Radyo Anıları Serisi (I): Melahat Pars'la söyleşi

Saz ve Söz
-
Aa
+
a
a
a

Bir dizi olarak yayınlanacak olan aşağıdaki söyleşi Açık Radyo’da 1999-2001 yılları arasında Bülent Aksoy ve Ersu Pekin tarafından hazırlanan, radyo sanatkârlarının ağırlandığı “Radyo Anıları” serisinin ilkidir. Elif Özen tarafından yazıya geçirilen metin, Bülent Aksoy tarafından yayıma hazırlanmıştır.

(4 Şubat 2001 tarihinde Açık Radyo'daki Saz ve Söz programında yayınlanmıştır.)

(Radyo Anıları Serisi, Anakronik'in internet sitesinde yayınlanmaktadır, aşağıdaki söyleşi de yine Anakronik'in internet sitesinden alınmıştır.)

Bülent Aksoy. Melahat Hanım siz çok kıdemli bir radyocusunuz. Ankara, İstanbul radyolarında yıllarca çalıştınız. Ama önce sizin musiki geçmişinizi öğrenelim, ondan sonra radyo çalışmalarınıza geçelim. Musikiye kanunî Mustafa Bey ile başlamıştınız, öyle değil mi efendim?

Melahat Pars. Evet efendim. İstanbul’da Fatih’te doğdum, Fatih’te oturan bir ailenin tek kızıyım. Çocukluk yıllarımda herkesin evinde, daha çok hanımların ellerinde birer ud olurdu. Benim anneciğimin de bir udu vardı. Eski şarkıları söylerdi bana. Tecrübesiyle benim sesimi keşfetmiş, babamla ders aldıralım demişler. Bitişiğimizde kanunî Mustafa Bey oturuyordu, talebeleri var, kanun, nota dersleri veriyordu. Komşumuz olduğu için ona götürdüler beni. Dinledi beni, bu fevkalade bir ses, hemen başlayalım uda dedi. Tabii, ud çalmayı bilmediği için pek istifade edemedim. O zaman Dârülelhân vardı, bir okuldu. İlkokula yeni başlamıştım. Hem oraya hem buraya biraz zor olacağı için ailem bir tarafı tercih etti. Beni Dârüttâlim-i Musikiye verdiler, o zamanın konservatuvarıydı. Fevkalade kıymetli hocaları vardı. Böyle kıymetli bir yerde başladım. Fahri Kopuz’du hocam, nur içinde yatsın, bana ekmek veren hocam derim hep, benimle o kadar meşgul oldu ki…

BA. Ud dersi aldınız ondan, değil mi?

MP. Ud dersi aldım, ud dersiyle beraber, nota. Önümüze notalar konuyor, deşifre ettiriliyor, aynı zamanda nazariyat da var. Hocam çok iyi neticeler aldı, ben de almaya başladığımı hissediyordum. Yavaş yavaş başladım söylemeye; “Bir dâme düşürdü ki beni baht-ı siyahım” gibi eski zamanın güzel şarkılarıyla. Annem de bu şarkıları biliyor, tabii onlar nota bilmiyor. Nota öğrenmekte biraz sıkıntı çektim. Dokuz yıl Dârüttâlim-i Musıki’de ders gördüm. Hocam çeşitli yerlerde konserlere gidiyordu, bir gün beni çağırdı, “Melahat, heyeti, burasını sen idare edeceksin,” dedi. Aman hocam yapmayın falan diyorum … “Evet, sana bırakıyorum” dedi, “biz bir hafta burada olmayacağız.” Bir hayır kurumunun yararına konser vereceklerdi. Madem böyle, fevkalade bir sorumluluğumuz var, becerebilirsem çok bahtiyar olurum dedim. Böylece heyeti devraldım, çok güzel idare ettim. Çok sevinçliydim. Ama koro yönetmekte hiçbir zaman hocamın kâbına erişemedim, orası muhakkak efendim.

Uzatmayayım. Özel hayatımdaki bazı üzüntüler yüzünden bir süre udu elime pek alamadım. Musıkiden biraz uzak kalır gibi oldum. Evlendim, eşimin şark hizmeti sırası gelince, udumu bile alıp götüremedim…

BA. Dârüttâlim-i Musıki’de okurken bir ara Cevdet Çağla’dan kısa bir süre keman dersi almıştınız, değil mi?

MP. Hayır efendim, özel olarak almadım. O çok istedi, ama hocam iki saz bir arada yürümez, birini tercih edeceksin dedi. Hocam fevkalade bir hocaydı. İstiyordu ki, bir şeyler daha öğreneyim; böylesi daha iyi oldu, uda verdim kendimi. Bakın, bu yaşıma geldim, udu hâlâ fevkalade bir şekilde çalabiliyorum. Sazımı dinletebiliyorum. Ben biraz keman da çalıyordum. Keman çok zor bir sazdır. Hocamın ikazından sonra bu saza artık el sürmedim.

BA. Dârüttâlim-i Musıki’de Fahri Kopuz üstadın dışında, Cevdet Çağla, Mesut Cemil, Münir Nurettin, Nuri Halil Poyraz, Ruşen Ferit Kam gibi sanatkârlardan da yararlandınız, değil mi efendim?

MP. Evet, hepsinden yararlandım efendim. Bazı derslerimize Ruşen Bey giriyordu. Birçok ders vardı, nazariyat, edebiyat, ses araştırması. Her gün şan dersleri… Bakın, bu yaşta bile tiz seslere çıkabilmemi onlara medyunum. O hocalara dua ediyorum. Mesela, nezlemsi bir rahatsızlık sırasında seslerimiz biraz bozulur, ama ikinci sesimiz var. İşte bu durumlarda o bizi kurtarıyor, hem de bu yaşta efendim!

Çok önemli bir konuya temas ettiniz. Bundan sonra sizin radyo hayatınız başlıyor olsa gerek. Fahri Kopuz üstadla Dârüttâlim-i Musıki’de beraberdiniz, Dârüttâlim-i Musıki dağıldıktan sonra o kadro Ankara Radyosuna mı girdi?

MP. Ankara Radyosuna girdi.

BA. Siz de onun kadrosunda radyoya intisap etmiş oldunuz…

MP. Evet, öyle oldu. Ama bir tesadüf eseridir. Sınavla Ankara Radyosuna girdim. Bunun hikâyesi şöyle… Bitlis’te şark hizmetimizi tamamladık. Hocama gittim, elini öptüm, yanaklarını öptüm. Çok memnun oldu. Seni kazanırsak çok seviniriz tabii, peki üstesinden gelebilecek misin, büyük usulleri soruyoruz dedi. Biraz çalışayım hocam dedim. Bir iki eser verdi bana. Bunlara bir bak, on gün var daha imtihana dedi. Geldim eve, eşim hadi başla bakalım çalışmaya dedi. Zaten bildiğim eserlerdi. Ama tabii aradan üç yıl geçmiş, musiki biraz nankördür, öyle bırakmaya pek gelmez.

Sonra imtihana girdim. Udumla girdim, güzel bir şarkı okudum, çok beğendiler. İmtihan odasında biraz fazla kalmam kazandığıma delalet ediyordu. Kazandım herhalde dedim. Kazandım da. Radyoda birinci sınıf en iyilerin sınıfıydı. Üç sınıf vardı.

Girdiğim ilk koro Mesut Cemil Bey’in korosuydu. Hiç unutmuyorum, Cevriye Ceyhun’a (o da bu yıl rahmetli oldu), Melahat Hanım senin yerine geçsin, Cevriye Hanım öne gel dedi. Biraz üzüldüm, acaba muvaffak olamıyor muyum dedim kendi kendime. Üç gün sonra yerler değişti, ön sıraya geçtim. Mefharet Hanım tabii, Radife Hanım benden öndeydiler, onların arasına oturdum ve bu işi başardığıma inandım.

BA. İmtihan heyetinde kimler vardı?

MP. Fahri Kopuz vardı tabii, öbürleri biliyorlardı onun talebesi olduğumu. Sonra, Nuri Halil Poyraz, Cevdet Çağla, Cevdet Kozanoğlu, Mesut Cemil… hepsi. Hocalarımız çok büyük isimlerdi.

BA. Uzun sürdü mü sınav?

MP. Uzun sürdü. Pestlerime baktılar sesimin, sonra tizlerime, tizler için Mesut Cemil Bey ayağa kalkıp odadaki piyanonun tuşlarına bastı, üç sese bastı, üç sesi de verdim. Bir tecrübem, bir geçmişim var tabii. Beğendiler herhalde, radyoya girdim, bir yıl kadar geçti, “repetitör muavini” oldum.

BA. Bir saniye araya gireceğim. Sizin Ankara Radyosunda görevli olduğunuz yıllar hakkında Cevdet Kozanoğlu şunları yazmış:

“Radyonun öteki programları mükemmelleşirken kütüphanesi, saz imalathanesi, plak arşivi çok zenginleşmiş, çok iyi bir duruma gelmişti. Buna karşılık, radyodan pek çok ses ve saz sanatkârı ayrıldı. Reşat Erer, Kemal Niyazi Seyhun, Hasan Gür, Müzeyyen Senar, Mefharet Yıldırım, Perihan Altındağ Sözeri, bunları takiben Hakkı Derman, Şerif İçli, Hamdi Tokay, Safiye Tokay, Celal Tokses, Tahsin Karakuş, kısacası bütün fasıl heyeti ayrılıp İstanbul’a gitti. Hemen bir imtihan açtılar, gidenlerin yerine yeni elemanlar aldık, bir de misafir saati ihdas edip Ankara piyasasında okuyan elverişli sanatkârlar değerlerine göre ara sıra radyoda okutulmaya başladı.

“Yeni alınan sanatkârlar şunlardı: Naci Tektel, Melahat Pars, Vedia Tunççekiç. Fahri Kopuz’un idaresine verilen fasıl, onun gayretiyle eskisinden daha mükemmel bir duruma geldi. Bunlara ek olarak İstanbul’dan Mualla Mukadder (sonra Atakan), Şükran Özer, Tülûn Korman, Suzan Güven gibi ses sanatkârlarını ayda bir Ankara’ya getirterek üçer yayınla gidenleri aratmadık.”

Siz girdiğiniz zaman demek ki Fahri Kopuz’un faslına verilmişsiniz.

MP. Tabii. Efendim biz, lâlettâyin şarkılar geçmiyorduk Fahri Hoca’dan. Tamamıyla fasıl musikisi. Fasıl musikisiyle öylesine içli dışlı olduk ki, birçok şarkı bizlere lâlettâyin şarkılar gibi geliyordu. Seçilen eserler üzerinde evlerde de çalışıyorduk, kısacası. Faslı radyoda biz yürüttük. Fasıl deyince Fahri Kopuz, Melahat Pars geliyordu akla. Ben hocamın payesini almıştım.

Radyodan ayrılan arkadaşlarımızın nerdeyse hepsi sahneye çıktı. Bir sahne yolu açılmıştı. Sahneye çıkmak içindi ayrılmaları. Tabii, bilgileri de vardı, fevkalade bilgiliydiler. Sahneler de istiyordu onları. Ama bizler radyoyu boş bırakmadık. Radyo eski programlarını muvaffakiyetle sürdürdü.

BA. Fahri Kopuz faslının, fasıl idaresinin özellikleri nelerdi?

MP. Özellikleri, yani teknik özellikleri… Bunlar çok başarılı fasıllardı. Titizdi hoca, bazen beğenmez, “olmadı baştan” der, baştan okuturdu. Fasıl deyince zaten ilkin Fahri Hoca gelir akla. Onun fasılları birer büyük konser gibiydi. Daha önce Şerif İçli’nin de çok iyi bir fasıl idaresi vardı Ankara Radyosunda. Ama Fahri Hoca önde gelir efendim. Fahri Hoca tamamıyla kendini fasıla vermiş biriydi. Fasıl ne demektir, fasılda ne yapılır, hepsini meşk etmiş, senelerce icra etmiş.

BA. Yalnız şunu merak edebilir dinleyicilerimiz: Fahri Kopuz ud çalardı, faslı bir udî olarak nasıl idare ederdi? Provalarda onun katkısı…

MP. Erkek talebelerimiz vardı. Onlar aynı zamanda def çalmayı öğreniyordu, usûlleri öğreniyordu. Def yol, iz gösteren bir saz. Biz kadınların defle alakamız yoktu tabii, olamazdı da zaten. Ben hâlâ bilmem def çalmayı.

BA. Kaç hanende olurdu o fasılllarda?

MP. O yıllarda on kişi civarındaydı.

BA. On kişi oluyor muydu?

MP. Oluyordu efendim, oluyordu. Ben girdiğim zaman sekiz kişi kadardık. Bazılarına zor geliyordu fasılda okumak…

BA. Çünkü “yerinden” okutuluyordu, öyle değil mi?

MP. Yerinden efendim, yerinden. Yerinden, her sese gitmiyor tabii. Ama bu, başlı başına bir eksiklik değildir. Sesin cinsi öyle ise.

BA. Bir insanın her şeyi okuması mümkün değil tabii.

MA. Biz de pestleri okuyamıyorduk, okumaya çalışıyorduk. Allah rahmet eylesin, Sabite Tur yanımda oturuyordu. Tizleri fevkalade… Coloratura Gelir yanıma, Melahatcığım, fasıl bu, ama pestleri bana okuttur ne olursun derdi. O benden feyz alacak bir insan değildi hiçbir zaman, bilgili bir kızımızdı. Geliyordu bize, aman tize çıkma, peste in falan diye diye, bir süre sonra o da başladı pestleri okumaya. İşte bütün bunların bir yolu yordamı vardır. Siz bakmayın şimdikilere…

BA. Tabii, şimdiye bakmıyoruz.

MP. Şimdi fasıl diye bir şey yok artık. Bunlar “beraber şarkılar”, fasıl değil efendim, fasıl değil! Bizler bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Şimdi bıraktık artık, nasıl olsa günün birinde ayrılacaktık.

BA. Evet, şimdikiler fasıl değil, evet. Bir şey sormak istiyorum. “Yerinden” okumaktan söz ettik. Bütün hanendeler yerinden mi okuyordu? Mesela her hanende kendi ses sahası içerisinde okuyabilir, bazısı biraz daha tiz olabilir, bazısı bir ses daha pest olabilir.

MP. Ama o olmayacak işte.

BA. Ama o zaman tek ses gibi olmuyor mu fasılda?

MP. Tek ses olarak… böyle ayrı ayrı mı?

BA. Tek perdeden.

MP. Yok hayır. Kendisi solo olarak okuyabilir, ama radyoya girerken fasıl okuyacaksın diye imtihan edilir, sen fasılda okuyacaksın denirdi. Böyle bir pest, bir dik yoktu. Detone olurdu o zaman, fasıl olmazdı.

EP. Demin dediniz ki, fasıl deyince akla Fahri Kopuz gelir, faslı çok iyi tarif ederdi o. Neydi onun tarifi, fasıldan anladığı neydi?

MP. Faslın nasıl okunacağını anlatırdı. Fasılda bir eserden bir başkasına bağlanarak geçilir.

BA. Aranağmeleriyle.

MP. Re-mi-re-do-si-do-re…. (şarkıyı okuyor), fasıl iki şarkı arasında durup okunmaz. Bir şarkı bitince durulmaz. Zincirlemedir fasıl, hep bir zincir olacak; üç eser okunur, dört eser okunur, ancak ondan sonra durulur, taksim edilir.

Taksimi bitirir arkadaşımız, ondan sonra es’le başlar, es’le şarkıya girilir. Öbür tarafta büyük es’ler … ta-ra-ra-ra.. (sesiyle söylüyor). hep iç içedir. Faslın bütün mahiyeti budur. Kimilerine fasılcı derler, hayır efendim, fasılcı denen her okuyucu fasılcı değildir. Faslı bilmek lazım, fasıl dersi almak lazım.

EP. Ne tür eserler seçiliyordu?

MP. Biz eski eserleri, fasla müsait eserleri okurduk hep. Şimdilerde daha ziyade nostalji rüzgârı estiren şarkılar okunuyor, mesela “Mehtaba bürünmüş gece”.

BA. Fasılda olmaz bu şarkı.

MP. Olmaz. Bu, tamamıyla solodur. Fasılda usûlden çıkmayacaksınız. 16’lık usûlden bile çıkılmayacak. Fasılcılık bir meziyettir. Bakın işte, fasıl yok şimdi. Bugün fasıllarda okuyanlar bile söylüyorlar bunu.

EP. Peki seslerin kullanımı, demin Bülent sordu. O dik perdelerde ve pestlerde sesin kullanımı nasıl düşünülürdü?

MP. Tamamıyla nota ile, notayı koyacak önüne, nota ne ise. Bu üç sesli bir müzik aleti gibidir (tizler, pestler, ortalar), bu üçlüyü takip edecek. Birden şuradan şuraya çıktım… ahenk hemen hemen gider.

EP. Yani bir oktav yukarıya çıkmak diye bir şey…

MP. Olabilir, müsait olan eserlerde.

BA. Biraz heyecanlanır bir hanende, bir oktav çıkar mesela.

MP. Olabilir, olabilir. Yani güzelce çıktıktan sonra, yerinde olduktan sonra hiç mesele değil. Yeter ki o akorda uysun sesi. Yanlış bir akorttan değil, eseri iyi bildikten sonra çıkar. Nitekim sahnelerde olur bunlar.

BA. Bir de sazların çalışları farklıdır fasılda. Daha süslü, revnaklı, bazı sazlar öne çıkar, bazısı arkada kalır.

MP. Tabii efendim, tabii yapabilirler. Sazlar iyi yaptıktan, doğru yaptıktan sonra…

BA. Özellikle kanun, keman, ud çalmak zorlaşır mısra aralarında.

MP. Çok zor efendim, hele tanbur, o daha da zor. Zaten dikkat ederseniz, böyle iyi fasıllarda saz da, sazende de seçilir.

EP. Bir oktav yukarı çıkmak eserin neresinde olur, herhangi bir yerinde mi?

MP. Hayır efendim, aşağıda la sesi varsa yukarıda da la’ya basacak.

EP. Peki ama eserin neresinde yapılır bu? Herhangi bir yerinde mi?

MP. Oktav var, bir dörtlük var burada, o oktava göre son mezüründe çıkabilir. O artık lâlettâyin bir yerde, eserin tam ortasında filan değil de, müsait olan bir yerde olmalı. Hanende sesini göz önünde tutar, bakar ki müsait, çıkabilir. Mesela ben de çıkardım bazen. Arkadaşlarım da çıkardı. Dinleyicinin hoşuna gider bu, ama yerinde çıkınca, her zaman değil, her esere göre değil.

EP. Peki, bu bir faslın içinde istenen ve beklenen bir şey midir? Bu hiç yapılmadan da bir fasıl tamamlanır mı?

MP. Tamamlanabilir.

Ona da iyi bir fasıl der misiniz?

MP. Deriz, deriz. Ama dediğim gibi, yerine göre. Sahnelerde, açık havada, müsait yerlerde yaparlardı bunu. Böyle yerler kalmadı artık.

EP. Peki Radyoda?

MP. Radyoda biraz güç efendim.

EP. Öyle mi? Neden?

MP. Hocalarımız isterse yapılır. Çık dese de çıkamayanlar olur. Pest sesi olmayanlar da var, yalnız tize çıkabilmek değil mesele. Pest sesi olmayanı işaret etti mi hoca, şarkının o yerini zaten bilirsiniz, es’ten sonra bir mezür çıkılacak. Çıkılır, yani icabında çıkılır. Ama çoğu zaman çıkmamaya da dikkat edilir. En doğrusu budur, ama mesela rast makamında uygun olabilir, pestten detone olabilir sesi, ama iki katına çıkabilir, müsaittir. Hoca da zaten ona müsaade etmiştir.

EP. Bu bir renktir fasılda.

MP. Renktir tabii. Ama her şey yerinde olacak.

BA. Şarkılar aranağmeleriyle birbirine bağlanır. Aranağmelerinin seçimi de önemli. Fahri Kopuz gibi, Şerif İçli gibi eski sanatkârlar çok sayıda aranağmesi bilirlerdi. Bir beylik aranağmeleri vardır, herkesin bildiği, bir de daha az bilinenler. Hangi şarkıdan hangi şarkıya geçilirken çalınacak, hangisi hangisine yakışır…

MP. Bunlar önem taşıyor tabii. Aranağmesi esere yakışacak. 9/8’lik, 10/8’lik ritimler, bunlar şarkıya muadil, bestekâr aranağmesini ona göre hazırlayacak. Hepsi bir usûle göre. O güzel aranağmelerini eski sanatkârlar bestelemiştir.

BA. Fahri Kopuz okunacak eserleri kendisi seçerdi değil mi bu fasıllarda?

MP. Tabii, kendisi seçer, bütün programı hazırlardı. Bir iki kere de bana hazırlatmıştı. Melahat bir nihavend yapıver, Melahat şu makamdan bir şey… Çünkü ben bilirdim, nereye ne koyacağımı. Ağır aksak nereye, yürük semai, curcuna nereye.

BA. Başka hangi sazendeler, hanendeler vardı Fahri Kopuz’un idare ettiği fasıllarda, hatırlıyor musunuz?

MP. Kemençede Vedia Tunççekiç, Faize Hanım (Ergin) tanbur, bir de kendisi tabii, ud çalardı. Şimdi hepsini hatırlayamayacağım.

EP. Bir şey sormak istiyorum. İki şeyi mukayese etmenizi rica edeceğim. Birincisi, radyoda okuduğunuz fasılla radyo dışında okunan fasılları.

MP. Tamamıyla ayrıdır.

EP. Nedir bu ayrım? Bir de buna bağlı olarak ikinci sorum var: siz hem fasıl yönettiniz, hem de kadınlar korosunu. Bu ikisi arasındaki fark…

MP. Efendim, radyoda program notları gelir önümüze… Diyelim ki bugün nihavend faslı var, hüzzam faslı var. Ne istenmişse, onu okumak mecburiyetindeyiz, programın dışına çıkamayız. Harcrıâlem olamayız. Gazinolarda falan okunan fasıllarda gazino dinleyicisinin beklediği mübalağalı sesler çıkarılır. Bizde bu yok efendim, kat’iyen yok. Halkın bazı alışkanlıkları vardır, halkımız bunu tercih eder, o da ayrı mesele. Neşe ister, gürültü ister. Biz buna alışkın olmadığımız için gazinolara boyun eğmemişizdir.

EP. Sizin radyoda okuduğunuz faslın tavrıyla piyasadakinin farkını anladık. Peki, radyoda idare ettiğiniz kadınlar faslı ile kadınlar korosu arasındaki fark neydi?

MP. Kadınlar korosunda eserleri birbirine bağlamadan okuyoruz. Bir eser bitiyor, duruyoruz, es ile mi, neyle girilecekse ikinci esere geçiyoruz. Ama fasılda hep birbirine bağlamak var.

EP. Tek fark bu mu?

MP. En önemli fark bu. Fasıl deyip geçmemek lazım. Yani fasıl bir ilimdir musıkide.

EP. Tabii, fasıl deyip geçmiyorum. Aradaki farkı anlamak için soruyorum. Kadınlar topluluğunda fasıl yapmıyorsanız, tizlere bir oktav yukarı çıkılmasına izin verilir miydi?

MP. Verilir. İcap ederse verilir. Çünkü doğru dürüst bir şekilde, notaya uygun olarak, çıkarlar; bir şey beyazsa beyazdır, siyah yapamazsınız. Şimdi bu titizlik yok.

BA. Bir de şu konuya temas edelim: siz girdiğiniz zaman Ankara Radyosu çok parlak bir dönemindeydi. Cevdet Kozanoğlu’ydu radyodaki yetkili kişi. Mesut Cemil, Ruşen Ferit Kam da vardı radyoda. İşte o dönemde Ankara Radyosu yurt çapında dinlenebiliyordu. Geniş bir bölgeye hitap edebiliyordu. Bütün değerli sanatkârları bünyesinde toplamıştı. Bunlardan biri de sizdiniz. Cevdet Kozanoğlu dönemini biraz anlatır mısınız? Kozanoğlu’nun ayrılmasıyla sizin İstanbul Radyosuna geçmeniz aşağı yukarı aynı zamanda oluyor.

MP. Tesadüfen efendim.

BA. Biraz o dönemi anlatır mısınız? Radyoda nasıl bir hava vardı? Nasıl bir ortam vardı?

MP. Radyoya girdiğimde Perihan (Altındağ) arkadaşım, Müzeyyen Hanım (Senar), Afife Ediboğlu karşıladılar beni. Dediler ki, Cevdet Kozanoğlu’ndan korkacaksın. Çok ciddidir, ama sen çok tatlısındır, terbiyelisindir, korkma dediler. Vallahi bayağı korktum, nasıl yani, ciddi derken ne demek istediniz diye sordum. Saygı hürmet meselesi mi? Gördüm ki, Cevdet Kozanoğlu işinin ehli, işini çok da benimsemiş biri, görevine o kadar bağlı bir adam ki… Tam vaktinde gelir, tam vaktinde çıkar. Arzu ettiği kimselerle neşriyata girer, uduyla. Stajyerlerle filan pek girmezdi. Kıymetli bir adamdı, fevkalade kıymetli. Bizim de bir ölçüde aile dostumuzdu. Eşimle birlikte karısıyla, oğluyla çocuklarım arasında bir dostluk vardı. Fakat dostluk ahbaplık bir yere kadar. Gece bize buyurdukları zaman, oturur yemek yerdik. O sırada neşelidir. Ama ertesi gün okulda tamamıyla farklı…

BA. Okul dediniz.

MP. Okul diyorum, hakikaten okuldu efendim.

BA. Okulda, okul hayatı başlar.

MP. Okul kapısının önünden geçerken, bir akşam bize geldiler. Mahzuru yoksa söyleyeyim.

BA. Rica ederim. Ne mahzuru olabilir?

MP. Bize buyurdular efendim. Akşam yemeği yedik. Eşim, oğlum davet etmişler, geldiler, yenildi içildi. Radyodan da biraz bahsedildi, radyo işlerinden öyle pek bahsetmezdi. Gayet ciddi adam. Kahkahalar atıyor. Sonra evine döndü. Ertesi gün radyoda işim var, kalktım radyoya gittim. Radyo kütüphanesini Vecihe Daryal idare ediyordu, Muzaffer Birtan’la beraber. Sonra beni de oraya verdiler. Melahat Hanım siz de dikkatlisinizdir, siz de çalışın kütüphanede dediler. Hemen kütüphaneye girdim.

BA. Göreviniz neydi orada?

MP. Biri programa çıkıp dört eser okuyacaksa, elinizde program vardır, dört eseri çıkarın diyorsunuz.

BA. Notasını mı?

MP. Notasını çıkarıp okuyucuya veriyorsunuz, notaların ne zaman bize iade edileceğini de yazıyoruz. Görevimiz bu. Notada uygun olmayan bir şey varsa düzeltiyoruz. Yeni gelen notaları yerlerine koyuyoruz. Üç bilgili hoca görevliydi bu işle. Bir gün bir ses geldi kulağıma, Melahat Hanım’ı çağırın diyordu. Cevdet Kozanoğlu’nun sesi olduğunu derhal anladım. Eyvah dedim, kütüphanede bir şey oldu. Ben aynı zamanda program şefiydim. Bütün sanatçıların programlarından sorumluydum. Radyoda en büyük vazifeydi bu. Bizler her şeyi, eserlerin ne olduğunu bildiğimiz için, teveccüh gösterip bizleri muvafık görmüşler.

BA. Ne kadar sürdü program şefliğiniz?

MP. Epey sürdü. Mesela bugün Mefharet Hanım (Yıldırım) dört şarkı okuyacak, dört şarkıyı usûllerine göre yazıyorum, sıraya koyuyorum. Programları hazırlıyorduk.[1] Baktım, Cevdet Kozanoğlu’nun önünde bir kitap. Bir gün evvel beraberdik, gülüşüp kahkahalar atmıştık. Ama burada buyurun efendim diyorum, titriyorum. Bir şey olacak, bir şey söyleyecek. “Bunu gördün mü kızım?” dedi, okunan eserleri gösteriyor bana. Şimdi hatırlayamayacağım, hangi eser olduğunu. Evet efendim dedim, şöyle yaprakları göstererek, bu ne dedi. Bir eser ayda bir defa okunuyordu.

BA. Bunu da kontrol eden insanlar vardı değil mi? Birden fazla okunmaması için.

MP. Ne diyorsunuz! Kontrolden geçiyor, o kadar itina ediliyor.

BA. Bunu kontrol eden kimdi?

MP. Cevdet Kozanoğlu.

BA. Demek ki, Kozanoğlu bütün programları dinliyordu.

MP. Cevdet Bey’in elindeydi bütün programlar tabii. Başkaları fark etmezdi bile. Aynı eser üç kere okunsun, görmezlerdi. “Talimat verdik kızım,” dedi bana, “bir eser ayda bir kere okunacak, değiştir bunu.” Sonra notayı attı önüme. Özür diledim, dalgınlığıma gelmiş dedim. Derhal sildim o eseri. Mualla’ya da (Mukadder) dedim ki, Muallacığım az kalsın dayak yiyordum senin yüzünden… Niye dedi. Vallahi yiyordum dedim. O yemek işi ayrı, buradaki vazifem ayrıydı. Onun için çıtımız çıkmıyordu radyoda. Şimdi böyle şeylerden eser kalmadı. Artık hiçbir okulda olmaz bunlar. Tabii bizler şimdiki duruma da üzülüyoruz bir yandan. Ama ne yapalım, bizler böyle yetiştik.

BA. Disiplin işinin iki ucu var. Sanatkâr, çok aşırı, askerî bir disiplinden rahatsız olabilir. Ama bu disiplin sanat adına uygulanan bir disiplinse hoş görülebilir.

MP. Tabii efendim. Disiplin beynelmilel bir şey. Böyle bir kaide konmuş, bir eser bir kere okunacak diye. Bizler orada maaşlı memur filan değiliz ki, bizi böyle azarlayacak… Ama işte o disiplin içindeydik. Besmeleyle geçerdik kapısının önünden, sesimiz çıkmazdı. Fakat Cevdet Bey dünya tatlısı bir adamdı. Fevkalade bir insandı. Çok tatlıydı, ara sıra gelir, hadi bir kahve içelim Melahatcığım falan derdi. Bu tarafları da vardı. Yoksa başka türlü çekilmezdi bu hayat, tatlı bir tarafı da olmalıydı. Biz bu disipline hep katlandık. Şimdi tabii bunlar maziye karıştı, o eserlerle beraber, o cânım eserlerle…

Şimdi benim bir derneğim var, Kalamış Musıki Kültür Derneği. Geçen yıl bir konser verdik, her sene bir konser düzenliyorum, omurilik tedavisiyle ilgili bir kurum yararına verdik, sokak çocuklarına verdik. Hep fasıl tarzı eserler okudum, okuttum arkadaşlarıma. Gayet güzel oldu, yedi yüz kişi ayakta dinledi. Hâlâ seven var bu musikiyi, musikimiz sevilmez mi efendim, sevilmez mi?

BA. Cevdet Kozanoğlu’na dönelim. Okul dediniz radyoya. O okulu okul yapan bir disiplin vardı, bunu o disiplin altında çalışan sizin ağzınızdan dinledik. Bu okulda hangi dersler veriliyordu? Siz yetişmiş bir icracı olarak girmiştiniz radyoya, ama herkes yetişmiş olmayabilirdi. Bazıları yetiştirilmek üzere alınıyordu, öyle değil mi?

MP. Stajyerler vardı. Herkes yetişmiş olur mu? Bir kere “sanatkâr imtihanı” vardı. Ben sanatkâr imtihanıyla girdim. Bir de stajyer imtihanı vardı. Stajyer, yani hiçbir şey bilmiyor gibi. Daha doğrusu, biliyor da bilmiyor…

BA. Sadece kabiliyetli olduğu için alınıyor.

MP. Kabiliyetli olduğu için, sesini dinliyorlar. Ahenksiz bir ses çıkarırsa, hemen kapı dışarı… Kabiliyeti olmadığına karar veriyorlar.

BA. Kaç çeşit ders vardı? Mesela meşk, repertuvar…

MP. Repertuvar dersleri haftada üç defaydı galiba.

BA. Nuri Halil Poyraz mı veriyordu o dersi?

MP. Nuri Halil Poyraz da giriyordu, Fahri Kopuz da girerdi icabında. Bir hocanın bir mazereti olunca, herhangi bir hoca girebilirdi derse. Bütün hocalar bilirdi nazariyatı, bilmemesine imkân yok. Nazariyat ekmek su gibi bir şey. Ben bile birkaç stajyere hoca oldum.

BA. Kimin dersine girdiniz?

MP. Hoca olarak Radifeciğimle (Erten) ben çalışıyordum. Biz de girerdik. “Bugün hoca yok, hadi bakalım, Melahat Hanım sen gir” dedikleri zaman girerdim. Bunlardan başka, koro programlarımız varsa, bir gün seçilen eserler üzerinde çalışılır, hatalar düzeltilir, ateş gibi olur… Ertesi gün yayına çıkılırdı. Ertesi gün notaya bile bakmadan okurduk.

BA. Ne kadar sürerdi bir programın provası? Bir saate çıkar mı?

MP. Bir saat sürer. Yarım saat de olabilir. Seçilen eserlere göre. Koroyu yöneten ne zaman tamam derse.

BA. Nazariyat bilgileri verilirdi dediniz. Bir makamın yapısı, bir usûlün yapısı… Bunlar da nazariyat dersinin konusu. Tabii, makamları herhalde iyi bilen bir hocanın vermesi gerek bu dersi, ama ders vermekte herkes aynı derecede başarılı olamaz. Ankara Radyosunda kim veriyordu usûl dersini?

MP. Halil Bedii Yönetken vardı, eşim tarafından benim hısımımdı. Cevdet Kozanoğlu da giriyordu. Kadınlardan kimseyi sayamayacağım. Ama Radife Erten çok kıymetliydi, fevkalade. Mefharet Yıldırım çok kıymetliydi, fevkalade. Ben giriyordum bazı derslere.

BA. Okuyucular ses tekniği, diksiyon gibi konularda da eğitiliyor muydu?

MP. Ne diyorsunuz! Edebiyat dersi vardı. Edebiyat olmayınca olmuyor.

BA. Bu dersi hanende olan bir hocanın vermesi daha doğru olmaz mı, ses tekniği açısından…

MP. Önce musıkiyi bilecek.

BA. Elbette bilecek musıkiyi. Nefes alma tekniği falan da önemli.

MP. Elbette, musıkiyi bilmeyen yoktu, aksi olamaz zaten.

EP. Bir de şan dersleri alıyordunuz…

MP. Şan dersleri de vardı. Sesi açmak için, gelişigüzel bir şekilde okunmaması için. Kulağı hassas olmuyor bazılarının, bu şan dersinin çok büyük önemi var. Bunun da meşki vardı.

BA. Onun bir hocası vardı. Saadet İkesus muydu acaba?

MP. Evet, Saadet Hanım’dı zaten bizim hocamız.

EP. Onu biraz anlatır mısınız, Saadet Hanım’ın derslerini.

MP. Saadet Hanım çok hoş bir insandı. Kibirli değil, çok sevimli bir hanım, işini seviyor. Bu da çok mühim bir şeydir, yani istekli, gayretli olmak. Konservatuvarın çok kıymetli bir hocasıydı.

EP. Kitabı da vardır Saadet Hanım’ın. Bir not almışım buraya demin siz konuşurken, demişsiniz ki sınav yapılıyordu, üç yılda bir tekrar edilirdi sınav.

MP. İmtihanlar veriliyordu, evet.

EP. Nasıl bir, neydi o üç yılda bir tekrarlanan?

MP. Diyelim ki, üçüncü sınıftasınız, üçüncü sınıfın imtihanına gireceksiniz. Bir nota verirler, okursunuz. Sonra usûl vurursunuz, mesela devrikebiri, usûlleri sorarlar. Başarılı olamazsanız, yani notayı okuyamayıp usûlü vuramayan sınıfta kalırdı.

Bir gün ben radyoya geliyorum. Radyonun kapısında Perihan Altındağ. Melahatcığım koş koş koş, devrikebir nasıldı diye soruyor bana. Düm düm……. (devrikebiri vuruyor), 32/2′ lik. Bunlar su gibi ezberimizde. Bu büyük usûller yirmi dört tane midir, otuz tane midir, hepsi… “Sen şimdi bana göster, ben içerde vururum,” diyor. “Bozmadan vur,” dedim. Geçti sınıfını, hep söyler, Melahat nasıl beni kurtardıydın diye. Böyle günlerimiz olurdu. Tabii, imtihanlar da çok sıkı.

EP. Anlaşıldığı kadarıyla, sanatçı yetişti oldu diye bir şey söz konusu değil. Kademeleri var, birinci, ikinci, üçüncü sınıf gibi sınıflar var. Peki kaç sınıf geçiyorlar yetişmekte olanlar?

MP. Gayet tabii, sınıf geçiyor. Muvaffak olamadı mı, sınıfta kalıyor, tekrar okuyor.

BA. Üç sınıf mı vardı?

MP. Evet. Orası basbayağı bir okuldu. Onun için radyomuz bitaneydi. Muvaffakiyetini yine devam ettiriyor, ama bizim zamanımızdaki gibi değil, kat’iyen öyle değil. Kendime pay biçmek için söylemiyorum, zaman da değişti artık. Biliyorsunuz, Türk musıkisi ne hale geldi… Zaman değişince istek de mi kalmıyor, ne oluyor bilmiyorum. Böyle bir vaziyet var.

BA. Evet, radyo bir okulmuş. Ama bakınız, bu okulun başına daha sonra ne geliyor! Cevdet Kozanoğlu anılarında —ne iyi etmiş de anılarını yazmış— şöyle diyor:

Ankara Radyosunun bir konservatuar gibi çalıştığını muhtelif vesilelerle belirtmiştim. Bir gün (2   Temmuz 1954’te) bağlı olduğumuz bakanlıktan bir yazı geldi. Devlet radyolarının bir okul olmadığı          hatırlatılıyor, bu nedenle derslerin kaldırılması isteniyordu. Emir doğrudan doğruya bana hitap      ediyordu. Düşündüm taşındım; bunlarla bir tartışmaya girip fikirlerinin yanlış olduğunu ispat etmeye    kalkışarak kendi işlerimi berbat etmek istemedim. Böyle faydasız bir mücadeleye girmenin             yorgunluktan başka bir neticeye ulaşmayacağına da kani idim.

Derhal istifa mektubunu yazmış, bir daha da radyoya dönmemiş.

MP. Evet, ondan sonra hiçbir görev almadı. Evinde oturdu.

BA. Siz Ankara Radyosundan Cevdet Kozanoğlu’yla hemen hemen aynı zamanda ayrılmış oluyorsunuz. Siz de ya 1953’te ya da 1954’te…

MP. Herhalde, ama şimdi bunu hatırlayamadım.

BA. 1953’te eşinizin rahatsızlığı dolayısıyla İstanbul’a yerleşmişsiniz, 1954’te de Cevdet Kozanoğlu ayrılıyor. Anlayabildiğime göre, bundan sonra Ankara Radyosu eski parlak günlerine bir daha erişemedi, başarı seviyesi gitgide düştü. Düşen bir grafiği var, bir eksilme var. Bilmiyorum, siz de öyle gördünüz mü bu dönemi? İstanbul Radyosu parlıyor bu dönemde, Ankara Radyosunu geride bırakıyor.

MP. Öyle ama, zannetmiyorum geride kalsın. Şimdi, seneler geçti aradan… Aynı muvaffakiyeti görmesem de, büyük bir düşüş olduğunu sanmam. Yine muntazam, yine bir tekâmül ediş vardı.

BA. Hani “mevsimlik şarkılar” denir ya, bunlar öne geçiyor Türk musıkisinde. “Klasik” denen ağırbaşlı eserleri okuyanlar azalıyor…

MP. Evet ama, mecburen o yola gidiliyor. Müşteriye mi dayanıyor ne oluyor, bilemiyorum. Ben bunu sizin söylediğiniz gibi ifade edemeyeceğim. Mecburen Ankara Radyosu da repertuvarını değiştiriyor, ama o kadar değil, çok aşırı bir durum yok. Eski eserler gene okunuyor. Yine de bir nezâhet var, ben hiç küçümsemek istemiyorum.

EP. Ankara Radyosunun okul olduğu, musıki dersi verildiği yılların sonuçları ne oldu? Siz Ankara’da bu dönemin sonuçlarını bizzat gördünüz, yaşadınız. Nasıl buluyorsunuz sonuçlarını? O dersler olmasıydı Ankara Radyosu sanatçı kazanamaz mıydı?

MP. Radyodaki gençler hem birer sanatkâr, hem de birer memur. Mecburen bir çalışma olacaktı. Bir memur nasıl çalışırsa, radyodaki de çalışacaktı. Mesela ben bile verilen bazı eserleri hemen çantama koyar, eve gelir, çalışırdım, ertesi gün çalışmış olarak giderdim radyoya. Mecburen böyle. Hocamız geliyor karşımıza. Bir Ruşen Ferit Kam geliyor mesela. Onun karşısında ezilirsek olmaz. Sanatkârlıktan ziyade bir talebe vasfı vardı üzerimizde.

EP. Böyle böyle öğreniliyordu, değil mi?

MP. Tabii, ne diyorsunuz efendim! Bakıyorsunuz bir eser zayıf eser, hoca tekrarlıyor, bunu artık okur musunuz Melahat Hanım, okur musunuz Perihan Hanım? Böyle dersler gördük, titreyerek ders gördük. Onun için, bu işte biraz varlık gösterebilmişsek, biraz işe yarıyorsak…

BA. O dönemin payı var, öyle değil mi?

MP. O dönemin izleri, hem de nasıl payı var efendim, nasıl payı var!

EP. Muzaffer Sarısözen’in topluluğunda da okudunuz, değil mi?

MP. Okuyordum.

BA. Sizin okuduğunuz topluluklardan biri Mesut Cemil’in yönetimindeki “klasik koro”, değil mi?

MP. O bizim esas koromuzdu.

BA. Sonra Ruşen Ferit Kam devraldı o koroyu, Mesut Cemil İstanbul’a gidince. Ruşen Ferit Kam’ın korosunda da okudunuz mu?

MP. Okudum, tabii okudum efendim.

BA. Hem o korolarda, hem de biraz Muzaffer Sarısözen’in korosunda.

MP. Ruşen Ferit Bey’in başı biraz yukardaydı, bilmem sağ mı?

BA. Hayır değil.

MP. Değil mi? Başı yukarda, biraz sert, hiç gülmeyen, bu hali biraz endişelendirirdi bizi. Yüzü yine asık, eyvah derdik. Ama çok bilgili tabii, bilgisinden çok çok istifade ettik onun. Bazen azarlar, bağırır, böyle halleri vardı. Fakat bu haller bütün hocalarda bulunabilir.

BA. Biraz da Mesut Cemil’in yönettiği korodan bahseder misiniz?

MP. Mesut Cemil fevkalade titiz. Okuruz, olmadı baştan, eller yukarıda… Sonra bir ara Bağdat’a, oradaki konservatuvara müdür oldu. Ben gidince, Melahat Hanım, Mefharet Hanım, Radife Hanım idare edecek koroları dedi. Tabii çok memnun, çok mütehassis olduk. Çok sevindik, ama onun yerini tutmak, harcımız değil, imkânı yok. O kadarını yapamazdık ama biz de onun öğrettiği gibi, hocalarımızın öğrettiği gibi bir şeyler yaptık. Devam ettirdik. O titizlik bize de geçti. Beğenmediğimiz oluyor, beğendiğimiz oluyor. Beğenmeyince söylüyoruz, güçlerine giderse gitsin diyoruz. Mesela bir yürük semai başlı başına önemli bir eserdir. “Etti o güzel ahde vefâ” bir yürük semai, sanatkâr sıfatlı bazı arkadaşlarımız yürük semaide oyun oynuyorlar, olmaz! Ağır aksakta, ağır eserlerde oyun olmaz! Oyunu başka eğlencelere bırakın diyoruz. Siz bir konser veriyorsunuz radyoda…

BA. Oyun oynamaktan kastınız nedir tam olarak?

MP. Göbek atıyorlar…

BA. Öyle diyorsunuz…

MP. Affedersiniz, sizin huzurunuzda söylemek istemedim.

EP. Estağfurullah…

MP. Yani bayağı oynuyorlar. Giyimleri de pek çirkin.

EP. Yürük semaide nasıl olur bu?

MP. Olmaz ama, oluyor işte! Yani bunlar da var. Bunları söylemek istemezdim hiç. Ama insan bazen böyle galeyana geliyor. Siz bunları yayından çıkarabilirsiniz. Ama icap ettiği zaman da söylersiniz.

BA. Muzaffer Sarısözen’den bahsedelim biraz da. Sizin döneminizde icracılar, sazendeler, çok sayıda türkü bilirlerdi, değil mi?

MP. Evet, hem de nasıl…

BA. Mesut Cemil hem klasik koroyu, hem halk musıkisi korosunu yönetiyordu, yoksa ikisi aynı mıydı?

MP. Sarısözen’in yönetimi yoktu, Mesut Cemil yönetiyordu. Biz bütün derslere giriyorduk. Bütün derslere, edebiyat, Türk musıkisi, Batı musıkisi… Sarısözen’in de derslerine giriyorduk. Bakın, ben Ankara Radyosundan ayrıldığımda üç yüz türkü vardı repertuvarımda, Sarısözen’den öğrendiğim. Istanbul’a geldiğimde bir talebe vardı radyoda, ben o türküleri ona hediye ettim. O üç yüz türküyü, bütün öğrendiklerimi. Hocam, size hep dua ediyorum derler bunlar. Biz işte bütün türküleri onun gibi, Sarısözen gibi okuyorduk. Bizim zamanımızda yetişenler gibisi yok artık, yok. Azıcık kendimi methedeyim. Oysa hiç methetmeyiz kendimizi vallahi. Kenarda kalmış zavallılar gibi böyle… Ama bilen, takdir eden ediyor. Hakikaten öyle, bizler o derslere, halk türküsü derslerine de girdik.

BA. Şunu öğrenmek istiyorum… Mesut Cemil önceleri halk musıkisinden de sorumluydu. Koroyu yöneten yine Mesut Cemil’di. Daha sonra Muzaffer Sarısözen’e devretti. O sırada Muzaffer Sarısözen koro yöneticisi değildi. Ama radyoda birtakım çalışmaları vardı sanıyorum. Biraz bundan bahseder misiniz?

MP. Sarısözen’in çalışmaları mı? Hocaydı o, muazzam bir hoca. Derslere de giriyordu. Ondan sonra koroya geliyor, koroyu yönetiyordu. Her gün dersi vardı, her gün. Derssiz olmazdı. Halk musıkisinin böyle tekâmül etmiş bir vaziyeti yoktu. Ama o gelince fevkalade oldu. Olmayan bir şeyi öğrendik ondan. Vakitsiz bir ölümdü onunki, yazık oldu, öyle bir hoca radyo için çok gerekliydi.

Fasıl musıkisnde ağır eserlerle başlanır, hafif eserlere doğru gidilir. Son eser kıvrak bir şarkı yahut türkü olur. Siz de Sarısözen’den öğrendiğiniz türküleri programlarınızda, son eser olarak, türkü olarak okumadınız mı?

MP. Hayır. Çünkü türkü okunmazdı bizim programlarımızda, programı idare heyeti hazırlardı. Halk türküsünü ayrı bir şey olarak düşünürlerdi.

BA. Ama bazı türküler vardır, tamamıyla makam çeşnilerini içinde…

MP. Öyle türküler vardır tabii. Ben fasıllara koyuyordum bazen.

BA. Şimdi Ankara Radyosunu biraz geride bırakıp İstanbul Radyosuna geçelim isterseniz. 1953’te eşinizin rahatsızlığı dolayısıyla İstanbul’a yerleşiyorsunuz. 1958-1965 arasında da İstanbul Belediye Konservatuarında repertuvar dersi veriyordunuz. Aynı zamanda İcra Heyetinde çalışıyorsunuz. Münir Nurettin Selçuk yönetiyor değil mi heyeti?

Evet. Hem İcra Heyetindeydim, hem de hocaydım.

BA. 1975’e kadar İstanbul Radyosundasınız, kendi isteğinizle emekliye ayrılıyorsunuz. 1982’de de Kadınlar Korosunun şefi olarak yeniden İstanbul Radyosunda görev alıyorsunuz.

MP. Birkaç kere Ankara’ya gidip gelmiştim. İstanbul’dan gidip gelmek çok zor geldi bana.

BA. İstanbul’a geldiniz. Nasıl bir radyo ortamı vardı, Ankara’dan farkı neydi?

MP. Şimdiki durumu hiç bilmiyorum. Ben o yıllardan bahsedebilirim ancak. Gücü becerisi yettiğince çalışanlar var, şikâyet eden de vardı, çok şükür diyen de. Altı aydır solo okumayan vardı, hattâ iki senedir solo okumayan bile vardı. Serap Mutlu Akbulut’u ben yetiştirdim, ben mezun ettim konservatuvardan. Geçen gün kandilde telefon etti, hocam dedi, bir seneye yakın soloya çıkmadım, radyoda dinledikleriniz hep eski bantlar.

Öğrencilerim dediniz de, ben bazı öğrencilerinizin adlarını not etmişim, onları okuyayım. Serap Mutlu Akbulut dışında, Tülay Canik, Ertan Ersoylu İstanbul Radyosundan; Sevim Erdi (Deran oldu sonra), Sözer Yaşmut, Ayten Zenger, Gönül Akın, Ulviye Ekinci Taşkent, Nermin Demirçay… bunlar da Ankara Radyosundan. Onların yetişmesinde sizin emeğiniz var. Daha başka öğrencileriniz de var, ben birkaçını okudum.

MP. Yoo, gayet güzel. En kıymetli talebelerimi yazmışsınız. Tabii, bir de derneklerde yetiştirdiklerim var. Mesela yedi yıl Bülent Ersoy’a ders verdim. Benim bütün eserlerimi, yeni besteleri, şunları bunları gayet güzel okuyordu, fakat işte sahne icabı, konumunun icabı…

BA. Bu yetiştirdikleriniz bir yana, İstanbul Radyosunda da solo programlarına çıktınız?

MP. Solo programlarına çıktım, fasıl heyeti şefi oldum. Onun dışında, koro yönetenlerin hastalık gibi bir mazereti çıkınca, koroları da yönetiyordum. Kısacası, koro, solo, her tür yayına çıktım.

EP. Ud da çaldınız galiba, değil mi?

MP. Ud da çaldım. Bazen davet ederlerdi, Melahat udunu al da gel derler, fasılda lazım, çalardım. Çok güzel ud çalarım.

BA. Bazı programlarda siz udî olarak yer aldınız demek ki.

MP. Evet.

BA Bir örnek. Vecihe Daryal’ın yönettiği bir kadınlar topluluğu varmış. Orada siz hanende değil de, udî olarak yer almışsınız.

MP. Evet. Vecihe Hanım, Melahat Hanım gel burada ud çal der, ben de udumu alır, giderdim. Birlikte birçok şey yaptık.

BA. Vedia Tunççekiç de yanınızda kemençe çalıyormuş.

MP. Evet, kemençesini çalıyordu.

BA. Bütün elemanları kadın olan bir topluluk bu.

MP. Evet öyle, hep kadın, çok güzel bir topluluktu.

BA. Bu topluluk İstanbul Radyosunda mıydı, yoksa Ankara Radyosunda mıydı?

MP. Ankara’da… Bir şeyden daha bahsedeceğim. Buraya geldikten sonra bazı okuyucuları fasıl heyetine almak istediler, kimisi girmek istemedi. “Fasılcı” deyince dudak bükenler olurdu, böyle bir temayül vardı. Yanlıştı bu. Fasıl musıkisinin değerini bilmiyorlardı. Fasıl üzerinde çalışırken, “Ayy, buradan buraya mı geçilecek şimdi,” derlerdi. Bilmiyorlar. Fasıl hakikaten bir derstir, hakikaten bir ders. Velhasıl, ben bu dersi de zevkle verdim.

BA. Uzun zaman kadınlar fasıl topluluğunu yönettiniz zaten… Biraz da bunu anlatsanız. Kadınlar fasıl topluluğu programlarını nasıl bir çalışmayla hazırlardınız? Okuyucularınızı nasıl seçerdiniz?

MP. Fasılda okumak istemeyen olduğu gibi isteyen de olurdu. Fasıla hiç ama hiç katılmak istemeyenler vardı. Zorlukları vardı fasıl musıkisinin de ondan. Bazıları bağırarak şarkı söyler. Benim sesim müsait değil derler, bir de fasıl diye küçümsemeye kalkarlar.

BA. Siz hem istekli, hevesli olanları seçiyordunuz, hem de programın içeriğini hazırlıyordunuz herhalde.

MP. Güzel programlar hazırlıyordum. Sesi uygun olanları seçiyordum, zaten soruyordum kendilerine. Aman hocam beni de fasıla al diyenler de vardı, Mediha Şen Sancakoğlu gibi. Bunlar beni de al, hiç olmazsa birçok eser öğreniyoruz fasılda, nasıl okunacağını öğreniyoruz derlerdi. Yani böyle takdir edenler de vardı.

BA. Haftada bir yayımlanıyor muydu bu fasıllar?

MP. İki kere oluyordu. Bazen üçe çıkıyordu. Bazen özel günler, merasimler için de fasıl programları yayımlıyorlardı, gösterişli olsun diye. Öyle fasıllarımız da oluyordu.

BA. Kadınlar fasıl topluluğunda okuyucuların hepsi kadın, sazlarda kadın olmak şartı…?

MP. Sazlarda değil. Sazlar karışık.

BA. Ama Vecihe Daryal’ın yönettiği kadınlar topluluğunun bütün üyeleri kadın.

MP. Evet, o öyleydi, o zaman öyleydi. Fakat böyle programları sürdürmek güç, ayrılan oluyor, sahneye çıkan oluyor.

BA. Siz heyeti yönetirken hanendelerden birinin def kullanmasına izin veriyor muydunuz?

MP. Elbette veriyordum, bir erkek sazende çalardı defi.

BA. Bazı fasıl heyeti idarecileri vardır, izin vermezler.

MP. Vardır tabii, vardır.

BA. Siz uygun görüyorsunuz def kullanılmasını, seviyorsunuz yani.

MP. Seviyorum, beğeniyorum, faslın şahıdır, padişahıdır def. Olmaz olur mu? Darbuka, ney vermeyenler vardır; mesela Nevzat Atlığ def de, ney de vermezdi fasıla.

BA. Bazı fasıl heyetlerinde kudüm çaldıklarına tanık oldum.

MP. Olabilir, olabilir. Ama ağırdır tabii, fasıllara pek gitmez.

BA. Kudüm yerine nakkare olsa, belki daha iyi olur, daha kıvrak ses verebilirdi. Neyse… Sizin radyo fasıllarınız çok uzun zaman devam etti, değil mi efendim?

MP. Evet, hiç almadılar beni fasıldan, çok muvaffak oluyordum. Sonra çok sayıyorlardı beni. Belki de kadın olduğum için. Ben bir de erkekler topluluğunu yönettim. Radyodaki son görevimdi. Bütün üyeleri erkekti, kadın olan bir tek heyeti yöneten bendim.

EP. Kaç kişi vardı o topluluktu?

MP. Nerdeyse bütün radyo, çok kalabalık.

BA. Klasik eserler mi okunuyordu?

MP. Klasik eserler tabii, bazen de fasıl, fasıl da istiyorlardı.

BA. Melahat Hanım sizin çok tanınmış bir şarkınız var. “Civelektir civelek” muhayyer makamında, bir halk türküsü lezzetinde. Onun da bir hikâyesi var, değil mi? Çok sevilen bir şarkı.

MA. Çok beğenildi, çok. Şunu söyleyeyim: benim hiç hafif bir şarkım yok, hep böyle hüzünlü, ağırca şeyler. Başımdan geçen üzücü olayların hüznü içinde bestelemişimdir hep. Besteleyeyim diye bana gönderilen güfteler de öyledir. İçinizde bir duygu yoksa, imkânı yok, besteleyemezsiniz. Bu bir istisna.

BA. Bu şarkının bestelenişi bizim programın konusu içinde, yani “civelek” şarkısı bir radyo şarkısıdır. O şarkının şöyle bir hikâyesini de okumuştum, doğru mudur acaba: Ankara Radyosunda bir kurban bayramı dolayısıyla “Bayram mendili” adlı bir program hazırlanıyormuş. Hiç duyulmamış eserler okunacakmış. Size de bir şarkı ısmarlamışlar, ama siz unutmuşsunuz bunu. Programın yayımlanmasına çok az bir zaman kala hatırlatmışlar size. Siz de on dakika içinde kâğıdı kalemi alıp şarkıyı yazmışsınız. Şarkı çok beğenilmiş, Mesut Cemil dinlemiş, o da çok beğenmiş.

MP. Mesut Bey bayıldı! Yalnız, öyle on dakika içinde filan ortaya çıkmadı o şarkı. Evde oturdum, vakit harcadım. Mesut Bey “Ben hiç böyle hafif bir şarkı besteleyemedim. Bakın arkadaşlar,” dedi, “Melahat Pars ‘Bayram Mendili’ için ne güzel bir şarkı bestelemiş…”

BA. Hangi yıldı, hatırlıyor musunuz?

MP. 1950’li yıllardı herhalde.

BA. Bu şarkıyı muhayyer fasıllarında bile dinlediğimi hatırlıyorum, yani fasıl şarkısı bile oldu.

MP. Çünkü zarif bir şarkıdır, hafiftir ama hiçbir zaman adi bir şarkı yerine konmadı. Klasik eserler arasında da okunuyor. Ben şimdi çalıştırdığım koroda da okutuyorum, muhayyer makamındaki eserler arasında.

BA. Biz bu şarkının bir kaydını bulduk sizin sesinizden, radyo arşivinde, onu dinleyeceğiz: “Eşi yoktur bana bir sevgili vermiş ki felek”.

MP. Okumuş muyum?

BA. Okumuşsunuz efendim. Biz de şimdi dinleyicilerimize sunuyoruz.

MP. Ne kadar güzel, sağ olun efendim.

 (şarkı dinletilir…)

BA. Melahat hanım, canlı yayın bazen büyük bir gerginlik yaratıyor icracılar üzerinde, çünkü canlı yayın hata, en ufak bir hatayı kabul etmez, geri dönüşü yok, bant yayını gibi değil. Bütün radyocular bu gerginliği, heyecanı, yürek çarpıntısını yaşamışlardır. Sizin başınıza canlı yayında bir aksilik geldi mi, olur ya…

MP. Hiç olmadı, çok şükür hiç olmadı. Bizler öyle sık sık yayına çıkmazdık. Daha ziyade stajyerler tekâmül etsin diye onları sık sık programlara çıkarırlardı.

BA. Sizin başınıza hiç gelmedi mi herhangi bir talihsizlik? Şarkının meyanındaki mısraı unutanlar olurmuş, hattâ nağmeyi.

MP. Canlı yayında olabilir böyle şeyler. Bir defa bir şey oldu. Radyoya girişimin ikinci ayıydı galiba. Sûznâk makamında dört şarkı okuyorum. Mesut Cemil, Cevdet Kozanoğlu öyle herkese refakat etmezler, geldiler sazlarıyla, bana refakat edecekler, Vecihe Hanım da var. “Bir sihr-i tarâb…” diye başladım okumaya, es vardı burada, es’im gitmiş, gitmiş işte. Heyecanlanmışım, o heyecan içinde olmuş. Baktım, Cevdet Kozanoğlu’na, âh, es’i yuttum galiba dedim, Cevdet Kozanoğlu “Ama biz yutmadık!” dedi bana. Eridim bittim orada, mahvoldum işte. Küçücük bir es bu! Orayı uzatabilirdim, uzatamadım heyecan içinde. Hepsi böyle karşımda, hepsi allame-i cihan! Çekinmemeniz mümkün değil. Herkese refakat etmezler. Eksik olmasınlar, lûtfedip gelmişler bana çalıyorlar, herkese çalmazlar, kat’iyen. Böyle şeyler de oluyor canlı yayınlarda.

BA. Bir şeyi öğrenmek istiyorum. Radyoda kuşaklar arasında farklar var. Gençler büyüklerine eski terbiye çerçevesinde saygı gösteriyor. Sizden sonraki kuşaklarda şöyle bir şikâyet işitiyoruz: radyoda bizden büyük olan sanatkârların, ablalarımızın yanına yaklaşamazdık diyorlar; mesela Mefharet Hanım, Radife Hanım, ötekiler… Onlar bizi çağırırlarsa konuşabilirdik, hiç yüz vermezlerdi bizlere diyorlar…

MP. Doğrudur. Bizim gibi yaşıtlar arasında bile bir mesafe vardı.

BA. Sizin gençlere muameleniz nasıldı?

MP. Dediğim gibi, kendi dengimiz olan arkadaşlarımıza yaklaşırken bile temkinli olurduk.

BA. Mesela siz Cevdet Kozanoğlu’dan büyük bir saygıyla söz ediyorsunuz, korkuyorsunuz. Peki sizden de…

MP. Korkmak değil, bir saygı ifadesi.

BA. Diyelim ki, sizin kızınız yaşında bir genç radyoya giriyor, siz de ona aynı mesafeyi mi koyuyordunuz, yoksa yakınlık mı gösteriyordunuz?

MP. Yakınlık göstermek lazım tabii ama, terbiye, nezaket de ortadan kalkmasın isterdik. Ne var ki, hiçbir şey beklediğiniz, umduğunuz gibi olmazdı radyoda. Biri bir şarkı okur, öteki dinler, ne güzel okudun, harikaydı der. Ama sonra başka bir odaya geçer, berbat etti şarkıyı der başkalarına. Bir gün öyle, öbür gün böyle… Böyle şeyleri, bu samimiyetsizliği çok gördük, bu yüzden biraz mesafeli olduk, ama hürmet kazandık. Bizde böyleydi, her şeyi olduğu gibi kabul ettik, ama bir yandan hürmet kazandık. Hürmet kazandık diyorum ya, bazen de inanamadığım olurdu, gösterdiği saygı gerçek mi, yapmacık mı, neden böyle davranıyor diye tereddüde düşerdim. Mesafe olmamalı diyoruz, ama maalesef oluyor.

BA. Tek tek sanatkârlarla ilgili bazı hâtııralarınızı anlatmanızı rica etsek. İstanbul Radyosunda bir Neveser Kökdeş vardı. Neveser Kökdeş radyoda epeyce sıkıntı, azap çekti sanıyorum, eserlerini küçümseyenler oldu.

MP. Neveser Kökdeş’i bilmez miyim? Anlatayım. Program hazırlıyoruz, okunacak şarkıları ben seçip yazıyorum. Neveser Hanım’ın şarkılarını koyuyorum. Bir gün baktım Mesut Cemil çağırdı. Müzik yayınlarından sorumluydu, aynı zamanda müdürdü.[2] Gittim, buyurun efendim dedim, Cevdet Kozanoğlu’dan olduğu gibi korkmuyorum ondan. Kozanoğlu ağzına geleni söylerdi. Mesut Bey terbiye nezaket dahilinde atıştırırdı. “Bu hanımı koymayacaksın programa” deyiverdi. Nesi var dedim… “Canım, şarkı mı bunlar allahaşkına” dedi, “nedir bunlar!” “Koymam efendim, peki” dedim, sonra ekledim, “ama ne şarkılar koyuyoruz, bunlar onların yanında…” “Ben size koymayın dedim” dedi, böyle azarladı beni. Bu yüzden programlara onun şarkılarını koymamaya başladım. Tabii çok üzüldü zavallı Neveser Kökdeş, çok çok üzüldü. Bizler çok da seviyorduk şarkılarını, okumak istiyorduk hep. Gayet güzel parçalardı.

BA. Ben de sizin düşündüğünüzü düşünmüşümdür. Hiç anlamamışımdır, Neveser Kökdeş’in şarkılarını beğenmiyorlar, ama ne kötü şarkılar var, işte onlar rahat rahat kabul görüyor radyoda. Şarkı denemeyecek şarkılar asıl onlardı. Ama Neveser Kökdeş böyle bir muameleyle karşılaşıyor. Niçin, acaba bir kıskançlık mı vardı?

MP. Ama sonra ne oldu, gördük! Herkes Neveser Hanım’ın şarkılarına hücum etti.

BA. Son derece zarif şarkılar bunlar. Kendi türü içinde bir güzelliği olduğu şüphesiz.

MP. Gayet güzel. Böyle bir hücum olunca daha fazla direnemediler. Sonraları, kendi programlarınıza koyun demeye başladılar. Biz de solo programlarımıza koyduk. Neveser Hanım’ın şarkıları birden fırladı.

BA. Ama o dönemde niye böyle? Mademki bu şarkılar güzel, hoş şeyler…

MP. İşte o dönemde başka bir tutum vardı, radyodaki idarecilerin hepsinin işin içinden gelmiş olmaları, bundan dolayı hiçbir şeyi beğenmemezlik… Herkesin bir huyu vardır, Mesut Cemil’in de huyu buydu, her şeye çok tepeden bakan bir adamdı. Biz de onu hep büyük bir insan olarak gördük.

BA. Sonradan bütün okuyucular, Sabite Tur filan, hepsi okudu Neveser Kökdeş şarkılarını.

MP. Tabii, hepimiz okuduk, yine koydum programa.

BA. Siz bestekâr olarak beğeniyordunuz değil mi?

MP. Beğeniyordum tabii, beğenmez miyim, niye beğenmeyeyim? Yapılananlar üzüyordu beni. Bir hususiyeti vardı şarkılarının. Çok güzeldi, sözler de güzeldi. Bu şarkıları Muhlis Sabahattin’e yaptırıyor falan dediler ama, o kadar düşük bir insan değildi Neveser Hanım.

BA. Piyano da çalıyordu, radyoda onun piyano çaldığı programlar vardı, değil mi?

MP. Evet, vardı. Piyano çalıyordu radyoda. Ama “piyanist” denecek kadar değil tabii.

EP. Efendim, siz radyonun Ankara’da, neredeyse tâ kuruluşundan bu yana diyebiliriz, çok uzun bir zaman radyoda bulundunuz, hem icracı olarak, hem koro yöneticisi olarak. Birkaç kuşakla birlikte çalıştınız. Siz eski kuşaktan öğrendiğiniz üslubu, musıki anlayışını bugüne nasıl yansıttınız, bugüne getirebildiğinize inanıyor musunuz? Ne düşünüyorsunuz, ne yaptığınıza inanıyorsunuz?

MP. Çok güzel bir sual efendim bu. O devir devam etti, bugüne kadar geldi. Bakın, sahneler, gazinolar açıldığında radyoda öğretilen eserler okundu orada. Gazinoda içkisini içip kafayı çeken adam “Tûti-i mûcize-gûyem”i dinledi… En yakın geçmişten bir örnek vereyim. Bülent Ersoy bununla çıktı sahneye, dünya yıkıldı, üç sene bu şarkıyı okudu. Halka ne verirseniz onu alır zamanıydı hâlâ. Şimdi o günlerden de eser kalmadı. Hayat değişti, hayat değişince, insanlar da değişti, millet bu gibi şeylerden sıkılmaya başladı. Şimdiki devir başka bir devir. Radyolar buna uzun zaman direndi. Ama son zamanlarda o bayağı şarkılar radyolara da girdi.

BA. Şimdilerde özel radyolarla rekabet ediyorlar.

MP. Hafif şarkılarla program yayımlamaya başladılar. Herhalde pek memnun oldular ki, aynı yolda devam ediyorlar. Ama bu yolda devam etseler de asıl vazifelerinin ne olduğunu biliyorlar. Bizim radyomuz o, eski talebelerimiz var orada, hiçbir zaman çok ileri götüremezler bazı şeyleri. Bizim çok güzel, o kadar güzel eserlerimiz var ki, onların üstüne gül koklanmaz efendim. Yeni bestekârlarımız bunu bilsinler. Ama şimdi dediğiniz gibi, bir rekabet de var. Bu işe ekmek işi mi diyeyim artık, kimseyi ayıplayamıyorum. Bazıları iyi okuyoruz falan diyorlar, yalap şalap bir şeyler okuyorlar, ondan sonra da Türk musıkisini yaşatıyoruz diyebiliyorlar.

BA. Ersu’nun sorusu, siz Fahri Kopuz döneminde yetişmiş bir sanatkârsınız; burada, bu dönemdeki musıkiyi sizden sonraki kuşaklara nasıl aktardığınız sorusuydu. Siz hocasınız aynı zamanda, bestekârsınız, radyocusunuz. Fahri Kopuz gibi musıki mahfuzatı çok geniş olan bir insandan ders ve feyz almışsınız. Ondan öğrendiklerinizi, edindiklerinizi genç kuşaklara, öğrencilere aktarabiliyor musunuz?

MP. Aktarabiliyoruz. Bugün bile aktarabiliyorum, emin olun.

BA. Bu bozulmadan etkilenmediniz demek ki. Doğru bildiğiniz yolda ilerliyorsunuz…

EP. Repertuvar olarak ne veriyorsunuz şimdi?

MP. Bakın, öğrenci bize diyor ki, hocam bize Hacı Arif Bey’den şarkı öğretin. Çok seviyorlar. En yeni şarkıları ben bilmiyorum çocuklar diyorum, ben ancak bunları öğretebilirim. İşte böyle yürüyor efendim, yürütüyoruz, yürütebildiğimiz kadar.

BA. Bugün siz Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde musıki dersleri veriyorsunuz. Orası bir tiyatro okulu aynı zamanda. Tiyatrocuların da biraz şarkı söylemesi gerekir belki, şarkılı çalgılı oyunlar için; yalnız Türk musıkisinde değil tabii, her türden musıkide… Onların da size ihtiyacı var.

Görüşmemizin sonuna geldik. Bir cümle daha alalım sizden. Geçmişe baktığınız zaman, radyo sizin en önemli, musıki hayatınızın en önemli safhası olarak görünüyor.

MP. Muhakkak ki öyle.

BA. Radyoda geçen yıllarınıza baktığınız zaman nasıl hatırlıyorsunuz geçmişi, nasıl görüyorsunuz, bir bütün olarak?

MP. O yılları hatırlamamak elde değil. O radyoevi bir evdi, bizim evimiz. Çok güzel arkadaşlarımız vardı. Acı tatlı pek çok şeyi birlikte yaşadık. Aramızdan ayrıldı birçoğu, onları kaybettikçe üzüldük. Ama inanıyorum ki, radyolarımız ölmez, ölmemeli. Radyomuz sekteye uğratılmamalı. O cânım musıki eserleri öldürülemez. Biz onlarla yaşadık, yaşıyoruz. Size de çok teşekkür ederim efendim.

Asıl biz size teşekkür ederiz. Anılarınızı büyük bir içtenlikle anlattığınız için. Ağzınıza gönlünüze sağlık.

 

Bandı çözen Elif Özen

Yayıma hazırlayanın eki

Bu söyleşi bittikten sonra Melahat Pars’la bir süre daha sohbet etmiştik. Metni yukarda verilen görüşmenin hızlı akışı içinde fırsat bulup bir türlü soramadığım bir soruyu sordum o sırada. Zeki Müren’in parladığı yıllarda, yani radyoda okuduğu dönemde bestelediği, plaklara okuduğu, çok sevilen bazı şarkıları aslında Sadi Işılay’ın bestelediği yolunda bir dedikodu vardı. Devlet radyolarının o sırada en kıdemli musıkicisi olan Melahat Pars’a bunu da sordum. Verdiği cevabı kelimesi kelimesine buraya yazıyorum: “Hayır hayır! Zeki Müren çok kabiliyetli bir çocuktu, çok kabiliyetli! Ben kendisini yakından tanıdım. Bunu söyleyenler onu çekemeyenlerdir. Aslı astarı olmayan şeyler bunlar.”

Görüşmemizin bu kısmı kayda girmemişti. Bu gözlemi buraya ekleme ihtiyacını duydum.

 

[1] Bu uygulamaya göre, bir okuyucu seslendireceği eserleri kendisi seçemiyordu. Aynı yıllarda Ankara Radyosunda görevli olan Muzaffer Birtan’dan (bkz. ilgili sayfalar) bu uygulamanın daha sonra kaldırıldığını öğreniyoruz.

[2] 1950-1951 yıllarında Ankara Radyosunda oluyor bu. Çünkü Mesut Cemil o sırada hem radyo müdürü, hem de musıki yayınlarından sorumluydu.