İlk stüdyolar: Bir zamanların “peri sarayları” ya da “sanat tapınakları”

02 Ocak 2020

Adeta bir sanat galerisi ve neredeyse  bir müze tadında olan, teatral dekor ve aksesuarlarla doldurulmuş ilk stüdyoların nasıl yerler olduğunu, nasıl düzenlenip tanzim edildiğini, buralarda kaç kişinin çalıştığını konuşacağız. 

24 Aralık 2019 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Foto Müze podcast servisi: iTunes / RSS

1800’ler… Buluşlar, icatlar, yenilikler ve değişimler yüzyılı…  Fotoğraf da bu yüzyılda doğdu. İlk dagerotip fotoğraf stüdyoları Avrupa ve Amerika’da 1840’larda görülüyor. 1850’lerin başındaysa, yani 10 yıl sonra, her iki kıtada da fotoğraf patlaması yaşanıyor. Özellikle Amerika Birleşik devletlerinde, lüks işletmeller şeklinde çok sayıda stüdyo faaliyet gösteriyor ve bu stüdyoların pek çoğu dış sermayeler tarafından destekleniyor. 

Orsay Müzesinin yöneticisi Quentin Bajac “Karanlık Odanın sırları, Fotoğrafın İcadı” adlı kitabında; bu stüdyolardaki üretimin, zanaat aşamasından yarı sanayileşmiş bir sisteme geçtiğini belirtiyor.

Ardından stüdyo sayılarının devamlı arttığını ve bu artışın 1860’ların ortasına dek sürdüğünü  söylüyor. Ve yine verdiği bilgiler arasında, her biri 2 milyon dolar ciro yapan bu stüdyoların sayısının 200’ü bulduğu da var…

Hatırı sayılır kazançlar elde eden bu stüdyolar yeni girişimcilerin ve iş insanlarının da dikkati çekiyor. Ve paralarını bu alana kaydırmaları konusunda onları cezbediyor. Konjonktür de buna uygun. Çünkü Kalifornia’da bulunan altın yatakları,  yeni zenginler yaratıyor ki fotoğraf stüdyoları onlara paralarını çoğaltmak için uygun bir alan gibi gözüküyor.

Bizde ilk yerli stüdyo, 1850 yılında Kargopulo tarafından Tünel Meydanı’nda açıldı. Sonra diğerleri, art arda birbirini takip etti. Ama yine de Avrupa ve Amerika’daki stüdyo sayıları söz konusu değil. 1860’larda bizdeki stüdyo sayısı fazla gözükmüyor. Mesela 1868 yılına ait ticaret yıllığında sadece 6 stüdyonun ismi var.

Brodway’in en ünlü stüdyolarından  Charles Frederik’in stüdyosundan bahsedeyim.  Bu stüdyonun olduğu binayı dışarıdan gösteren bir fotoğrafa bakarak şöyle tarif edebilirim: Giriş katını da sayarsak 4 katlı binanın önüne, tüm cepheyi kaplayacak şekilde,  dairesel bir formla yazılmış “Frederik’s Photographic Temple of Art”, yani “Fredrick’in Fotografik Sanat Tapınağı” yazısı,  o dönem stüdyolarının şaşaasını gösteriyor. Yine binanın en üst katında da başka büyük bir tabelada Photographic, daguerrotype, ambrotype galerisi yazıyor.  Dagerotip ve ambrotipin de fotografik prosesi olduğunu laf arasında tekrar hatırlatmış olayım.

Yine başka bir örnek verirsek, ünlü Fransız fotoğrafçı Nadar’ın stüdyosu akla geliyor hemen. Nadar’ın Capucines Bulvarı’nda açtığı atölyesi “kristal bir saray” olarak tanımlanıyor. Dışarıdan görünüşü ise şöyle; Dört katlı binanın en üstü…  Boydan boya cam kaplı… Tam önünde de kocaman, kırmızı renkte Nadar yazısı var ki, bu da Nadar’ın fotoğraf kartlarında kullanmış olduğu imzası aynı zamanda… Bu yazının kırmızı olması gibi sanatçının ceketinden tutun da, atölyede yerden tavana kadar herşeyin kırmızı renkte olduğu da bilgiler arasında.

Bizde, erken dönem stüdyolarını böyle dışarıdan gösteren detaylı bir fotoğraf yok ne yazık ki. Ama sevinerek şunu söyleyebilirim, yakın zamanda Osmanlıca kaynakları tararken Malumat dergisinde Theodore Vafiadis’in stüdyosunu gösteren bir fotoğrafa rastladım. Hatırlayacaksınız, önceki programların birinde Vafiadis’ten ve onun stüdyosunda çekilmiş katil portrelerinden söz etmiştim. (8. Program – Bir Osmanlı Stüdyosu ve İki Katil Portresi)

Aynı fotoğrafçı, yani Vafiadis başka bir ilanda, stüdyosunu 1890 yılında açtığını belirtiyor. Tespit edebildiğim kadarıyla, çalıştığı müddetçe bu adres sabit kalıyor. Şimdi stüdyonun dışarıdan görünüşüne gelirsek, Sirkeci’de dört katlı bir bina. Binanın en üstünde, düz damın olduğu yerde öne doğru ufak bir çıkıntı var ki burada boydan boya “Zincographie Th. Vafiadis” yazıyor. Hemen altındaki katın balkonuna boydan boya Arap harfleriyle “Fotografhane, Teodor Vafiadis” yazmakta.

Bir alt katta, balkonun hemen altında cumba var. Bu cumbada yine aynı genişlikte aynı yazı yazılmış ama bu kez Yunan harfleriyle. Bir altındaki cumbanın önünde ise  bu kez Latin harfleri kullanılarak Fransızca olarak aynı ifadeler yer alıyor.  Yani ön cephenin her katında büyük tabelalar var. Binanın yan duvarında da, görünen tüm yüzeyi kaplayacak şekilde, Latin ve Yunan harfleriyle stüdyonun ismi yazıyor.

Stüdyoların dışı kadar içi ve donanımı da oldukça gösterişliydi. Özellikle Avrupa ve Amerika’dakilerin… Aslında bir anlamda, ilk dönem stüdyolarının, son derece lüks ve seçkin dekorasyonu bu icadın gördüğü kabülü ve yeni doğan bu mesleğe bakış açısını da anlatıyor. Bunun için dönemin fotoğrafçıları, stüdyolarına böylesi büyük yatırımlar yapmaktan çekinmemişler. Ünlü eleştirmen Ernest Lacan Amerikan dagerotipçilerinin müşteri çekmek ve korumak için hiçbir şeyi ihmal etmediklerini söylüyor. Ve dönemin stüdyolarını birer peri sarayına benzetiyor.  Neler var bu peri saraylarının içinde; sütun biçiminde yontulmuş mermerler, zengin nakışlı duvar örtüleri, adım sesini boğan kalın halılar, her yöreden getirtilmiş kafesler dolusu kuşlar ve nadir bitkiler… Bekleme salonları da son derece göz alıcı… Beklerken oradaki değerli tabloları inceleyebilir ya da  kitaplığından faydalanabilirsiniz. Ayrıca dileyenler albüm içine yerleştirilmiş fotoğraflardan az sonra vereceği pozu seçebilir. Hatta kimi stüdyoda, beylerin canı sıkılmasın diye, tütün içme salonu ve bilardo salonunu hazır edilmiş. Yine bazısında sera ve bahçeler yaratılmıştır ki insanlar sırasını beklerken, gönüllerini ferah tutsunlar… Az önce bahsi geçen Nadar’ın atölyesi de dillere destan… Oradaki sanat eserleri ve biblolar da, tüm stüdyoların genel havasını anlatıyor.

Bizim stüdyolardaki durum nedir bunu da konuşalım. İlk dönemdekiler için kayda geçmiş bir veri yok ama 1800’lerin sonlarına doğru ufak tefek bilgiler elde ediyoruz.

Hemen gene Vafiadisten söz etmek istiyorum. Vafidis’in Servet-i Fünun’a verdiği bir ilanda şöyle bir ibare var onu okuyayım:

“Theodore Vafiadis Efendinin fotoğrafhanesi muhterem müşterilerinden gördüğü rağbet ve hüsn-i teveccüh sayesinde bu kere, bir kat daha calip (çekici) hoşnudî ve memnuniyetleri olmak üzere Avrupa’dan nev icat ve son sistemde alat ve edavat, fotografya celbiyle tezyin olunmuştur” diyor ve devam ediyor.

Tabii ilan Avrupadan getirtilen, yeni icat ve son sistem alet ve edevatlardan söz ediyor. Yani teknik gereçler. Ama yine de, Vafiadis’in böyle bir bilgiyi ilanlara taşımasını ilginç buldum. Keşke faaliyet gösterdiği bu dört katlı binadaki çalışma alanları hakkında da birşeyler öğrenebilseydik.

Böyle bir bilgiyi 1910 yılında Cağoloğlu’nda açılan “Resne Fotoğrafhanesi”yle ilgili olarak buluyoruz. Resne ilk Müslüman fotoğrafhanelerimizden. Kurucusu da Rahmizade Bahattin Bediz. Açılış gününe ait giriş kapısını yandan gören bir hatıra fotoğrafı da çekilmiş ama geniş bir perspektif olmadığı için sadece, çok büyük olmayan tabelasını  görebiliyoruz. Yine de şansımıza, burada uzun yıllar çalışmış olan Rıza Bey'in anıları, bu stüdyo hakkında istediğimiz bilgileri bize veriyor. İlgili kısımları seçerek okuyorum, Bahattin Bediz’i kastederek

"Kurduğu atölye bugün bile parmakla gösterilecek kadar teşkilatlı, geniş, üç katlı bir binaydı. Birinci katta karanlık odalar, ikinci katta atölye, müdüriyet, bekleme salonu ve çalışılacak yerler, üçüncü katta ise resimlerin karton üzerine yapıştırılması için büyük teşkilatlı odalar vardı. (...) O zamanlar atölyeler binaların en üst katında veya bahçede bugünkü seralar şeklinde yapılır ve siyah, açık renk perdelerle donanırdı.”

Rıza Bey katlarda bulunan oda ve atölyeler hakkında da detaylı bilgiler veriyor. Birinci katta üç karanlık odanın bulunduğunu, bunların tekinde kartların basıldığını, diğerlerinde ise filmlerin yıkandığını aktarıyor. Okumaya devam ediyorum…

“İkinci kattaki bekleme salonlarından küçük olanı Bahattin Bey'in muhabbet edeceği, oturacağı değerli kişiler içindir. Bunlar arasında Sadrazam Tevfik Paşa, Ziya Gökalp, Abdülhak Hamit, Enver Paşa gibi isimleri sayabiliriz. Büyük salon ise çabuk gelip giden sıradan müşteriler içindir. Fotoğraflar ise yazıhane kısmında teslim edilirdi.”

1917 yılına geldiğimizde Turan fotoğrafhanesi çıkıyor karşımıza. Kurucuları Mustafa Neş'et Bey ve Behçet Bey fotoğrafçılığı Resne’de Bahaddin Bediz’in yanında öğreniyorlar ve sonrasında kendi stüdyolarını açıyorlar. Birkaç kez de adres değişikliğine gitmek zorunda kalıyorlar.

Ben, Mustafa Bey’in oğlu Ayhan Üstündağ’la çeşitli kereler bir araya geldim. Kendisi de çok uzun yıllar Turan Fotoğrafhanesinde çalışmış bir kişi ve bana inanılmaz önemli bilgiler aktardı. Değerli eşi Ayda Üstündağ da sağlam hafızasıyla ve sevecen tavrıyla beni kucakladı ve bilgilerini paylaştı, minnettarım. Ve zarif  kızları Siren Üstündağ da, özenle sakladığı, stüdyodan geriye kalmış her şeyi benimle paylaştı. Buradan her birine tekrar selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Sağolsunlar, varolsunlar…

Yaptığım görüşmeler sırasında Ayhan Bey, Beyazıt Balmumcu Hanı'nda açtıkları stüdyoya 78 basamakla çıkıldığını ve üst katın da öncekiler gibi camlarla kaplı olduğunu söyledi.

Avrupa’da da Amerika’da da ilk stüdyolar hep çatı katlarındaydı. Çünkü fotoğraf çekmek için gün ışığına ihtiyaç vardı. Ve bu üst katın her tarafı camlarla kaplı oluyordu. Bu camlarda da perdeler vardı ki, modelin üzerine düşecek ışık, bu perdeler sayesinde yönlendiriliyordu. Yüzyılın sonuna kadar stüdyolar yapay ışık kullanmıyorlar. Hatta bizde 1900’lerin ilk çeyreğine kadar bu böyle. Tabii her dönem ve her şey için istisnalar olduğunu söyleyelim.

Stüdyoların çatı katlarında oluşu hem bizde hem de diğer ülkelerde sıkça karikatürize adilmiş ve neredeyse alaya varacak yazılar kaleme alınmıştır. Avrupa basınında bu stüdyolar çatıların altına tünemiş, cam kafesler olarak betimleniyor. 

Bizden de örnek vereyim, Sermet Muhtar Alus İstanbul Kazan, Ben Kepçe adlı eserinde dönemin stüdyolarını “Minare minare üstü hesabı, çık çık bitip tükenmez” diye tarif ediyor. Çekilen çileleri de yine o esprili diliyle söyle anlatmış…

“Bir zamanlar Abdülhamid’den bir irade savrulmuştu. Askerlerden müşirden binbaşıya ve sivillerden vezirden mütemayize kadar bütün paşaların ve beylerin hepsi üniformalarıyla ve el pençe divan vaziyette, resimlerini çıkartıp saraya takdim edecekler… Fotoğrafçıların parmaklarında zilleri eksik… Setreleri eteklerine kadar nişan dolu romatizmalı, nikrisli, idrar zorlu, prostatlı bir çok adamcağızın merdiven basamaklarına oturup oturup ‘Aman bacaklarımı, mafsallarımı ov Şabancım’ ya da ‘Evrak çantamdaki ördeğimi çıkarsam mı Arapgirli’ diye yakındıklarını yazıyor.”

Bu nükteli anlatımdan sonra yine Foto Turan’la devam edelim. Kardeşler, 1932 yılında Çarşıkapı'ya taşındıklarında da iki katlı bir yer tutarlar. Üst kat yine camekanla kaplıdır. Tavan yüksekliğinin altı metreyi bulduğu bu stüdyonun alt katında ise bekleme salonu ve bir vezne bulunuyor. Burası maroken koltuklarla son derece şık bir şekilde döşenmiş.

Sohbetlerimiz sırasında, Ayhan Üstündağ fotoğrafın  o zamanlarda çok  saygın bir iş olduğunu söyledi. Mekanın güzelliği, eşyaların önemi kadar, çalışanların da giyimlerinde son derece titiz olduklarını, kimsenin kravatsız çalışmadığını belirti bana. Ve burada Ermeni, Müslüman, Beyaz Rus olmak üzere yaklaşık on beş kişinin  çalıştığı bilgisini de verdi. 

Biraz bu çalışanların sayısına değinmek istiyorum. Bahattin Bediz zamanla,  Babıali’deki ilk yeri merkez yaparak, Üsküdar ve Bahçekapı olmak üzere iki tane de şube açıyor. Yanında çalışanların sayısı ise yirmiyi buluyor. 1900’lerin ilk çeyereğindeki stüdyolar bunlar. Daha öncekiler, muhtemel ki çok daha fazla  çalışana sahiptiler. Çünkü bu stüdyoların çalışmaları sadece stüdyoya gelen insanların portrelerini çekmekten ibaret değildi. Şehir manzaraları, antik bölgeler, tarihi eserler, meslekler serisi ve resmi görevler… Tüm bunlar çok sayıda insan gerektiriyor.

Avrupa ve Amerika’da daha yüksek sayılar ve katı bir iş bölümü zikrediliyor. Mesela Nadar’ın stüdyosunda 50 kişi çalışıyor. Disderi’yi hatırlayacaksınız, kartvizit formatını bulan kişi (14. Program - Fotoğrafın ilk yılları: ‘Kartomania’)… Zaten bu buluşuyla, fotoğrafın ucuzlamasını sağlamış ve bu sayede de o ve diğer stüdyolar ciddi bir iş hacmi kazanmışlardı. İşte o Disderi’nin stüdyosunda çalışanların sayısı ise 80 kişidir. 

Biraz da çekimler için kullanılan dekor ve aksesuarlardan söz edecek olursak; Bizim stüdyolarımız da tıpkı Avrupadakiler gibi bol çeşitte fon perdesi kullandı. Fotoğrafın icadından kısa süre sonra moda olan ve uzun yıllar kullanılan bu resimli fonlar ülkemize de dışarıdan gelmekteydi. Stüdyoların her birinde zengin çeşitte fon perdesi vardı. Bir saray içini andıran zenginlikte iç mekanlar betimlemeleri; ağaçların bol olduğu bahçeler, ormanlar, dingin göller, dalgalı denizler, savaş karargahı, bir gemi güvertesi gibi gibi… Gelen müşterilerin seçmesi için bol çeşitte fon perdesi…

Tabii bu fon perdelerini destekleyecek de sayısız aksesuar. Mesela güverte resmedilmiş bir fonsa, modelin eline bir dürbün vermek; Bahçe betimlemesiyse, çitler, otlar yerleştirmek; Deniz betimlemesiyse öne kaya taklidi aksesuarlar koymak…

Stüdyolar üç boyutlu dekorlar içinde epey bir bütçe ayırmışlar. Mesela İçine girip oturulan ve direksiyonuyla, farıyla bir otomobil maketi… Ya da kürekleriyle birlikte bir kayık… Çocukların üzerine binecekleri atlar, bisikletler, keçiler… Tabii ki fonlar da bunlara göre seçiliyordu. Kayık için nehir, göl ya da deniz manzaraları; araba içinse yollar, kırlar, uçuşan bulutlar… Stüdyoların bu konuda son derece yaratıcı olduklarını da söyliyeyim…