Selfie fotoğrafların cazibesi ve tarihçesi

05 Ağustos 2019

Selfie, her ne kadar akıllı telefonların hayatımıza soktuğu bir yenilik gibi görünse de aslında tarihçesi çok daha eski… Beyoğlu’nda 1940 yıllarında açılan bir stüdyo, cep telefonlarından çok daha önce müşterilerine kendi fotoğraflarını çekme imkânı sundu. Bu stüdyo Foto Görçek’ti. Tıpkı ismi gibi gör ve çek… Stüdyonun sahibi Emrullah Ali Yıldız ise göklere tutkun bir maceracı ve geniş hayalleri olan bir mucit. İşte programda yıllar öncesinin bu ilginç stüdyosunu ve selfienin tarihçesini konuşuyoruz…

Foto Müze podcast servisi: iTunes / RSS

Son yılların çılgın modası selfie özellikle gençler arasında bir iletişim dili olmaya devam ediyor.  Üstelik sadece gençler değil, yediden yetmişe herkes bu tutkuya kendini kaptırmış durumda. Ve bu moda hiç bitecek gibi görünmüyor. 

Selfie modasında zaman içinde farklı üsluplar da gelişti. Ayak selfiesi, yarım selfie, çirkin selfie, seloteyp selfie, ofiste selfie, yatakta selfie, mutfakta selfie, araba kullanırken selfi, tehlikeli hayvanlarla selfie, yüksekte selfi, uç noktalarda selfie… Her yerde selfie, her an selfi… Farklı olabilmek ve sosyal medyada daha çok dikkat çekmek uğruna sınırların zorlanması. Sonuç; pek çok ölüm…

İşte böylesi bir çılgınlığın sosyolojik nedenlerini bir kenara koyup, kökenine gelirsek, aslında sanıldığı kadar yeni değil. Eğer kelimenin anlamını ‘kendi fotoğrafını çekmek’ olarak açıklarsak, o zaman fotoğraf tarihinin başlangıcına kadar gitmemiz gerekir. Çünkü ilk fotoğraf atölyelerini açan fotoğrafçıların birçoğu kendi portrelerini çekmiş. Tıpkı ressam ve heykeltıraşların kendi portrelerini yapmaları gibi, fotoğrafçılar da makine aracılığıyla bir anlamda kendilerini ifade etmişler ve ortaya koymuşlar. Ki bunlara diğer sanatlarda da söylendiği gibi özportre ya da otoportre diyoruz. Yine de hâlihazırda var olan ve kullanılagelen bu iki kelimeye rağmen selfie kelimesi her yeri sardı. Peki, neden yeni bir kelime doğdu? Özportre ya da otoportre gibi kelimeler selfie kelimesini kapsamıyor mu? Hayatımıza giren bu yeni kelime, tıpkı özportre ve otoportre gibi kendi fotoğrafını çekmek anlamına gelse de sanatsal bir kaygı taşımıyor.

En büyük fark da burada yatıyor. Çünkü selfie olarak çekilmiş portreleri, özportre olarak değerlendirmek imkânsız. Böyle üretilmiş her bir fotoğraf, ancak giydiğimiz çorap kadar kişisel sayılabilir. Çünkü bu fotoğraflar az sonra sosyal medyada paylaşılmak için üretildiler. Ve her biri bu amaca hizmet eden birer tüketim nesnesine dönüşmüş durumda. Verilen pozlar dahi diğerlerinin bir kopyası niteliğinde. 

Hâlbuki icadından bu yana fotoğraf tarihinde öyle portreler var ki, yanı sıra öyle özportreler var ki herkes tarafından bilinir ya da anılır.  O fotoğraflar birer sanat ürünüdür.  Peki bu durumda, selfielerin tarihçesi 6-7 yıllık mı? Yani telefonlara kamera yerleştirildikten sonra mı?

Selfie fotoğraflar, telefonlar ve sosyal ağlar sayesinde hayatımızda yaygın bir karşılık buldu. Ama kökeni daha eskilere, yaklaşık 70 - 80 yıl öncesine gitmekte… Önceki programlarımızdan birinde koleksiyonların, efemeraların önemine değinmiştim. Bir gün elime İstanbul’daki bir stüdyoya ait bir zarf geçti. Mektup zarfının yarısı kadar büyüklükte şeffaf bir fotoğraf zarfı. Bu zarfın üzerindeki bilgiler oldukça dikkatimi çekti. Kırmızı mürekkeple basılmış bu yazıda şunlar yazıyordu: 

Görçek Son icat fotoğraf sistemi. Patent sahibi Ali Yıldız. İhtira berat no 4029. Hiçbir suretle taklit edilemez. Adres: Beyoğlu Galatasaray karşısı, Çiçek Pasajı üstü...

Zarfın arka yüzünde ise 3 madde halinde verilen hizmet özetlenmiş. 

1- Modern fotoğrafçılığın icaplarına göre hazırlanmış ideal bir sistemdir. 
2- Kimsenin müdahalesi olmadan çok tabii olarak resminizi çekebilirsiniz
3- Herkes istediği resimden istediği kadar alabilir. 

Bunların da altında: Zevk, heyecan, üstün kalite bir fotoğraf, rakipsiz ucuzluk yazıyor.

Kim bilir daha önce kaç kez geçtim bu stüdyonun önünden. Ama bu zarf sayesinde, sıradan gibi görünen bu işletmenin, aslında yıllar öncesinin selfie stüdyosu olduğunu fark ettim. 

Bu stüdyo 1940 yılında, Ali Yıldız tarafından Beyoğlu’nda açılıyor ve 1994 yılına kadar, elli yıldan daha fazla bir süre müşterilerine kendi fotoğraflarını çekme imkânı sunuyor. Sistem şöyle; bir kabine giriyorsunuz, karşınızda bir ayna duruyor. Elinize de bir ucu fotoğraf makinesine bağlı olan uzun bir kablo deklanşör veriyorlar ve sizi yalnız bırakıyorlar. Siz de aynada kendinize bakıp, hoşunuza gidecek açıları bulmaya çalışıyorsunuz. Tıpkı cep telefonunun ekranında yaptığımız gibi. Karar verdiğinizde tek yapmanız gereken, elinizdeki kablo deklanşöre basarak pozu tespit etmek. Tıpkı stüdyonun ismi gibi gör ve çek. 

 ‘Kendi fotoğrafını çekiyor olmak’ tıpkı bugün gibi o yıllarda da insanları etkilemiş.  Kabinde yapayalnız olmanın verdiği rahatlık ve özgürlük duygusu çok güçlü olmalı ki; kimi eğlenmek için, kimi kendine benzeyen doğal bir portreye sahip olmak için bu stüdyoyu tercih etmiş.

Bugünkü selfilerde olduğu gibi Stüdyo Görçek’te çekilmiş o fotoğrafları bizim için değerli kılan şey: fotoğrafçı da dâhil olmak üzere arada yabancı hiç kimsenin olmamasında saklı. Yani fotoğrafla aramızdaki doğrudan ilişkinin sağladığı samimi bağ önemli… Bu sebeple selfieler, otoportrelerle kıyaslanamasa da bir kendini ortaya koyma biçimi olarak değerlendirilmeli. 
Görçek’e ait bu zarfta patent sahibi Ali Yıldız olarak belirtilmiş ama daha sonra elime geçen başka bir zarf ve daha eski bir zarf, bu sistemin Fikret Kaftan’ın icadı olduğu bilgisini veriyor. Adres Ankara, sistemi kullanan Foto Üstün. Adres bilgileri de yer alıyor. İhtira numarası aynı, 4029.  

Zarfın arkasında “Görçek Foto Makinesinin Hususiyetleri” diye başlık atılmış ve bu sistemi neden tercih etmemiz gerektiği anlatılmış. 

Fikret Kaftan’ın icadı, ilk olarak Ankara’daki Stüdyo Üstün’de uygulanmış gibi görünüyor. Stüdyo Üstün’ü Fikret Kaftan mı açtı yoksa başka birine kullanma hakkını mı verdi net bilemiyoruz ama Emrullah Âli Yıldız’ın kendisinden devraldığı bu sistemle ilk olarak Beyoğlu’nda Çiçek Pasajı'nın üstünde bir stüdyo açtığını söyleyebiliriz. Ali Yıldız daha sonra çalışmalarına Balo Sokak’ta devam eder. Böylece insanlar selfie çekmek için bu stüdyonun yolarını aşındırarak aynanın arkasına gizlenen kamera sayesinde portrelerini ölümsüzleştirirler.

Peki, Âli Yıldız kim, birazda bundan söz etmek istiyorum. Kendisi Türk Havacılık tarihinin önemli isimlerinden. Göklere tutkun biri ve Türk Hava Kurumunda tecrübe pilotluğu yapıyor. Aynı zamanda pek çok buluşu var. Bir kısmının patentini almışsa da pek çoğunu parasızlıktan alamamış. İçinde otomatik paraşütün de olduğu bazılarını da yok fiyata satmış.  Bu yüzden buluşları heba olan, sahip çıkamadığımız değerlerden biri. Kendisiyle ilgili hazırlanmış Gökteki Venüs adlı kitapta icatlarıyla ilgili bakın ne söylüyor; 

“Evet, birçok icatlarımın yanında model uçak motoru imalatlarım da vardı. Bunlara çok emek verdim ama kıymet bilen olmadı. Helikopter patentini de 1956’da aldım. Ona da ilgi duyan olmadı. Dikey kalkış yapan Harrier’e benzer bir patent çalışmam daha olmuştu. İlgisizlik nedeniyle bunu da değerlendiremedim. Sonraki yıllarda Harrier uçağını görünce içim sızladı!” diyor.

Bir ara torunu Seha Özmen’le röportaj yapmıştım o da dedesinin heyecan verici karakterini şöyle aktardı; 

“Dedem stüdyoyu açtıktan sonra da çok uğraştı bu sistemi geliştirmek için. Kırk bin tane şey yaptı. Karaköy piyasasına gider, onu yaptırır, bunu yaptırır, yani makinelerle o kadar çok oynardı ki, anneannem çıldırırdı. Para kazanmayı bilen bir adam falan değildi, para mevhumu yoktu. Hayatımın bütün yazlarını orada geçirdiğim için dedemi çok severdim. Enteresan bir insandı, canı hiç sıkılmazdı. Bir tane kendi kalkan helikopter yapmıştı, içine oturulup çalıştırılan. Kendi çizip, burada sanayide yaptırmıştı. Bunun için Küçük ağaçları kesti. Ayrıca dedemin kuşları vardı, güvercinleri, onları uçurur seyrederdi. Ondan sonra da çizerdi. Kanatlarını falan açıp tek tek hepsini resimlerdi. Çok zeki bir insandı. Zekânın verdiği bir şey de vardı, aşırı uca geldiği için. Zaten tecrübe pilotluğu yapmak için çok korkusuz olmak lazım.”

Göklere tutkun bu korkusuz adam, 1909 yılında Bursa Orhangazi’de dünyaya gelmiş. 1928 yılında Yeşilköy Tayyare Makinist Mektebini; 1935 yılında Rusya Yüksek Planör Mektebini; 1936 yılında da Moskova Motorlu Tayyare Mektebini tamamlıyor. 1935 yılında Türk Hava Kurumunda uçuş öğretmenliği yapmaya başlıyor. 1942 yılından itibaren de ek olarak Türk Hava Kurumu Tayyare Fabrikasında tecrübe pilotluğu yapıyor. 

Âli Yıldız, 1948 yılında emekli olduktan sonra fotoğraf işine geçiyor ve yıllarca başarıyla sürdürüyor. Kardeşi Neş’et Yıldız da Bursa, Atatürk Caddesinde Foto Yıldız’da aynı sistemi kullanıyor. Ardından pek çok şehirde benzer yöntemlerle çalışan stüdyolar birbiri ardından açılıyor.  

Ama başlangıç aşamasında, Fikret Kaftan’ın da Âli Yıldız’ın da, taa o dönemde portre fotoğraflarındaki bu ince ayrımın çekiciliğini fark etmeleri oldukça dikkate değer. Ne kadar ileri görüşlü oldukları bugün daha iyi fark ediliyor.