Gelincik ve haşhaş: Şifalı mı, yoksa ölümcül mü?

10 Ocak 2020

Gelincik ve haşhaşın, biraz da hüzünlü hikayeleri, bir bitkinin “şifa ve zarar dengesi” üzerine de düşündürüyor. Acılarımızı ve ağrılarımızı dindiren bu şifalı bitkiler; yanlış insanların ellerinde dünyanın en “ölümcül” dertlerinden birine dönüşmüş durumda.  

05 Ocak 2020 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Papaveraceae ailesi içinde farklı renk ve görünümlerde onlarca gelincik türü var, ama aralarında en çok iki tür öne çıkıyor: Biri daha çok kırmızı rengini bildiğimiz, başak tarlalarında, dokunulmamış kırlık alanlarda, yol kenarlarında hep gördüğümüz, sarı, turuncu ve pembe renkleri de olan gelincik (Papaver rhoeas); diğeri ise bembeyaz çiçekleriyle, afyon elde etmek için işlenen haşhaş (Papaver somniferum). Gelincik ve haşhaşın, biraz da hüzünlü hikayeleri, bir bitkinin “şifa ve zarar dengesi” üzerine de düşündürüyor. Acılarımızı ve ağrılarımızı dindiren bu şifalı bitkiler; yanlış insanların ellerinde dünyanın en “ölümcül” dertlerinden birine dönüşmüş durumda.  

Gelincikgillerin bu iki üyesi de yıllık bitkiler… Anavatanları güney Avrupa ve Asya’nın ılıman bölgeleri olsa da bugün yetişme alanları çok daha yaygın; hemen her yerde yetişip kolayca çoğalabiliyorlar. İlkbaharda başlayıp, yaz boyunca açıyorlar. “Aşotu, angülü, gelingülü ve gelinotu” da deniyor Anadolu’da; gelinlerin al elbisesine benzediği için almış bu isimleri.  Haşhaş gibi gelinciklerin de -daha düşük dozda olsa da- yatıştırıcı özelliği var. Kuru bir günün serin sabahında toplanan ve gölgede kurutulan taç yapraklarıyla hazırlanan çayının sakinleştirici bir etkisi olduğu biliniyor.

Batı kültüründe, özellikle Britanya İmparatorluğu ve bir zamanlar ona bağlı toplumlar için gelinciğin farklı bir simgesel anlamı var. İngilizce’de “corn poppy”, “common poppy” gibi isimlerle birlikte “Flanders poppy” de denen gelincik, “kendini feda etmenin” simgesi olmuş. Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Belçika’da yaşanan çatışmalar toprağı o kadar alt üst etmiş ki uzun zamandır uykuda olan gelincik tohumları, hiç açmadıkları kadar çok açmışlar. Kanadalı asker John McCrae bu mucizeyi ünlü “In Flanders Fields” şiirinde anlatmış. Şiirde gelincik çiçeği, kan kırmızısı rengi ile, savaşta ölenleri temsil ediyor: “Flander Tarlalarında gelincikler / Büyüyor sıra sıra dizili haçlı mezarlar arasında.”

Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği gün, savaşta hayatını kaybeden İngiliz askerlerinin anıldığı Remembrance Day’in gayriresmî adı Poppy Day; Gelincik Günü. 1920 yılında da Madame E. Guérin, savaş yetimlerine bağış toplamak için kâğıt gelincikler satmaya başlayınca; anma gününde yakalara gelincik rozeti takılmaya başlamış. Kıpkırmızı gelincikler, o yüzden “kan çiçekleri” diye de anılıyor.

Kırmızı gelincikler bu hüzünlü hikâye bir yana romantik görünümleriyle, birçok sanat eserine de ilham vermiş. Claude Monet’nin ünlü “Poppy Field” (gelincik tarlası) resmi gibi… Paris’te, Argenteuil köyünde yaşarken yaptığı, yazın kırda bir yürüyüşün anlatıldığı en canlı manzaralardan biridir bu.

Diğer meşhur gelincik türü, beyaz çiçekli olan haşhaş (yani Papaver somniferum) ise kültüre alınan ilk bitkilerden biri. İnsanlık, uzun zamandır ağrıları ve acıları dindirmek ve yatıştırıcı olarak yararlanıyor haşhaştan. Latincesi Papaver somniferum uyku getiren bitki” anlamına geliyor.

Haşhaştan elde edilen afyonun (opium) keyif verici etkisi eski çağlardan beri biliniyor. Gelincik sütü de türlü hastalıklara karşı reçete olarak verilmiş ama haşhaşın, etken madde açısından kimyasal gücü elbette gelincikten çok daha fazla. Beyaz özsuyunda yüksek oranda uyuşturucu madde var. Dünyanın en önemli ilaçlarından kodein ve morfin de haşhaş bitkisinden elde ediliyor. Bu özelliği haşhaşı eczacılıkta elbette önemli bir yere koyuyor ama yasadışı uyuşturucu ticaretinin ana hammaddesi olduğu gerçeği de var.  

Haşhaşın şifa verici bir bitki olarak ne zaman yetiştirilmeye başladığına baktığımızda, ilk kayıt Mezopotamya’ya, MÖ 3400’lerdeki Sümer Uygarlığına dek uzanıyor. Sümerlere ait kil tabletlerde haşhaş, mutluluk verici bitki olarak tanımlanmış; rahatlamak, baş ve mide ağrılarını dindirmek için haşhaş kullanmışlar. Ardından bu şifa bilgisi, komşu kültür ve uygarlıklar olan Asurlulara, Babillere ve Mısırlılara da yayılmış. Asur kayıtlarında, haşhaş suyunun faydalarından, bu suyun yaraları olan, ağrı çeken hastalara ne kadar iyi geldiğinden bahsediliyor.

1870 yılında, Mısır’ın Teb kentinde Antik Mısır Uzmanı George Maurice Ebers, çıkardığı bir mumyanın kucağında -daha sonra kendi adının verileceği- bir papirüsü de bulmuştur. Bu papirüste, başka şifalı bitkilerle birlikte haşhaşın da faydalarından, özellikle de ağlayan çocukları susturmak ve yatıştırmak amaçlı kullanılabileceğinden de bahseder. 1500’lerde, Venedikli doktor ve botanikçi Prospero Alpini’ye göre de Eski Mısırlılar, afyonu, karabiber ve diğer aromatik otlarla karıştırarak bir çeşit şarap haline getirip tüketirlermiş.

Hipokrat, MÖ 460 yılında yazdığı Hippocratic Corpus adlı eserinde haşhaştan elde edilen afyonun mutluluk veren “sihirli etkileri” bir yana, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve salgın hastalıklara karşı afyonun çok önemli bir ilaç olduğuna değiniyordu. Antik Yunan’da haşhaş kapsülü bazen şarapla bazen bal ve suyla karıştırılarak, uykuyu getiren ve ağrıları yatıştıran bir ilaç olarak tüketilmiş. (Gelinciğin İngilizce “poppy” kelimesinin kökünü oluşturan Yunanca “opium” da antik Yunan’dan geliyor.) Mitolojide ve edebiyatta da yeri var elbette haşhaşın:   Hades’in kaçırdığı kızı Persephone’yi aramak için haşhaş tarlalarıyla ünlü Mecone’ye gelen Demeter, acısını unutabilmek için bereketli başaklar arasında boy gösteren haşhaş çiçeklerinden birini kopararak yemiştir hikayeye göre…

Homeros da İlyada ve Oddyseia destanlarında haşhaştan bahseder: Odysessus’un oğlu Telemakhos’un, Sparta kralı Menelaus’u ziyaret ettiğinde, onun karısı ve Zeus’un kızı Helen’in babasını bir türlü bulamayan Telemakhos’un çaresizliğini gidermek ve endişesini yatıştırmak için ona verdiği şaraba afyon karıştırdığını anlatır. Homeros, Mısır kraliçesinin davet ettiği Helen’in Mısırlılar tarafından değerli hediyelere boğulduğunu; giderken götürdüğü bu değerli hediyeler arasında Mısırlıların endişeleri ve üzüntülerini gidermek için kullandıkları afyonun da olduğunu anlatır İlyada destanında…  

MÖ 3. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu’da, Hititlerde haşhaş ekimi yapıldığı biliniyor; Hattuşa’da bulunan kil tabletlerde, haşhaş üretimi hakkında ayrıntılı bilgiler de var. Haşhaş sözcüğü de bize onlardan miras; Hititçe’de “uyumak ve teskin olmak” anlamına da gelen “haşşikka” dilimize “haşhaş” olarak yerleşmiş. Haşeş, haşgeş, haşhaş darısı, haşikeş, haşkeş, haşşaş gibi yöresel kullanımları da var.

MS 1. yüzyıla gelince; Anavarzalı hekim Dioscorides, De Materia Medica kitabında, haşhaşın yetiştirilmesini ve bitkiden afyonun nasıl elde edildiğini de anlatıyor. İki etken maddenin elde edildiğini söyler kitabında: Biri kapsüllerin çizilmesiyle akan opium (afyon); diğeriyse haşhaş yaprakları ve kapsüllerinin suyla kaynatılmasıyla elde edilen meconium…  

Haşhaş daha sonra, İran’a ve Hindistan’a da Büyük İskender’in fetihleriyle ulaşmış. 6. ve 7. yüzyıllarda Arap tüccarlar tarafından afyonun Çin’e getirildiği ve Çin’inin uzunca bir süre afyonu kısıtlı bir miktarda, sadece ilaç olarak kullandığı biliniyor.

16. yüzyılın yenilikçi hekimi Paracelsus geleneksel tıbbi bilgiyi büyük ölçüde reddetse de afyonu tentürünü tedavi yöntemi olarak kullanır. Parcelsus’tan sonra 17. yüzyılda bu tentür safran, karanfil, tarçınla ve kırmızı şarapla tatlandırılmış. Her tür hastalığa iyi geldiğine ve sinirleri yatıştırdığına inanılan ve kontrolsüzce satılan bu tür karışımlar, şarlatanlar, ilaç satıcıları ve eczaneler için o yıllarda önemli birer gelir kaynağı olur. 19. yüzyıla gelince tüberküloz dahil neredeyse her hastalık ya da semptomun tedavisinde kullanılıyordu.

Hükümetler de afyondan gelen bu gelirden memnundur elbette… 19. yüzyılda Hindistan ve Türkiye en önemli haşhaş üreticileridir; Türk afyonu genellikle Avrupa’da tüketiliyor, Çin’e ithal etmek için İngilizler tarafından Hindistan’da da yetiştiriliyordu. Keyif verici madde olarak Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaygın olarak kullanılır afyon.  İstanbul’da afyon içicilerin toplandığı kahvelerin olduğu, bu kahvelerde çubuk veya kabak denen aletlerde afyonun yakılıp ortaya çıkan dumanın çekildiği anlatılıyor kaynaklarda. Hatta İstanbul’da uyuşturucu maddeleri satan “tiryaki çarşısı” adı verilen özel bir çarşı bile vardır. Pierre Belon, J. P. De Tournefort ve G.A. Olivier gibi Avrupalı gezginler, seyahatnamelerinde Osmanlı İmparatorluğu’nda afyon üretimini de anlatmışlar. Yüksek kalitede morfin içeren Türk afyonu, Avrupa’da en iyi afyon olarak bilinirmiş.

18. yüzyıldan itibaren Çin’de de afyon, keyif verici madde olarak kullanılmaya başlar. Bu noktada afyon savaşlarından da söz etmeliyim, bir bitkinin konu olduğu en önemli tarihsel olaylardan biri: 1800’lerin başlarında İngiltere ve Çin arasında ticari bir anlaşmazlık olunca İngilizler Çin’e kaçak olarak Hindistan’dan çok yüksek oranda afyon sokmaya başlamış. Kontrolsüz bir artışla, 40 yıl sonra Çin’de afyon bağımlısı insan sayısı 10 milyona ulaşmış. Britanya’da resmi çevrelerde bile Çin’e afyon ithalatının etik olmadığı, bağımlılık kültürü yaratıldığı dile getirilmiş o dönemde. İş tehlikeli boyutlara gelince, Çin hükümeti sıkı tedbirler alarak afyon ticaretini yasaklamış. İngiltere önemli bir gelir kapısını kaybedince Çin’e savaş açar. Meşru göstermek için de en doğal hak olan serbest ticaret ilkesinin çiğnenmesini gerekçe gösterir. 1839'da başlayıp 1842'ye kadar süren Afyon Savaşları’nda yenilgiye uğrayan Çin, sonunda İngiltere'nin istediği Nanking Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmış. Bu antlaşma ile Çin, Hong Kong'u da İngiltere'ye bırakıyor ve beş önemli limanı (Kanton, Şanghay, Foochow, Amoy ve Ningpo) Avrupalı tüccarlara açmak zorunda kalıyordu.

Haşhaş sömürgeleştirme nesnesi olurken, bir yandan da sömürgeciliğe karşı bir güç de oluşturabiliyor: Kuzey Vietnam’da Hmong diye bilinen insanlar, topraklarını haşhaş üretimi için uygun olduğunun farkına varmış ve iki yüzyıl boyunca afyon ticaretiyle önemli bir güç elde etmişler. Sömürgeleştirmelerine direnmelerinin tek nedeni haşhaş ticaretinden dolayı ekonomik güce kavuşmuş olmaları.

Sonuç olarak İpek Yolu’yla taşınan en ünlü (ve tabii en karlı) ürünlerden biri… Uygarlıklar yükselip düşse de haşhaş hep yükselişte. Uyuşturucu pazarı, bugün dünyanın en önemli sorunlarından biri ve çözüm şöyle dursun, artan bir hızla büyümeye de devam ediyor. Bu pazarı besleyen en büyük kaynak da -bugün dünyada en fazla uyuşturucunun üretildiği Afganistan’ın uçsuz bucaksız haşhaş tarlaları…  20. yüzyıl başından beri süren giderek büyüyen “uyuşturucu sektörüne” karşı kayda değer bir başarı elde edilemiyor. Yıllık cirosunun 350 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor…

Öte yandan eğer gelincikler olmasaydı, birçok tıbbi gelişme de olmazdı. Bu diğer yandan morfin ve kodein de tıp alanında hala yaygın biçimde kullanılıyor; petallerin kimyasal ekstrelerinin ultraviyole ışınlarının deriye olan etkisini azalttığını ve deri kanserini önlediğine dair bulgular ve araştırmalar da var.

Kırları donatan “romantik” kırmızı, sarı gelincikler ya da “acılarımızı dindiren” haşhaş çiçekleri; gelincikgillerin bu iki üyesi şifa ve zarar arasındaki dengenin ne kadar hassas olabileceğini de bize gösteriyor.

Kategori: