Ya sosyalizm ya yok oluş

07 Temmuz 2019
Fotoğraf: Getty Images

Çevreye verilen zarar tüm dünyadaki toprak verimliliğini yüzde 23 azaltmış durumda. Polen taşıyıcılarındaki azalış yıllık 577 milyar dolar değerindeki ekimi riske atıyor. Yüz milyonlarca insan sahil habitatının gördüğü zarar sebebiyle fırtına ve sel riskleriyle karşı karşıya. Ve sırf bu sebepler yüzünden dünya altıncı büyük yok oluş dönemine girdi.

 

DHARNA NOOR/Birgün 23 Haziran 2018/Jacobinmag’ten çeviren Yusuf Tuna Koç

Şu ana kadar yapılmış en kapsamlı değerlendirmelerde insan faaliyetleri bir milyon bitki ve hayvan türünü yok oluşa sürüklüyor. Soy tükenmesi, şu anda dünyadaki tüm canlı türlerinin dörtte biri için tehdit oluşturuyor ve bu oran gün geçtikçe daha da artıyor.

Bu tehdit, geleneksel koruma çalışmalarının en büyük odağı olan büyük hayvan türleri için de geçerli. Kaplanlar örneğin, tarih boyunca yaşadıkları alanların yüzde doksan altısından silinmiş durumdalar. Birleşmiş Milletlerin Hükümetler Arası Bilim Politikaları Platformunun Ekosistem Politikalarında Canlı Çeşitliliği (IPSES) raporuna göre Amfibi (hem karada hem denizde yaşayan) hayvan türlerinin yüzde kırkından fazlası, resif oluşturan mercanların üçte biri, yine aynı şekilde tüm memeli deniz canlıların üçte biri ve böcek türlerinin yüzde onu soylarının tükenmesiyle karşı karşıya.

Soyu tükenen çoğu türün fark edilmesi uzun zaman alıyor. Fakat bu yok oluşun yarattığı sonuçlar ise görünenden çok daha karmaşık. Jenga oyunu gibi, tek bir taş yerinden çıkarıldığında tüm yapı sarsılıyor ve bunun sonucu olarak bütün ekosistem çökebiliyor.

Bu sıradan bir mesele değil. Canlı çeşitliliğinin azalması insanlık için varoluşsal bir tehdit, rapora göre iklim değişikliği kadar büyük bir sorun. Yine de, raporun özetine göre kendi canımıza susamışçasına hareket etmeye devam ediyoruz. Halen daha ihtiyacımızdan fazla tarım, balıkçılık, madencilik, fosil yakıt çıkarımı, sera gazı emisyonu ve ağaç kesimine devam ediyoruz.

Fakat tüm bu eylemlerden bütün insanlığı sorumlu tutamayız. Hatta tüm bu eylemlerin gücünü aldığı şey miyarlarca insan için de büyük bir tehdit.

DOĞAYI VE İNSANLARI SÖMÜRÜ

Bu kitlesel yok olma krizi, raporun gösterdiğine göre, kar artışını geri kalan her şeyin üstünde tutan bir ekonomik sistemden kaynaklanıyor. Şirketler, rakiplerini yarış dışı bırakma ve karı maksimize etme çabasından dolayı, şirketler ücretleri kısarak, tüm toplumsal ve doğal çevrenin giderlerini dışarıda bırakarak, hayatın temeli olan toplumları ve ekosistemleri tüketerek tüm insan ve insan dışı yaşamı sömürüyorlar.

“Doğa, temelde sermayenin besleneceği bir değer ve emek havuzudur” diye yazıyor Ashley Dawson Yok oluş: Radikal Bir Tarih isimli eserinde. Çok daha büyüyen bir hızda sermaye gezegeni sömürmeye devam ediyor, “doğanın zenginliğini ve verimliliğini çalıyorlar”

Canlı çeşitliliğinin baş sorumlusu ise “toprak ve su kullanımındaki değişim”. Rapora göre dünyadaki suyun ve toprağın dörtte biri şu an ya tarım ya da hayvancılıkta kullanılıyor. Endüstriyel tarım ekosistemi birçok yönden yok ediyor. Bitkiler ve hayvanlar çiftliklere yer açmak için yerlerinden edilip öldürülüyorlar, tek türlü tarım ve zirai ilaçlar ise topraktaki bakterilere zarar vererek böcekleri ve bitkileri tehlikeye atıyor, göllerden ve ırmaklardan çekilen su deniz yaşamına zarar veriyor.

Tarımla uğraşan şirketler bu faaliyetleri kıtlığı önlediği bahanesiyle savunuyor. Geçtiğimiz yıllarda ekili tarla sayısı dünya çapında artmış olmasına rağmen kimse için ulaşılabilir fiyatlarda değil ve tüm insanların yaklaşık dokuzda biri ise halen daha beslenemiyor. Bu durum özellikle kürenin güneyinde kendini daha çok hissettiriyor. Dünya Gıda Programı’na göre Asya’daki insanların üçte ikisi aç ve gelişmekte olan ülkelerde altı çocuktan biri anormal derecede zayıf. Bir yandan da mısır ve soya fasulyesi gibi emtia ekimlerindeki tarım sübvansiyonları ise kolesterol ve diyabet riski arttıran ucuz ve kalitesiz gıdalar konusunda devasa bir market yaratmış durumda.

Tarım şirketleri verimliliği maksimize etme hedefinde. Fakat dünyadaki tüm ekili ürünlerin üçte biri hayvancılığa gidiyor, halbuki yetişen ürünlerin insan tüketimi için kullanılması milyarlarca aç insanı doyurabilir. Endüstriyel hayvancılık toprak kaynaklarını dünyada en çok tüketen şey. Muazzam seviyede gübre üretimine sebep oluyor -sadece ABD’de 500 milyon ton civarı- ve bu üretim havayı amonyak ve hidrojen sülfit ile zehirlerken, su yollarına bulaşarak alg çiçeklenmesine sebep oluyor, bu da o suyu insanlar ve hayvanlar için zehirli kılıyor. İşçiler için bu kirlenme farklı tehlikeler de barındırıyor: Amerika’da et işçileri ulusal ortalamanın yaşadığı sağlık sorunlarının üç katıyla karşı karşıya kalıyor.

Günümüzün küresel tarımı sadece dört büyük biyo-teknik tarım şirketinin kontrolünde. Küresel tohum tedarikini ve maksimum getiriyi kontrol altında tutabilmek için bu şirketler neyin ekilebileceğini sert şekilde sınırlayan tek türlü tarım faaliyetlerine zorluyorlar. Fakat bu faaliyet hastalıklara karşı zayıf olduğu için kanser ve diğer hastalık risklerine sebep olabilen bitki ve böcek öldürücülerine ve gübrelere dayalı üretim yapılıyor. Sonuçlar ise canlı çeşitliliği açısından felaket oluyor.

Tarım endüstrisinde şirketlerin karı artarken çiftçilerin gelirleri ise düşüyor. Tohum, gübre ve diğer ürünlerin fiyatlarını yükselterek şirketler çiftçileri borç tuzağına düşürüyor ve sonucunda borçların karşılığı topraklarını alıyorlar. İkinci nesil tohumların sterilizasyonu için üretilen terminatör tohumlar bu süreci çok daha hızlandırdı. Bu döngü Kuzey Hindistan’da çiftçi intiharları dalgası başlattı. Gittikçe büyüyen güçlü tarım şirketlerinin bulunduğu ABD’de de devamlı olarak şirketlere satılan topraklar ve gider artışı Amerikan çiftçilerini benzer bir duruma sürükledi.

KAPİTALİZMİN KANSERİ

Raporun hükümetler açısından çok açık bir mesajı var. Felaketin önüne geçebilmek için dünyanın “temelden, tüm sistemi değiştirecek, teknolojik ekonomik ve sosyal faktörlerde, paradigmaları değerleri ve başarıları da içine alacak bir yeniden düzenlemeye ihtiyacı var.”

Birçok açıdan yanlış yoldayız. Küresel seviyede karbon miktarı tarihin en yüksek seviyesinde. Trump yönetimi, risk altındaki türler yasasını çöpe atarak şirket faaliyetlerinin tehlikeye attığı kuş türlerinin korunmasına ve hava ile su kirliliğine yönelik düzenlemeleri kaldırmaya çalışıyor.

Raporun özeti tamamen kötü haberlerle dolu. Çevreye verilen zarar tüm dünyadaki toprak verimliliğini yüzde 23 azaltmış durumda. Polen taşıyıcılarındaki azalış yıllık 577 milyar dolar değerindeki ekimi riske atıyor. Yüz milyonlarca insan sahil habitatının gördüğü zarar sebebiyle fırtına ve sel riskleriyle karşı karşıya. Sulak alanların yüzde seksen beşi yok edildi. Ve sırf bu sebepler yüzünden dünya altıncı büyük yok oluş dönemine girdi. Soy tükenmeleri normalin bin katı hızında.

Spesifik yasalar, tek türlü tarımın yerine tarımda yerele yönelme, deniz rezervleri yaratarak kirliliği azaltma ve canlılık çeşitliliğinin daha yavaş azaldığı yerel toplulukların bağımsızlıklarını sağlamak gibi spesifik politikalarla bu kitlesel yok oluşu zapt edebilir. Hepsinden önemlisi, raporun sonucuna bağladığı gibi, küresel dünya kar temelli büyümekten vazgeçerek bu gezegendeki tüm canlılara hizmet edecek bir ekonomi inşa etmelidir.

Böyle bir siyasi dönüşüm sayısız insan ve insan dışı yaşamı ekolojik çöküşün getirdiği yok olma tehlikesinden koruyacaktır. “Çıldırmışçasına tüm çevresini tüketen sermaye, bindiği dalı kesmektedir” diyor Ashley Dawson. “Sermayenin mantığı bir kanser hücresi gibi, konakladığı bedeni yok edene kadar kontrolsüz şekilde büyümeye odaklıdır”.

Böyle bir dönüşüm tabi ki kolay değil fakat raporu hazırlayan platformun başında bulunan Watson ise optimistik. “Doğasından kaynaklı olarak, dönüştürücü değişimler, var olan durumdan yararı olanların direncini beklemelidir fakat bu aynı zamanda bütünün iyiliği açısından da önemli bir fırsat olarak önümüzde duruyor” diyor.

Eğer hayatta kalacaksak, başarmaktan başka çaremiz yok.