Muzaffer Birtan'la söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

(7 Mayıs 2000 tarihinde Açık Radyo'daki Saz ve Söz programında yayınlanmıştır.)

EP. Türkiye'nin en eski radyocularındansınız. Ankara Radyosunun en parlak dönemini görmüş, sanatınızı orada icra etmiş bir sanatçısınız.  Istanbul Radyosunda da yıllarca okudunuz. Çalıştığınız radyonun tam karşısında, eski evinizin civarındasınız şu anda. 1

AE. Evet, eski evimizin bulunduğu yer efendim.

EP. Böyle bir yerde bulunmak sizin için nasıl bir duygu?

AE. Valla çok heyecanlandım. Emin olun, mikrofonda şarkı söyler gibi, o heyecanı duyuyorum. Epey zamandır ayrı kaldığım radyonun mikrofonu önündeymişim gibi...

EP. Kaç yıldır ayrısınız?

AE. 1979'da emekli oldum. Demek ki yirmi bir yıldır ayrıyım.

EP. Kırk yıllık radyoculuktan sonra. Yani yarısı kadar.

BA. Siz yüzde yüz radyocusunuz, çünkü radyo dışında bir yerde okumadınız değil mi?

AE. Hayır, ben sahneye hiç çıkmadım.  

BA. Plak da doldurmadınız değil mi? 

AE. Hayır. Bir kere plak doldurmak istedik, Yeşilköy'de,2 onda da mum bitti dediler. Mumu bitiren de Yesari Asım Arsoy. Biraz huysuz bir adammış. Dolduracağım plağın parasını da ödemişlerdi. Sazlarım Hakkı Derman, Şerif İçli, Şükrü Tunar; bir de Ercüment Batanay'dı galiba. Aldığımız paraya akşamleyin Yeşilköy'de bir lokantada yemek yemiştik. Paranın tamamını bitirmiştik yani. Bir plak çıkaracaktık, olmadı. 

BA. Mumları Yesari Asım nasıl nasıl bitirmiş?

AE. Hırslanıyormuş, sonra bırakıyormuş, tabii bozuluyor o zaman. Mumla çalışıyormuş, bilmiyorum, nasıl çalıştıklarını görmedim.

BA. Sizin gibi eşiniz de tam anlamıyla radyocuydu. 

AE. Evet, Baki Süha Bey.

BA Biz Baki Süha Ediboğlu'nu değerli bir şair olarak da tanıyoruz. 

AE. Aynı zamanda gazeteci.

BA. Orhan Veli kuşağının şiirini izleyen, o akımın bir üyesi gibi düşünülebilecek olan bir şair. Radyoculuk yönü de var. Radyoda müdürlük, spikerlik de etmişti. 

AE. Söz ve Temsil Yayınları şefiydi; sonra sırasıyla, program müdürü, müdür oldu. En son görevi müşavirlikti radyoda. 

BA. Afife Hanım, musıki geçmişinizden söz ederek başlayalım söyleşimize. Radyoya girmeden önce nasıl yetiştiniz?

AE. Herkeste olduğu gibi, aileden başlıyor. Annemin babamın sesleri çok güzeldi. Ablam keman çalardı, hem alafranga müzikte hem de alaturkada. Yüzde seksen ablamın tesiri var.

BA. Amatör olarak mı çalıyordu?

AE. Amatör olarak. Ama bir aralık radyoya girdi. Hem çaldı, hem okudu. Ablam daha sonra vazgeçti. Ancak yedi sekiz ay kadar radyoda çaldı. Çok da beğenmişler, hemen almışlardı. Kabiliyetliydi. Nota biliyordu. Ben o zaman hiçbir şey bilmiyordum. Ablamdan çok ilham aldım.

BA. Ankara’da oturuyordunuz o zaman, değil mi?

AE. Evet. Ankara Radyosunda okuduğum ilk şarkı "Ümitlerim hep kırıldı, yârim artık gelmeyecek"ti. 

BA. Yesari Asım Arsoy, hüzzam şarkı.

AE. Hüzzam şarkı. Ondan sonra dediler ki, çok enteresan, “Vah vah kızım” dediler Nuri Halil Poyraz'la Ruşen Ferit Kam, “yârin artık gelmeyecek mi?” Yâr mar, o zamanlar bizler kapalıydık böyle şeylere! Gülüştüler. Mikrofon imtihanına almadılar beni, ağladım, üzüldüm. Meğerse ihtiyaç hissedilmemiş. Çok beğenilmişim, lüzum görmemişler. Ali Koç, Leman Utku, üçümüz kazandık. Ali Koç yüz seksen kişi arasından birinci olarak, ben kız, o erkek olarak seçildik. Leman Utku daha sonraki sırayı aldı. 

 BA. Demek ki siz önce aile çevresi içinde musıki zevkini aldınız, sonra da kendi kendinizi yetiştirdiniz, öyle mi? Kısa zamanda da kendinizi kabul ettirmişsiniz. 

AE. Hayır hayır, öyle değil. Ankara Kız Lisesinde okurken, ortaokulda, hocamız Hatice Hanım vardı, o keşfetti beni. Ankara Kız Lisesi beni konservatuvara namzet gösterdi. Fakat babam bazı nedenlerle göndermedi. 

BA. Radyo imtihanı hangi yıldaydı? 

AE. 1940 sonlarında. O yılın sonunda radyo elemanı oldum. Şöyle oldu... İmtihan açıldı dediler. Babama imtihana gireceğimi söyledim. Hattâ siyah önlük, beyaz yakayla gitmiştim imtihana. Fuat Münir Bener müdürümüzmüş, Ankara Radyosu müdürü. "Ayy, ne kadar küçüksün kızım!” demişti, böyle beyaz yakalı siyah önlüklü. “Ortaokul öğrencisiyim, o kadar küçük değilim” deyip bir espri yaptım.

EP. On beş on altı yaşında.

AE. Evet, evet. On altı yaşındaydım girdiğim zaman.

EP. Radyo mecmuasında sizinle ilgili bir haber var. Yıl 1943. Siz radyoya girdikten aşağı yukarı üç sene sonra. Matbuat Umum Müdürlüğünün çıkardığı bir dergi bu.

AE. Evet, çok güzel bir dergidir. 

EP. Afife Süha’dan bahsediyor. Bir de sizin çok güzel bir resminizi basmışlar. Şöyle yazmışlar: 

Arkadaşları arasında kendine has akıcı sesiyle beliren Afife Süha henüz on dokuz yaşını tamamlayan genç bir sanatkâr. İçli şair duygularını üstat Doktor Galip Ataç’ın "Evin Saati"ni okurken 3 tatlı bir mizah örtüsüne sarmayı da bilen Baki Süha ile evlenmeden evvel henüz bir çocukken girdiği stajyer imtihanında mümeyyizlere parlak bir imtihan vermiştir. 

AE. Öyleydi herhalde, bilmiyorum.

EP. "Afife Süha hâlâ aydınlık, serin ve renkli sesini muhafaza etmektedir," diyor. Bakın, on dokuz yaşındasınız, sesinizi hâlâ muhafaza ediyorsunuz! 

AE. Hakikaten şaşırtıcı. . 

BA. O zamanki soyadınız neydi?

AE. Afife Çerikçioğlu, radyoya bu soyadıyla kaydedildim. 

BA. Afife Hanım, 1938'de yayınlarına başlayan Ankara Radyosu bizim birinci konumuz. Elimizde Cevdet Kozanoğlu’nun Radyo Hâtıralarım adlı kitabı var. Orada, "1 Ekim 1938 tarihinde yeni radyoevine başladığımız zaman, yukarıda saydığım mahdut kadroyla hemen hemen Istanbul Radyosundaki gibi gelişigüzel programlar yapıyorduk," dedikten sonra ekliyor: "Bu radyo programlarının iyileştirilmesine ihtiyaç vardı." 1938'deki, Ankara radyosu, öbürü ise, 1948'den önceki, eski Istanbul Radyosu. 

AE. Istanbul'da Büyük Postanenin üstündeymiş. Ben bu radyoyu hiç bilmiyorum. Hiç dinlemedim. Radyoyla meşgul değildim o sıralarda. Ankara'da "pazar yeri" denen bir yer vardı, pazar kurulurdu orada; bir gün gidip görmüştüm, daha radyoya girmeden. Tek katlı ev gibi bir şey yapmışlar, bahçeli evler gibi. İşte böyle bir evden yayımlanıyormuş radyonun programları. Sonradan, şimdiki Ankara Radyosu kurulduktan sonra, o binaya gitmiştim, ondan evvelkini bilmiyorum.

BA. Peki dinlemiş miydiniz herhangi bir programını? 

AE. Dinlememiştim, hiç dinlememiştim. 

BA. Kozanoğlu, iyileştirmeye ihtiyaç vardı dedikten sonra, programlar hakkında bilgi veriyor: Hakkı Derman, Şerif İçli, Hasan Gür, Hamdi Tokay, Zühtü Bardakoğlu, Celal Tokses, Tahsin Karakuş, Safiye Tokay, Servet Coşkunses'ten her akşam bir fasıl musıkisi programı yayımlanıyor. Fasıla yeni bir biçim vermişler, erkekler faslı, kadınlar faslı, muhtelit fasıl gibi. 

AE. Doğru.

BA. Klasik Türk Musıkisi Korosuna, Istanbul’dan gelen erkek ve kadın sanatkârlar katılıyor, koroyu Mesut Cemil yönetiyor. Repertuvar hocası Nuri Halil Poyraz. Musıki yayınlarının daha iyi bir hale getirilmesi için mutlaka ders verilmesine ve muntazam çalışmaya ihtiyaç olduğunu, bunun için de bir çalışma talimatnamesi hazırladıklarını, aksayan tarafları gün geçtikçe düzelterek derslerin saatlerini, şartlarını tespit ettiklerini söylüyor. 

 Bu talimata göre her sabah dokuzda radyoevine gelen sanatkârlar, 9:00-9:45, 10:00-10:45, 11:00-11:45 saatlerinde üç devre halinde derslere giriyorlar. Öğleden sonra bu saatlerde Nuri Halil Poyraz’ın "klasik koro" için verdiği eserleri meşk ediyorlar. Öğleden sonra saat on beşte gelip iki devre halinde Kemal Niyazi Seyhun, Refik ve Fahire Fersan gibi değerli hocalardan repertuvarlarını genişletmek için çeşitli şarkılar öğreniyorlar. Çok kısa bir zaman sonra tonmayster olarak radyoda hizmet gören Halil Bedii Yönetken’den bona nota, Veli Kanık’tan ritim, usûl dersleri almaya başlıyorlar. Kısacası, böyle bir iyileştirme döneminde giriyorsunuz radyoya... Ülkenin musıkisinde çok önemli hizmetler gören radyonun böyle bir döneminde radyoya girmiş olduğunuz için kendinizi talihli hissediyorsunuzdur herhalde.

AE. Evet, tabii.

BA. Radyodaki çalışmaları biraz daha teferruata inerek anlatır mısınız? Uygulama nasıl oluyordu? 

AE. Aynen Kozanoğlu'nun yazdığı gibi, sabah saat 9'da, okula yahut bir büroya gider gibi, muntazaman radyoya geliyorduk. Nuri Halil Poyraz'dan koro şarkılarını geçiyorduk. Sonra Fahri Kopuz, Şerif İçli hocalar fasıl şarkıları geçiyordu. Refik, Fahire Fersan hocalar da repertuvarımızı zenginleştirmek için şarkılar geçiyorlardı. Sonra, karşıki stüdyoya çağırıyorlardı bizi, Cevdet Kozanoğlu, “Gel kızım, gel oğlum” deyince her birimiz birer şarkı söylüyorduk orada. Geçilmiş, öğrendiğimiz bir şarkıyı gidip orada okuyorduk. Çok muntazam bir çalışmaydı bu. Günde yedi sekiz kere şarkı söylüyorduk. O zaman canlıydı neşriyat. Şimdiki gibi bantlar yoktu. O canlı yayınlar ayrı bir heyecan veriyordu bizlere. Her zaman söylerim, canlı neşriyat kadar güzel bir şey yok. 

BA. Siz hem solo olarak şarkı söylüyorsunuz, hem de koro ve fasılda okuyordunuz, öyle mi oluyordu?

AE. Solo, fasıl, koro, ondan sonra marş…

BA. Marş mı? 

AE. Sabahattin Kalender’den marş dersi gördük. Halil Bedii hocadan bona dersi. Veli Kanık’tan yine nota dersleri. Cevat Memduh Altar’dan alafranga müzik dersleri. Bu meyanda, bağlamacı Sarı Recep'ten Rumeli türküleri öğreniyorduk. Osman Pehlivan da Rumeli türkülerini geçerdi bize. Beni çok sever, yanına oturturdu Osman Pehlivan. Sonra Muzaffer Sarısözen... 

BA. "Biz" dediğiniz kişiler kimlerdi? 

AE. Bütün koro. Sadi Hoşses, Mefharet Yıldırım, Perihan Altındağ, Mustafa Çağlar, Semahat Özdenses, Sıdıka Dalmen, Radife Erten, daha niceleri, öbür stajyer arkadaşlar. Sonradan gelen birkaç stajyer arkadaş daha katılmıştı bizlere. Derslere hepimiz, topluca giriyorduk. Hem çalışıyor, hem de yayınlara çıkıyorduk. Yani aldığımızı veriyorduk. Ben marşlara kadar öğrenmiştim. 

BA. Marş... Çok ilgi çekici doğrusu. Muzaffer Sarısözen’in de bir dersi vardı.

AE. Ben radyoda ilk türkü öğretenlerdenim. Mesut Cemil, Muzaffer Sarısözen, Sarı Recep hocalarımızla benim için "Bir Türkü Öğreniyoruz" saati konmuştu programa. Öğrettiğim ilk türkü de şuydu: Süpürgesi yoncadan Eminem (ezgisini söylüyor, sü-pür-ge-si...) Bu şekilde, hece hece. Her heceyi nağmesiyle öğrettik. Epey uzun sürmüştü bu programlar.

EP. Mikrofon heyecanından bahsettiniz. Canlı yayının daha heyecanlı olduğunu söylediniz. Nedir oradaki fark?

AE. Valla daha duyarak, hataya düşmemeye çalışarak söylüyor, kendinizi daha çok veriyorsunuz. Bant olduğu zaman, aman canım, ne olursa olsun, siler, yeniden söyleriz, bandı baştan doldururuz... Böyle olunca bu işin tadı kalmıyor. Heyecanın zerresi kalmıyor. 

BA. Konser gibi oluyor canlı yayın. 

AE. Tabii. O zaman güzel oluyor. 

EP. Peki, siz bir grup stajyer, demin isimlerini saydınız, hepiniz genç yaşta, hattâ çocuk denecek yaşta Ankara Radyosuna giriyor, üstatlardan musıki öğreniyorsunuz. Ama onlardan öğrendiklerinizle bir de üslup kazanıyorsunuz. Aynı kişiler bir de türkü öğrenip okuyorlar. Bu ikisi arasında bir üslup farkı oluyor muydu, bunu gözetiyor muydunuz? 

AE. Oluyordu, çünkü sonra, zannediyorum bir buçuk, iki sene sonra, hocalarımız Mesut Cemil, Cevdet Kozanoğlu hocalarımız bu iki musıkiyi ayırmaya karar verdiler. Ben klasik Türk musıkisi kısmında kaldım. Daha sonra, Neriman Altındağ arkadaşımız girmişti radyoya, daha birçok kimse, şimdi pek hatırlayamayacağım. Bazıları türkü kısmına ayrıldı. Bu şekilde bir ayırım oldu. Ondan sonra bu şekilde yürütüldü, kim hangi kısmı tercih ettiyse orada kaldı. 

BA. Demek,  Mesut Cemil’in yönettiği koro hem klasik eserler okuyordu, hem de halk türküleri. Bunu anlatır mısınız?

AE. Hepsini okuyorduk, hepsini bir arada. Yalnız şöyle: bütün bir koro halinde okumuyorduk. Mesela sekiz kişi, on kişi, bir kısmımız okuyorduk.

BA. Toplu halde okuyordunuz.

AE. Toplu halde okuyorduk.

BA. Mesut Cemil yönetiyordu değil mi bunları?

AE. Koroyu Mesut Cemil. Türküleri daha sonra Muzaffer Sarısözen hocamız.

BA. Daha sonra türküleri Muzaffer Sarısözen’e bıraktı demek istiyorsunuz. 

AE. Evet. 

BA. Bu doğru bir karar tabii, ama şöyle bir yararı da olmuştur herhalde: klasik musıki sanatkârları aynı zamanda halk musıkisi kültürü de edinmiş oluyorlardı, öyle değil mi?

AE. Ee, tabii. Benim altı yüz doksan kadar türküm vardır, defterimde yazılı. Hepsinin notası da var, sözleri de. Düşünün, mayalara kadar. Bir yığın maya da öğrenmiştik.

BA. Keşke bir kaydı olsaydı da dinletseydik şimdi.

AE. Yaa, imkân olsa, tabii, imkân yok. O zaman büyük plaklar vardı radyoda. Kim bilir, ne oldu, bilmiyoruz.

BA. Afife Hanım, Ankara Radyosu gerçekten ülkenin musıki hayatında çok önemli bir dönemi temsil ediyor. Bir "okul" olduğunu yazıyorlar.

AE. Muhakkak ki öyle. 

BA. Siz de söylüyorsunuz zaten. Biraz da bu okul eğitimi-öğretiminden bahsedebilir miyiz? Kabiliyetli gençler radyoya giriyorlardı, ama onların musıki bilgileriyle işlenmesi radyoda oluyordu. Bir sıra ders görüyordunuz. Bunlardan biraz daha bahsetseniz. 

AE. Biraz evvel de bahsettiğim gibi, Nuri Halil Poyraz bize başta besteler, ağır semailer, yürük semailer olmak üzere bütün bir faslın eserlerini şarkılarına varıncaya kadar geçiyordu. Mesela sûzidil faslının bütün eserlerini. Biz bunları usûlleriyle, dizlerimizi döve döve öğreniyorduk. 

 Radyodan çıktığımız zaman, özür dilerim, ayaklarımız kıpkırmızı olurdu. O kadar vura vura. Ama çok, çok güzel öğrettiler.

BA. Usûl bilginiz bu şekilde gelişmişti...

AE. Evet öyle. Fahri Kopuz, Şerif İçli hocalarımız da fasılları ud çalarak geçiyorlardı. Mesut Cemil'in çok güzel bir sözü vardı, şimdi aklıma geldi. Fasılda okumak, koroda okumak solo olarak okumaktan daha zordur derdi. Bir kişinin sesinin yanındaki arkadaşının sesinin yukarısına çıkması yahut aşağısına inmesi kötü bir şeydir, hep birbirinizi dinleyerek, birbirinize kulak vererek okuyun, sonuna kadar böyle devam ettirin demişti. İcranın bir yerinde bir kişinin kendi kendine sivrilmemesi hakikaten çok önemliydi. Bu gibi şeyleri çok güzel öğrendik. 

 Soloda da gelişigüzel bir şekilde çıkmamak lazım. Başımdan geçen bir şeyi anlatayam size. Bir gün stüdyoya girdim, bütün sanatçı arkadaşlar beni dinliyorlar, canlı neşriyat. Canlı neşriyatın heyecanından mıdır, şımarıklık mıdır, bilmiyorum, okuduğum şarkının sonunda kendi kendime bir şey yapayım diye, yapılmaması gereken bir şey yaptım, hani piyasada okuyanlar şarkıların sonunda "hiiii" diye yukarı çıkarlar ya, ben de öyle bir şey yapayım dedim. Solo programım. İşte öyle bir çıktım ki tek başıma, nasıl perişan oldum! Çıkamadım! Kaç oktav çıkmışım bilmiyorum, mahvoldum. Canlı yayın olduğu için olduğu gibi yayına girdi. 

Yayın bittikten sonra Mesut Cemil koşa koşa geldi hemen, odasında dinliyordu çünkü. Geldi, sen de, bütün stajyer arkadaşların yirmi gün cezalısınız, senin yüzünden. Yirmi gün şarkı söylemek yok dedi. Bize öyle büyük ders oldu ki bu... Hem kendimi, hem de arkadaşlarımı yakmıştım. Hepimize çok güzel bir ders olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: arkadaşlar bana teşekkür ettiler, biz de yapıyorduk zaman zaman, biz de böyle çıkamayabiliriz, yapılmaması gerektiğini sayende öğrendik diye.

O gün bir arkadaş toplantısından gelmiştim. Yeni girmiştim radyoya, Hadi şarkı söyle filan diyorlar, herhangi bir şarkıyı söylüyorum. Yorgundum. O yorgunluğun kurbanı olmuştum herhalde. Felaket bir şeydi. Hiç unutmuyorum. 

BA. Ses eğitimi bakımından neler öğrettiler?

AE. Dr. Şükrü Şenozan ses hijyeni dersi verirdi. Nefes alma, nefes verme tekniklerini öğretti. Kendisi doktordu zaten. Saadet İkesus konservatuvardan hocamızdı, o da mesela, sesi şu kadar uzatacaksın, şu kadar kısaltacaksın, kelimeleri şu şekilde nağmeyle birleştireceksin... Bu gibi konuları çok güzel derslerle öğretti. Burhanettin Ökte hocamızın da söylediği gibi, bu okul hakikaten birkaç konservatuvara bedeldi. Burhanettin hoca bunu bir yazısında aynen böyle yazmış. Bizler hem alafranga musıki, hem de alaturka musıki hocalarından ders gördük. Büyük bir şanstı bu bizim için. 

BA. Alafranga musıki hocalarının derslerinde daha çok ses tekniği çalışmaları mı söz konusuydu? 

AE. Ses tekniği ve nota bilgisi. Halil Bedii Yönetken, Veli Kanık, Nurullah Şevket Taşkıran, Kemal İlerici, Saadet İkesus gibi hocalarımızı kastediyorum. 

EP. Kemal İlerici ne dersi verirdi?

AE. Efendim, tonika-do diye bir ders veriyordu. Sesler el işaretleriyle gösteriliyordu. İşaretlerin her biri bir sesin, bir notanın ifadesiydi. Böyle bir dersti. 4

EP. O zaman Ankara'da bir konservatuvar var, ama orada Türk musıkinin yeri yoktu, sadece Batı musıkisi öğretiliyordu. Ne var ki, bir radyo istasyonunda hayatın gerçeklerine, dinleyicinin talebine gözlerinizi kapayamıyorsunuz. O radyoda Türk musıkisi de yerini alacaktı. Bunun için de bu musıkiyi icra edecek insanlara ihtiyaç olacaktı. Konservatuvarın yapmadığını radyo yapacaktı. Mecburdu yapmaya. 

AE. Öyleydi tabii. Burhanettin Ökte'nin yazdığı gibi, Ankara Radyosu birkaç konservatuvara bedeldi, büyük bir ekoldü, çok büyük. 

Plak, sahne dünyasına bakınız, bütün bir musıki dünyasına bakınız, sanatçı arkadaşlarımızın yüzde sekseni, Müzeyyen Senarlar, Mefharet Yıldırımlar, Radife Ertenler, Mustafa Çağlarlar, Sadi Hoşsesler, öbürleri, hepsi Ankara Radyosundan yetişme. Bu radyodan yetişenler hakikaten çok güzel icra ediyorlardı. Şunu da söyleyeyim, o zamanki musıki hakiki alaturkaydı. 

EP. Istanbul’daki musıki çevrelerinden haber alır mıydınız, Ankara’daki bu çalışmalarınız sırasında? 

AE. Hayır, hatırladığım bir şey yok. 

EP. Daha çok, plak, gazino, eğlence musıkisi ile ilgili haberler bakımından…

AE. Gazinolarda fasıllar, şarkılar türküler okunuyor, salonlarda konserler veriliyordu ama, o zaman pek az sanatçı vardı. Safiye Ayla, Münir Nurettin gibi. Kadınlar daha çok Safiye Ayla’yı örnek alırlardı; benim gibi. Erkekler de Münir Nurettin hocamızı. 

EP. Siz hem "klasik koro"da, hem de fasıllarda okuyordunuz. Bu ikisi arasında bir fark gözetilir miydi?

AE. Çok fark var tabii. Eserlerin okunuş düzeni farklıdır; korolarda eser seçimi de farklıdır. Birinci beste, ikinci beste, ağır semai, yürük semai okunurdu, bunlar çok ağır eserlerdir. Koroda bu klasik eserleri okuduktan sonra şarkılarına geçilirdi. Fasılda normal olarak önce bir ağır aksak şarkı okuruz, ondan sonra öteki şarkılara geçilirdi. 

EP. Diyelim ki, bir ağır aksak şarkı, sûzidil makamında. Bu şarkı hem koroda, hem de fasılda okunabiliyor. 

AE. Tabii, okunabilir. 

EP. Bu şarkı ikisinde de aynı şekilde mi okunur?

AE. Aynı şekilde okunur. Şarkının kendisi değişmez ki. Ama fasılda daha kıvrak şarkılar seçilir. Büyük bir fark yoktur. 

BA. O yıllarda fasılda def de kullanılıyormuş Ankara Radyosunda.

AE. Diz döverken, Nuri Halil Poyraz'dan def de öğrendik. Def şöyle tutulur böyle tutulmaz (gösteriyor). 

EP. Böyle sol elinin baş parmağıyla kapatıp…

AE. Baş parmağını içine kapatıp böyle sallardı. Onu da öğrettiler.

BA. Şerif İçli'nin faslında def kullanılmıyormuş galiba.

AE. Celal Tokses, Tahsin Karakuş aynı zamanda def çalarlardı. Hem çalar, hem okurlardı. 

BA. Peki radyoda da def çalarlar mıydı? 

AE. Tabii, piyasada da çalarlardı. Istanbul’a geldiğim zaman, Tepebaşı’nda, Çifte Saraylar'da fasıl dinlemeye gittğimiz zaman Celal Tokses'in, Tahsin Karakuş'un def çaldıklarını görmüştüm. Daha sonra yetişen fasılcılardan Kasım İnaltekin de, öteki fasılcılar da def çalarlar. 

EP. Siz radyoya girdikten kısa bir zaman sonra Baki Süha Ediboğlu'yla evlendiniz.

AE. Radyoya girdikten üç dört ay sonra. Birbirimize âşık olduk. 

BA. Baki Süha Ediboğlu'nun o sırada Ankara Radyosunda herhangi bir görevi var mıydı?

AE. Dahiliye Vekâletinde raportördü Cahit Sıtkı’yla birlikte. Aynı zamanda, Cumhuriyet gazetesinin Ankara muhabirlerinden biriymiş. Ankara Radyosuda da “Yurdumuzdan Köşeler” adı altındaki dizi programlarda Antalya, Bursa gibi şehirleri, şiirler de okuyarak tanıtıyordu. Gazeteciydi. Yıllarca çalıştıktan sonra basın şeref kartı almaya hak kazanmıştı. Çok da sevilen bir şairdi.

BA. Aynı zamanda çok sevilen bir insandı.

AE. Evet çok da sevilen bir insan. Sesi çok sevilen bir spiker olduğunu söylerler, kadife sesli spikerimiz derler. Bizim çok güzel bir çevremiz vardı. Kocamın sayesinde çok önemli sanatçıları, ressamları, şairleri, edebiyatçıları tanıdım. Başta Yahya Kemal olmak üzere, Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Sait Faik, Eyuboğlu kardeşler. Pek çok kere bir araya geldik. Dolayısıyla epey insan tanıdım.

BA. Şimdi Baki Süha Ediboğlu'nun da sesini dinleyelim. 

AE. Çok memnun olurum. 

BA. Selahattin Pınar’ı davet etmiş radyoya. Plak doldurmuşlar, bir radyo plağı. Selahattin Pınar Baki Süha'nın bir şiirini bestelemişti, hisarbuselik şarkı, çok meşhur olmuş bir şarkıdır.

AE. Evet efendim, "Hâtıralar". 

BA. Önce Baki Süha'nın takdimini, sonra da plağı dinleyeceğiz. Selahattin Pınar kendi sesi kendi sazıyla seslendirecek bu şarkıyı. 

AE. Çok güzel!

(Baki Süha Ediboğlu'nun takdiminden sonra Selahattin Pınar'ın önce tanburuyla kısaca taksim ettiği, sonra şarkıyı hem çalıp söylediği radyo plağı dinletilir...)

BA. Afife Hanım, siz Mesut Cemil’in korosunda okudunuz, Ankara Radyosunda da, Istanbul Radyosunda da. Bu koro önce Ankara'da kurulmuştu. Koronun seviyeli programları ülkedeki genç musıkişinaslar için yeni ufuklar açtı. Türk musıkisine çok yeni bir icra şekli getirdi. Mesut Cemil korosunun provalarından bahseder misiniz? Nasıl çalıştırıyordu Mesut Cemil? Usûl vurarak mı çalışıyordunuz? 

AE. Söylediğim gibi, Nuri Halil Poyraz hocamızdan sabahleyin usûl vurarak öğrendiğimiz eserleri akşam saatlerinde canlı yayında okuyorduk. Mesut Cemil gayet titizdi, gözünün içine bakardık. O, hiç çekinmeden, "Kızım Afife, sen burada iyi okumuyorsun, dikleşiyorsun, üste çıkıyorsun bütün koro içinde" yahut “Ahmet Bey, sen bunu böyle yapıyorsun” derdi. Yani hepimize tek tek kulak verirdi. Hepimizin sesini duyar, dinlerdi. Bütün koroyu kontrolü altında tutardı. Onun için, yanlış bir şey yapmayalım diye hepimiz pürdikkat onun parmaklarına bakardık. O parmaklarla…

BA. Usûl mü gösterirdi parmaklarıyla?

AE. Parmaklarıyla ne istediğini bize gösterirdi. Hani ileri gidin, ağır okuyalım, hızlanın gibi... Çok çok güzeldi o koro. Bizi çok güzel eğitmiştir.

BA. Peki bir programın provası ne kadar sürerdi?

AE. Kırk elli dakika kadar...

BA. Programın kendisi zaten kırk beş elli dakika.

AE. Evet, provası da o kadar sürüyordu.

BA. Peki, bir prova yeterli oluyordu muydu? 

AE. Yetiyordu. Çünkü sabahleyin de Nuri Halil Poyraz hocadan ders alıyoruz demiştim. Gelir, orada da bizi kontrol ederdi. Otururdu bir kenara, dinlerdi. Biz orada koro halinde okurken de dizlerimize vururduk. 

EP. Afife Hanım, siz Nuri Halil Poyraz, Şerif İçli, Fahri Kopuz, Mesut Cemil'le çalışıyorsunuz. Onların bir eseri farklı biçimlerde yorumladıkları olur muydu? Sabah dokuzda Nuri Halil Poyraz’ın önüne oturuyor, her eseri dizlerinize vura vura öğreniyorsunuz. Akşamleyin bu defa Mesut Cemil geliyor, aynı eseri canlı yayında okuyorsunuz. Mesut Cemil'in Nuri Halil Poyraz’dan daha farklı bir yorumu olur muydu?

AE. Nuri Halil Poyraz’la çalışırken mikrofona çıkmadığımız, bu çalışma canlı bir neşriyat olmadığı için, daha gevşek bir şekilde okurduk. Ama Mesut Bey’in karşısına geldiğimiz zaman gözümüz notalarda, pürdikkat bir şekilde okurduk. Tabii, fark oluyor arada. Yani daha ciddi, daha uyanık bir tavırla. Nuri Halil Poyraz'ın çalışmaları böyle değildi. Yani bir alıştırma çalışması gibiydi. 

BA. 1940-1950 arasındaki Ankara Radyosu yayınlarının büyük çoğunluğu canlı yayındı. Ama bir de radyo plakları var. Bazı canlı yayınların radyo plaklarına alınmasına başlanmamış mıydı? Hepsi canlı mıydı sizin döneminizin programları? 

AE. Istanbul Radyosuna geldiğim zaman da canlıydı.

BA. Canlıydı, tabii. Ama bazı canlı yayınlar radyo plaklarına kaydediliyordu. 

AE. Ben bu plakları pek bilmiyorum.

EP. Bütün programları radyoda plağa kaydetmiyorlardı herhalde.

BA. Bütün yayınlarıdeğil, bazıları kaydediliyordu.

EP. Siz daha sonra Istanbul’a geleceksiniz. Nevzat Atlığ'ın korosunda da okuyacaksınız. Şimdi de o korodan bir eser dinleyelim. 

BA. Yine Baki Süha Ediboğlu'nun sunduğu bir program. Bir konserler dizisi. Bestekârları tanıtmak amacıyla hazırlanan konserler. Itri ile Mustafa Çavuş’a ayrılmış bu program.

BA. Hatırlıyor musunuz bu programı?

AE. Hatırlıyorum, oradaydım, ben de vardım koroda.

BA. Evet tabii, Mesut Cemil’in korosundan sonra Nevzat Bey’in korosunda da uzun zaman okudunuz. ÖnceBaki Süha Ediboğlu'nun tanıtımını dinleyelim, sonra da Itrî’nin bestesini, "Her gördüğü perîye gönül müptelâ olur". 

(Eser dinletilir...)

BA. Yine Ankara Radyosuna dönüyoruz. Radyo o sırada Mesut Cemil’in dışında Ruşen Ferit Kam'la Cevdet Kozanoğlu da çok önemli görevler üstlenmişlerdi. Biraz da onlarla ilişkilerinizden bahseder misiniz?

AE. Bizler stajyer olarak girdik, altı ayda bir imtihana giriyorduk, bu imtihanlarda başarılı olunca terfi edip "sanatçı" oluyorduk. Terfi edenler öğle saatlerinde yarım saat, kırk beş dakika kadar daimi solist olarak okuyabiliyordu. Ben de solistlerden biriydim. "Sanatçı" olmuştum. Dolayısıyla maaşlarımız da artmıştı. 

EP. Kaç para alıyordunuz aşağı yukarı? 

AE. İlk girdiğim zaman on sekiz lira alıyordum. Büyük paraydı. Dolayısıyla öğle saatlerinde çalan hocalarımız Ruşen Ferit Kam, Cevdet Kozanoğlu, Vecihe Daryal, bu üçü biz solistlere çalar, bizlere muntazaman refakat ederlerdi. 

BA. Size de en çok bu sazlar mı eşlik ettiler Ankara Radyosundaki solo programlarınızda?

AE. Evet, yüzde seksen.

BA. Bunlar dışında kimleri hatırlıyorsunuz, size eşlik edenlerden?

AE. Fasıllarda Hakkı Derman, fasıl hocalarımızdan. Zühtü Bardakoğlu, kanunî Osman Güvenir. 

BA. Demek fasıllarda santur da kullanılıyordu. 

AE. Kullanılıyordu. Koroda da kullanıyordu Mesut Bey. 

BA. Musıki hayatınızın Ankara safhasını tam olarak bitirdik mi? 

AE. Evet, ama bir şey daha var, sonradan aklıma geldi. Bizi her hafta sonu Pembe Köşk’e çağırıyorlardı. İsmet Paşa zamanıydı. Mevhibe Hanım alaturkayı çok severmiş. Maarif vekilimiz Hasan Âli Yücel, Maliye vekili Fuat Ağralı İsmet Paşa Kız Enstitüsünde bize özel olarak güzel tuvaletler diktirdiler. Krallar Pembe Köşk'te ağırlanırdı. Mesut Cemil korosu olarak da biz konser verirdik orada. Bazen de Muzaffer Sarısözen'le türkü söylemeye giderdik. Hepimizin kılık kıyafetinin güzel olması için beyaz elbise üzerine sarı simlerle tuvaletler diktirdiler, çok güzeldi. Tuvaletlerimizi giyip vekil arabalarıyla Pembe Köşk'e gidiyorduk. Bizi karşılıyorlardı. Fakat İnönü alaturkayı hiç sevmezdi. Bazen onu orada bir odada kulaklıklarını takmış olarak alafranga dinlerken görürdük; biliyorsunuz kulakları iyi duymazdı. David Zirkin vardı orada, Orhan Borar keman çalıyordu, Edip adlı bir arkadaşımız da viyolonsel. Biz oradan geçerken İnönü'yü görünce çok üzülürdük. Birbirimize bakarak işaretleşirdik, tabii cam çerçeve kapalı, sonra biz köşkün öbür tarafına geçerdik. Mesut Cemil hocamızla klasik eserler okurduk orada. Arada bir de solo yaptırırdı Mesut Bey. Güzel programlardı. 

BA. Mevhibe Hanım'a Türk musıkisi dinletiyordunuz, radyonun öteki icracıları da İsmet Paşa'ya alafranga parçalar çalıyorlardı...

AE. İsmet İnönü o yıllarda bile bir hayli yaşlı olduğu halde David Zirkin'den viyolonsel dersi almıştı. Düşünün, o devirde... Çok enteresan bir şeydir. Fakat öteki vekillerimiz —mesela Hasan Saka— hanımlarıyla beraber geliyorlardı. Dikkatle dinliyorlardı. Bizim de çok hoşumuza gidiyordu bu. Sonra beraber yemek yiyorduk. Ürdün Kralı Abdullah gelmişti, ondan sonra da Irak Kralı Faysal, Irak Kral Naibi Abdülillah. Onlar da alaturkayı seviyorlardı. Dolayısıyla çok daha sonra Istanbul’a geldikleri zaman Iraklılar bizleri bu sefer Nevzat Atlığ korosuyla davet edeceklerdi. Huşu içinde dinliyorlardı bizi, bu da bize çok zevk veriyordu. 

BA. Hasan Âli Yücel de musıkişinastı. Radyocular onun evinde de konser verirdi, değil mi?

AE. Rahmetli hocalarım Fahire Fersan, Refik Fersan, Cevdet Çağla, Sadi Hoşses, bir de ben özel olarak giderdik oraya. Baki Bey onun çok yakın ahbabıydı. Bazen biz Baki Bey'le özel olarak gider, sohbet ederdik. Böyle günlerde, bilmiyorum, duymuş musunuzdur, Hasan Âli Yücel bizi entarileriyle karşılardı, pijama giymezdi. Bazen de hocalarımızla gider, has klasik eserler okurduk. 

Biliyor musunuz bilmiyorum, Hasan Âli Yücel, talebesi olan Fuat Köprülü'nün hanımı güzel Behice Hanım’a – hakikaten çok güzel bir hanımdı— çok güzel bir şiir yazıp bestelemişti: “Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz / Sen saçlarını çözdüğün akşam neler olmaz..." diye. Çok güzel bir şiirdir. Fuat Köprülü bilirmiş bunu, talebesi olarak ona âşık olduğunu. Çok güzel günlerdi o günler. Bunlar da çok güzel anılardır.

BA. Hasan Âli Yücel evindeki musıki meclislerinde okunan eserleri banda da almış derler.

AE. Musıkiye çok düşkündü, ama bunu bilmiyorum. 

EP. Bülent, sen bu bantların peşindesin değil mi? 

BA. Can Yücel'i maalesef kaybettik. Hasan Âli Yücel'in kızı Canan Hanım'daymış o bantlar. Fahri Aral arkadaşımın onunla dostluğu var. Onun aracılığıyla öğrenmek istiyorum bu bantlarda neler olduğunu. O bantlarda çok esaslı şeyler varmış. Şu da var, Hasan Âli Yücel Ankara Radyosundaki bütün yayınların kayıtlarını istemiş Mesut Cemil'den. Bunun üzerine kendisine bir kopya verilmiş. Onun için, kaybolmuş sanılan birçok şeyin bu bantlarda ortaya çıkma ihtimali var. 

AE. Benim bildiğim bant değil de taş plak olmalı, yahut radyo plağı. Celal Bayar da sevdiği seslerin —benim sesimi de çok severmiş, bilmiyordum, sonradan öğrendim— plaklarını istemişti radyodan, bahriyeli bir yaveri vardı, o söylemişti. 

EP. Bir kayıt dinleyerek devam edelim. 

BA. Biraz önce Baki Süha Ediboğlu'nun sunduğu bir konserde okunan bir eserin kaydını dinlemiştik. Aynı radyo konserinden Itrî'nin meşhur segâh yürük semaisini dinleyelim şimdi de. Yine Baki Süha Ediboğlu sunuyor. 

(Kayıt dinletilir...)

EP. Kayıtta alkışlar var. Biz radyo programı diyoruz ama, bir alkış olunca, dinleyici olunca, konsere dönüşüyor. Demek ki, stüdyoda dinleyiciler var. 

AE. "Büyük stüdyo" derdik o stüdyoya. Davetiye ile girilirdi bu konserlere. Özel programlar da yayımlanırdı oradan. Yarışma programları olunca da biletle girilirdi. Oranın asıl adı "A Stüdyosu"ydu. Sonradan Mesut Cemil Stüdyosu adı verildi. Bir de "B Stüdyosu" vardı, oraya da Baki Süha Ediboğlu Stüdyosu adı verildi, daha doğrusu, ben verdirttim, ben de zorladım biraz, vermeleri gerekiyordu. Çünkü daha evvel İsmail Cem arkadaşımız ile Hıfzı Topuz ikisi beraber bir plaka hazırlatmışlardı. Aradan birkaç sene geçti, plaka yerine konmamıştı. Çok sinirlendim. Nihayet bir gün, genel müdür Nevzat Yalçıntaş'tı galiba, onu aradım. Beyefendi, o plakayı oraya sizin de izninizle astırmak istiyorum, lûtfeder misiniz falan diye konuştum. Tamam dediler. Ertesi gün plakayı yerine takarken çekilen fotoğrafımı Günaydın gazetesinde gördüm. Çok rahatladım. Daha sonra, bir stüdyoya da Doğan Soylu'nun adı verildi. 

Dediğiniz gibi, sadece bir radyo programı değildi bu, aynı zamanda bir konserdi. Öyle günler olurdu ki, o zamanın Reisicumhuru Celal Bayar teşrif ederdi, kalabalık etrafıyla, kıyamet gibi alkışlardan sonra programımıza devam ederdik. Mesut Cemil ile Nevzat Atlığ'ın koro programlarında gelirlerdi, yüzde sekseni Nevzat Atlığ zamanında.

EP. Evet, Nevzat Atlığ anlatmıştı bunu. Baki Süha Ediboğlu anons ediyormuş programda, Bu programın bandını 27 Mayıs'tan sonra da yanlışlıkla yayımlamışlar; ''Muhterem reisicumhurumuz Celal Bayar stüdyoyu teşrif ettiler" diye!.. Kıyamet kopmuş!

AE. Aaa, allahaşkına! Hiç haberim yok, hayret doğrusu! Ayy, çok güzel! 5

BA. Ankara Radyosunu artık geride bırakmış olduk. Söyleşimizin akışı bizi kendiliğinden Istanbul Radyosuna getirdi. Baki Süha Ediboğlu'nun radyoculuğuna bir daha göz atsak sözün burasında. 

AE. 1940'tan beri Ankara'daydı o. Benden evvel de Ankara'daydı. Spiker olarak kaldı orada.
Emel Gazimihal ile beraber spiker olarak gitmiş. Hikmet Münir Ebcioğlu'nun girişi daha sonradır.

BA. Gazeteci olarak çalışıyor demiştiniz. 

AE. Konuşmaları yayımlanıyordu radyodan. Benimle evlendikten sonra Ankara Radyosuna spiker olarak girdi. Üstelik, Matbuat Umum Müdürü Fuat Münir Bener'in teklifi üzerine. Ondan sonra Vedat Nedim Tör müdürlüğe geliyor, o da çok iyi ahbabıymış, onun ısrarı üzerine spiker olarak radyoda kalıyor. Radyoda birçok programı yayımlanmıştır, şiir saatleri filan. Istanbul'a başspiker olarak tayin edilmişti, başka görevleri de oldu; program müdürlüğü, söz ve temsil yayınları şefliği gibi. Bir ara İzmir Radyosu müdürlüğünde bulundu; müdür muaviniydi orada.

BA. İzmir Radyosundaki görevi hangi yıllardaydı?

AE. 1953-1955 arasıydı zannediyorum.

BA. Siz de İzmir'e gittiniz mi?

AE. Ben gitmedim, çünkü kızım Istanbul'da Fransız mektebinde okuyordu. Bu mektebin muadili orada olmadığı için ben Istanbul'da kaldım. Oğlum Fatih de yeni doğmuştu. Baki Bey sık sık Istanbul'a geliyordu, aşağı yukarı on beş günde bir; ben de sık sık oraya gidiyordum. Sonra çok ısrar ettiler, İzmir'de kal diye, ama bıraktı, geldi.

EP. Şairliğini nasıl etkiledi radyoculuk?

AE. Valla bir hayli etkiledi. Menfi yönde etkiledi diyebilirim. Yine de yazıyordu. En son BizimKuşakve Ötekiler adlı kitabı çıktı. 6

Bir şeyler daha hazırlıyordu. Itrî ile başlayan bir bestekârlar kitabı. Eski Türkçe bilmediğim için, topladığı malzemenin bir kısmını Sadun Aksüt'e verdim. Ne yaptı bilmiyorum. 

EP. Baki Süha Ediboğlu'nun böyle bir kitabı var zaten.

AE. Var ama, bu daha detaylı olacaktı. Sadun ile beraber hazırlayacaklardı. 

BA. Sadun Aksüt'ün Türk Musikisinin 100 bestekarı diye bir kitabı çıktı yakınlarda. Verdiğiniz notlardan yararlanmış olabilir, bilmiyorum. 

AE. Yararlandığını zannediyorum. Çünkü eski Türkçe epey şey verdim ben ona. "Eski Türkçe biliyorum ben abla," demişti. Benden genç olmasına rağmen öğrenmiş.

BA. Şunu öğrenebilir miyiz? Ankara'dan Istanbul'a geldiniz. İki radyo arasında nasıl bir fark vardı? 

AE. Stüdyo bakımından daha geniş, daha modern gibiydi Istanbul radyosu. Büyük bir fark yoktu. Ama daha sonra değişti tabii.

BA. Siz Istanbul Radyosuna geçtiğinizde yayın kalitesi Ankara'nın seviyesinde miydi?

AE. Yok daha yüksekti burası, çünkü aletler yeniymiş. Baki'den öğrenmiştim.

BA. Cihazlar yeni olabilir, ben icranın kalitesini öğrenmek istemiştim. Istabul radyosu ilk yıllarında o değerli sanatçıları henüz bünyesinde toplamamış durumda olabilir. 

AE. Topladı topladı, yüzde seksenini topladı. Sahneye çıkanlar bile radyoyla alâkadardı. Konservatuvar burada olduğu için bir de oradan gelenler vardı. Onlar da büyük bir grup teşkil ediyorlardı. İlk geldiğimizde Cevdet Çağla hocamızdı, "Klasik Koro" şefimiz. Sonra Mesut Cemil oldu koro şefi. 

BA. Mesut Cemil 1952'de geldi. 

AE. Evet, 1952' de geldi, uzun bir süre yönetti koroyu. Sonra Nevzat Atlığ şefimiz oldu.

EP. Siz 1950'de geldiniz değil mi? 

AE. Biz 50'de geldik.

BA. Nevzat Bey, Mesut Cemil Bağdat'a gittiği için koroyu onun yerine yönetmiş. Kendisi öyle söylüyor. Mesut Cemil Bağdat'tan dönünce yine ona bırakıyor. Ama siz hem Cevdet Çağla, hem Mesut Cemil, hem de Nevzat Atlığ zamanında bu koroda okudunuz. 

AE. Cevdet Bey'in şefliği çok kısa sürdü, dört beş ay mı desem, en fazla bir sene.

BA. Bu arada, Ankara'da "Klasik Koro" Mesut Cemil Istanbul'a geldikten sonra Ruşen Ferit Kam'a devredilmiş. 

AE. Öyle olmuş. Şimdi hatırladım, siz Ruşen Ferit Kam deyince, Ankara Radyosunda pazar sabahları ''Bestekârlarımız'' diye bir dizi programı yayımlanırdı Ruşen Ferit Kam hocamızın. Bestekârları anlatır, hepimize eserlerini tek tek söyletirdi; beste, ağır semai, yürük semai okuttuğu bir programdı bu; çok güzeldi.

BA. Tek tek mi okuyordunuz? 

AE. Evet, tek tek okuyorduk. 

BA. Uzun sürdü mü o dizi?

AE. Bir hayli sürdü. Muzaffer Birtan ile bir programda ikimiz aynı günde okuyorduk. Kızımın ayağına süt dökülmüş, yanmış ayağı. Ben güfteyi unuttum o gün. Canlı neşriyat. O sırada ağzımdan ne çıkmıştı şimdi hatırlayamam, ama "seni severim" derken "sana gelirim" gibi bir şey çıkmış ağzımdan, şarkının orasında bayağı uygunsuz bir şey. Muzaffer Birtan kulağıma fısıldıyor, fakat ben hiç kendimde değilim. Analık hissinden gelen bir şey olmalı. Başımdan geçen bu olayı sık sık anlatırım. 

BA. Bunu ben sizden öğrenmiş oldum. Ruşen Ferit Kam sanki hep koro yönetiyor sanırız, günümüze kalan bantları öyle çünkü. Halbuki bu açıklamalı, soloların yer aldığı bir musıki programı. 

AE. Evet, izahlı, açıklamalı. Bestekârların doğum-ölüm yıllarını, hayat hikâyelerini anlatıyor, eserleri hakkında bilgi veriyor, sonra da okunacak eseri anons edilir, sonra da o eser solo olarak okunurdu. 

 BA. Afife Hanım, Istanbul Radyosunda koro dışında fasıl programına da katıldınız. Bir de üç solist küçücük bir topluluk halinde şarkılar okumuşsunuz. İlgi çekici bir icra şekli bu. Bunu biraz anlatır mısınız? O üç kişi kimdi? 

AE. Akile Artun, Can Akşit, ben.

BA. Klasik eserlerden daha hafif şarkılar olmalı okuduklarınız?

AE. "Klasik gibi", ama daha hafif olanlar. Önce bir ağır semai okuyorduk, sonra şarkılar. Değişik bir şey oluyordu.

BA. Haftada bir defa mıydı bu program?

AE. Haftada bir yahut on günde bir. 

BA. Bu ne kadar sürdü?

AE. Bir seneden fazla sürdü. Sonra Nevzat Atlığ ile "küçük koro" programları başladı, dört beş kişilik, bazen de belki sekiz on kişilik. 

BA. Bu üç kişilik toplu okuyuş çok ilgi çekici olmalı, değişik bir sadâsı olur, sanki daha otantik bir icra ortaya çıkarır. 

AE. Değişikti, evet. Yine bir koro gibiydi, büyük bir korodan çok farklı. 

EP. Büyük koroya biraz daha açıklık getirelim. Baki Süha Ediboğlu anonsunda ''büyük koro'' demişti. Bu büyük koro kaç kişilik bir koro?

AE. Yirmi kişi civarında. 

EP. Nevzat Bey'in yıllardır yönettiği Devlet Klasik Türk Müziği Korosu da altmış kişi filandır herhalde. Radyodaki "Küçük Koro"da kaç kişi vardı?

AE. En aşağı beş kişi, ama on, on iki kişiye kadar çıktığı da olurdu. 

BA. Nevzat Atlığ'ın  fikri midir bu üçlü takımlar? Kadın seslerinden bir üçlü. Aynısı erkekler arasında da yapılıyor muydu?

AE. Onun fikriydi. Kadın seslerinin yanı sıra erkekler arasında da üçlü okuyuş oluyordu. 

BA. Bu şekilde güzel icralar çıkar ortaya. İkili okuyuş da güzel olabilir. Bir kadın bir erkek de. 

AE. Böyle bir şey olmadı, belki olmuştur, ama ben hatırlamıyorum.

BA. Ben güzel olabilir demek istemiştim. Biraz da fasıldan bahseder misiniz?

AE. Hakkı Derman fasıl heyeti Ankara'da kurulmuştu. Biz de onlara ilave ediliyorduk. Bizler heyetin arkasında yer alıyorduk. Fasılda biraz daha süsleme yapabiliyorduk, icap ettiğinde bağırabiliyorduk da. Bir aykırılık olmuyordu bu. 

BA. Faslın tavrıdır bu zaten. Hattâ fasılda sesi en tiz olan hanende ötekilerini geçmek için bastırır.

AE. Evet yarışma gibi oluyordu, fakat ayrı bir renk katıyordu bu. Birisi aklına geldiği gibi yukarı çıkınca biz de onun gibi çıkardık. 

BA. Gazinolarda çok olurdu bu. Hattâ dinleyici, filanca hanende hepsini bastırdı derdi. Peki Hakkı Derman'la Şerif İçli'nin yönettiği faslı düzenleyiş, hazırlayış biçimi, provası nasıldı?

AE. Faslı Şerif İçli hocamız yönetirdi, şef olarak Hakkı Bey gösterilirdi. Ama asıl mesuliyet Şerif hocaya aitti. Neyi okuyacaksak o karar verir, notalarını o bulup getirirdi. Kendisi de fasılda ud çalardı. 

Şimdi size bir şey anlatayım Şerif hocayla ilgili olarak. Eskiden Istanbul Radyosunda herhangi bir sanatçı gelmeyince hemen bana haber gönderilirdi. Bir jip gelir, sizi alırlardı. Şerif hocanın evi radyonun karşısında Babil Sokağındaydı. Kırk beş dakikalık bir program için üç ayrı makamda şarkılar seçerdik; daha dogrusu, hoca seçerdi, beraberce hemen radyoya gelir, stüdyoya girerdik, orada artık o gün hangi sazlar varsa, onlar da eşlik ederdi. Bir gün Yorgo Bacanos ve Fikret Kutluğ ile, yani iki mızraplı saz refakatinde solo olarak okudum. Oldu bu, hem de canlı neşriyatta. Kırk beş dakika, düşünebiliyor musunuz, öyle on beş dakika filan değil! Şerif hocamızın, bilhassa Istanbul'da bütün sanatçılara çok yardımı olmuştur. 

BA. Bir şey öğrenmek istiyorum. Şerif İçli faslın bütün sorumluluğunu alıyor, okunacak eserleri seçiyor, notalarını buluyor. Ama yöneten Hakkı Derman. Hanende elinde def ile idare etmiyor, keman idare ediyor. Nasıl oluyor bu? 

AE. Ama def çalıyorlardı, Celal Tokses çalıyordu, söylemiştim daha evvel, def hep çalınırdı. Bir gün, hiç unutmuyorum, piyeslerin oynandığı C Stüdyosundaki bir fasıla —programı da Baki Süha anons ediyordu — Selahattin Pınar geç kalmıştı. Mesut Cemil def çaldı bize. Mesut Bey kalktı, kapıyı yavaşça açtı, gıcırtı filan olmasın diye. Selahattin Pınar göründü tonmayster odasından, içeri aldı onu. Fasıl arasında da ceza diye taksim ona verildi!

BA. Güzel bir hikâye. Peki bu fasıllar radyoda anons edilirken Şerif İçli idaresinde mi deniliyor, Hakkı Derman mı?

AE. Hakkı Derman idaresinde deniliyor, ama bütün mesuliyet Şerif Hoca'daydı. 

BA. Böyle bir işbirliği var.

AE. Evet, iş birliği vardı. Zaten Hakkı Bey için, ''Şerif İçli'nin kanadında uçuyor," derlerdi.

EP. Anlaşılıyor ki, radyo geleneksel fasla kendi anlayışına göre farklı bir disiplin getirmiş. Aradaki fark ne olabilir? Gelenekte, hanende elinde defle faslı idare ediyor. Onu yöneten başka biri yok. Ama radyoda böyle olmadığı anlaşılıyor. Hakkı Derman idare ediyor, Şerif İçli sorumluluğu yükleniyor. 

AE. Hakkı Derman kemanını çalıyor; bir kişi de def. O şekilde fasıl başlayınca nasıl okunacağını hepimiz biliyoruz. 

BA. Afife hanım, Istanbul'da radyo çalışmalarınız 1950'den 1979'a kadar yirmi dokuz yıl sürdü, 1979 yılında da emekliye ayrıldınız. Radyo dinliyor musunuz bugün? Sizden sonra radyoda ne değişti? Radyonuın eski musıkişinasları artık eski zevk, eski hava kalmadı diyorlarmış.

AE. Ben televizyon programlarının çoğunu dinlemiyorum. Radyo dinliyorum. Daha güzel geliyor bana.

BA. Istanbul Radyosunu dinliyor musunuz?

AE. Dinliyorum, her şey yerli yerine oturmuş, çok güzel programlar var. Çalışan gençler güzel şeyler yapıyor. Beğeniyorum. Alafranga programları da dinliyorum. Radyo konuşmalarını dinliyorum. Radyo çok hoşuma gidiyor. Televizyondan daha zengin, daha güzel, daha istifadeli. 

BA. Toplu icralar güzel olabilir, fakat şöyle iyi bir solist dinleyemiyoruz, iyi solist az. 

AE. Valla orasını karıştırmayalım, ben hiçbir yerde dinleyemiyorum ki. 

BA. Sizin kuşağınızda birçok iyi solist vardı.

AE. Kalmadı kimse. Bizim eğitimimizde özel bir önem verilen bir nokta vardı. Önce güfteyi okurduk, başlıbaşına bir anlamı vardı bunun. Şiir ne diyor, anlamı nedir? Bir ''tûti-i mûcize gûyem ne desem lâf değil'' ne demektir? Edebiyat hocalarımızdan çok şey öğrendik. Güftenin anlamını gördükten sonra besteyi okurduk. Besteye ona göre bir anlam şey vermeye çalışırdık. Şimdi üç şarkı öğrenen sanatçı oluyor, bunu kabul edemiyoruz. Biz Ankara Radyosu olarak hakikaten büyük bir ekoldük. Çok güzel bir öğrenimden geçtik. Gerek alafranga musıki, gerek alaturka musıki hacalarımızdan, hepsinden çok şey öğrendik. Bizim zamanımızda önem verilen şeylere artık önem verilmez oldu herhalde. Öyleyse eğer, üzücü tabii. 

BA. Eski radyo programlarıdan bazılarının  kayıtları var radyo arşivlerinde, bunlar iyi değerlendirilmiyor. Yıllardır hep aynı özlem içindeyiz. Bazen bir iki programda eski kayıtlardan elde kalanlar çalınıyor. Bu kayıtlar diskler halinde devletçe yayımlansa... Yoksa bunlar olduğu yerde çürüyecek. 

AE. Mesela ben kendi sesimi bulamadım radyoda. Sordum, yok dediler, silindi dediler. Yahu dedim, insan ne kadar çabuk unutuluyor! Ben bir de radyo sanatçısı olarak bu memlekette kırk sene hizmet vermişim, nasıl yok edersin! Belki kenarda köşede bir şey vardır, aramaya mı üşeniyorlar, bilemedim.

BA. Radyonun en üzücü tarafı budur, radyo tarihinde bir lekedir bu. Daha başka sanatkârların da icraları kaybolup gitmiştir.

AE. Baki Bey'in de çok güzel pazar sabahı programları vardı; çok güzeldi, şiiriyle müziğiyle, konuşmasıyla. Konçerto gibi bir eser seçer, onun üzerine şiir okurdu, bunlardan bir tanesini bile bulamadım.

EP. Bunları da silmişler midir?

AE. O zaman bant azdı. Belki de bantları silip silip üstüne yenilerini kaydediyorlardı. Bazı bantlar kopar, yapıştırmak mümkün değil, aman atıverelim bu şarkıyı da demişlerdir. Herhalde böyle böyle gitti pek çok şey, yazık oldu. Ona yanıyorum. Radyoda oynanan piyesler de kayboldu mesela, o çok sevilen Halide Pişkinler, ne kadar güzel şeylerdi onlar, hepsi hepsi gitti.

BA. Gerçekten çok yazık. Bu konuda başka bir yol tutulabilirdi pekâlâ. Bant pahalı olsa bile, bazı şeyler seçilip örnek olarak arşivde saklanabilirdi.

AE. Geçenlerde Istanbul Radyosu müdürümüz, çocuğumuz Ayhan Bey [Dinç] beni çağırdı.
Böyle böyle, bir kitap hazırlıyoruz. Çok eski bir radyocu olduğunuz için pek çok resim vardır sizde dedi. Ankara Radyosu günlerimden bu yana pek çok fotoğrafım vardır, bütün resimlerimi gönderdim. Bir kitap olacak bu, Yapı-Kredi yayımlayacak. Sade resim değil, metinler de olacak. Çok güzel bir kitap olacak. 

BA. Bakın, biz de bu programlarımızı kitap haline getireceğiz, orada da anılmış olacaksınız.

AE. Ayy çok güzel olur!

BA. "Sözlü tarih" çalışması bu. Yazılmamış şeyler var bu söyleşilerde. Çok hoş anılar var. Bunlar geleceğe kalsın. Genç kuşaklar, genç musıkiciler bunları okur inşallah.

AE. İnşallah.

EP. Ömrünüzün çok önemli bir bölümü radyoda geçti. Bu dostluklarınız radyo dışında da devam etti mi?

AE. Devam etti, hem de nasıl! Çok güzel dostluklarımız oldu. Ama dostlarımızın yüzde sekseni şairdi, edebiyatçıydı. Beni onlarla tanıştıran Baki Süha'ya minnettarım. Yahya Kemal, Yakup Kadri, Fazıl Hüsnü, Faruk Nafız, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Ahmet Muhip gibi sanatçıları tanıdım. Hepsiyle uzun beraberliklerimiz oldu. Aralarında münakaşalar, bağrışmalar olurdu; ben hepsine alışmıştım. Lokantalara, meyhanelere birlikte giderdik. Çok güzel içerdik. Ben de onlara ayak uydurmayı öğrenmiştim. Onların sayesinde rakıyı sevdim. 

EP. Hangi meyhanelere giderdiniz?

AE. Loş, eski, köhne meyhanelere.

BA. Ama bir kişiliği olan meyhanelere.

AE. Elbette.

EP. Neredeydi bunlar? 

AE. Ah canım! Onların çoğu Tepebaşı'ndaydı. Kapanmıştır tabii artık. Çok, çok güzel meyhanelerdi. Küçücük tabaklar içinde gelirdi mezeler, yedi sekiz küçük tabak. İki tekir balığı, iki sigara böreği, küçücük bir tabakta pilaki, birazcık beyaz peynir, domates. Gece saat dokuz buçuğa, ona doğru kapıda bir adam görünürdü, kolunda bir sepet, Boğaz'da balık tutmuş, taptaze, o balığı kızartıp getirirler, çıtır çıtır... 

BA. Bu çok faydalı ama aynı zamanda çok sıcak sohbet için size çok teşekkür ederiz Afife hanım.

AE. Ben teşekkür ederim. Aydınlatabildimse çok sevinirim. 

 

Bandı çözenler İrem Şamlı - Muratcan Zorcu

 

-------------------------------------------------------------------------

1 Açık Radyo'nun stüdyosu o sırada Harbiye'de Istanbul Radyosunun karşısındaki Üftade Sokağı’ndaydı. Birçok radyocu 1950'li yıllarda radyo binasının karşısındaki sokaklarda, Afife Ediboğlu da (eşi şair Baki Süha Ediboğlu'yla birlikte) Üftade Sokağı’nda oturuyordu.- y.h.

2 Sahibinin Sesi plaklarının fabrikası Yeşilköy'deydi. 

3 Dr. Galip Ataç (1879-1943), tıp doktoru, siyaset adamı, yazar Nurullah Ataç'ın ağabeyi. "Evin Saati" adlı radyo programlarında sağlık konularını işlerdi. Kekeme olduğu için hazırladığı metinleri radyoda Baki Süha Ediboğlu okurdu. 

4 Tonika-do Alman musıki eğitmeni Agnes Hundoegger'in (1858-1927) uyguladığı, ses eğitiminde her notanın el işaretleriyle gösterildiği kulak terbiyesi ve solfej yöntemi - y.h. 

5 Bu çok çarpıcı hadisenin ayrıntılı hikâyesi için Nevzat Atlığ'la söyleşiye bakınız. - y.h. 

6 Baki Süha Ediboğlu bu kitapta otuz altı şairle hâtıralarını anlatır, şiirlerinden örnekler verir. Bu şairlerin bir kısmı kendisinden önceki kuşaktan, ama çoğu kendi arkadaşları yahut kendisine yakın kuşağın şairleridir. - y.h.