Çevrekırımını Durdurmak için Sivil İtaatsizlik/Yokoluş İsyanı

22 Nisan 2019
Fotoğraflar: National Geographic

Chris Hedges'in RT America haber kanalında yayınlanan On Contact programında Roger Hallam ile mülakatı.

1. Bölüm.

Yayınlanma tarihi: 10 Mart 2019

Chris Hedges: On Contact programının ilk bölümünde artık çok yaklaşan çevrekırımını ve buna karşı direnişi konuşacağız. Konuğumuz, Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) hareketinin kurucularından Roger Hallam.

Roger Hallam: Bir toplum muazzam baskı ve çelişkiler altında kaldığında rejiminin çökmesinin sebebi, bazı insanların ayağa kalkan halkın yanında yer alması, seçkinlerin de, tamamen çuvallamış olduklarını bildiklerinden, artık neyi savunacaklarını, kendilerini neyin beklediğini de bilemez halde gelmiş olduklarından, bir şekilde çözülüp kaosa sürüklenmesidir. Bence dünya kültüründe şu anda meydana gelmekte olan ve önümüzdeki günlerde ve aylarda meydana gelecek olan şey tam da budur işte. Yönetici elitler kendi ölçütlerine göre de feci şekilde çuvallamış olduklarını gayet iyi biliyorlar. Dolayısıyla, artık son aşamaya gelmiş bulunuyoruz. Önümüzde iki, üç, dört ya da beş yıl var...

CH: Kapıya dayanmış olan çevrekırımını (ecocide) ve insan türünün yokoluşunu engellemek için elimizde çarnaçar son bir şans kaldı. Belli başlı sanayi ülkelerinin başkentlerini, ticareti ve ulaşımı felce uğratarak işlemez hale getirmek için ardı arkası gelmeyen dalgalar halinde sivil itaatsizliğe dayalı şiddetsiz eylemler düzenlemek zorundayız. Ta ki yönetici elitler iklim felaketiyle ilgili hakikati alenen kabul etmek, 2025 yılına kadar karbon salımlarını durdurmak için köklü tedbirler almak ve 150 yıldır fosil yakıtları har vurup harman savurarak sürdürdüğümüz tüketime son verilmesini denetleyecek bağımsız bir yurttaşlar komitesine yetki vermek zorunda kalana kadar. Bunu yapmazsak, kitlesel ölümle karşı karşıya kalacağız.,

Britanya’daki 'Yokoluş İsyanı' grubu, “Yokoluşa giden ve dönüş bileti olmayan yolculuk” diye ifade ettikleri gidişatı geri çevirmek üzere dünyanın her yerinde başkentlerde 15 Nisan’da sivil itaatsizliğe dayalı şiddetsiz eylemler düzenleme çağrısında bulundu. 

Bugün, iki bölümlü bir mülakatın birinci bölümü için Londra'dan Roger Hallam ile beraberiz. Roger Hallam, Yokoluş İsyanı hareketinin kurucularından. Roger, istersen, bizi bu noktaya getiren politik ve ekonomik krizi nasıl gördüğünle başlayalım. Neler oluyor?

Roger Hallam: Olan şu, kendimizi çok çok büyük bir kriz içinde bulduk. Henüz bunu tam kabullenebilmiş de değiliz. Durum, yıllar içinde aydan ayda katlanarak kötüleşiyor. Özetle, atmosfere karbondioksit ve sera gazları salıyoruz ve bu bizim yokoluşumuza yol açacak. Yokoluş, dünyanın tarihinde birkaç kez yaşandı ve şimdi bizler bu sonuncusunu yapıyoruz. Ve sanıyorum, bu sıra, gerçeği kabullenme sürecindeyiz. Halen, politika ve ekonomi liderleri eyleme geçmeyi reddediyorlar. Dolayısıyla, isyan etmekten başka seçenek yok.

CH: Ekolojik açıdan bir felakete ne derece yakınız? Felaket, elbette, sisteme örülü denebilir. Ardından da sana şunu sormak istiyorum, sence politik liderler neden bu duruma cevap vermekte yetersiz kaldılar? Fakat önce, yönetici elitlerin iyice pekişmesine yol açtıkları bu durumun vahametini özetler misin?

RH: Evet. Nihayetinde, bu basit bir matematik meselesi. Bunu anlayabilmek için bir uzman olmanıza gerek yok. Bilimsel raporlara bir iki saat kadar baktıktan sonra, genel fikri ediniyorsunuz. Bunu görmenin yollarından biri, endüstri öncesi döneme göre hava sıcaklıklarının ne kadar arttığına bakmak. 1750 yılı ortalamasına göre yaklaşık 1,1 veya 1,2 derece bir artış var. Ve bunun devamında, bize sadece matematik hesabı yapmak kalıyor.

Yerleşik düzenin tamamen gözardı ettiği bir şey var ki o da sisteme örülü halde var olan geribesleme mekanizmaları. Bu konudaki veriler biraz değişiklik gösteriyor, fakat aynı zamanda, bunlar artık iyice oturmuş veriler. Bu geribesleme (veya geribildirim) mekanizmalarından biri, karbonun ömür süresi ile ilgili. Pek çok kişinin farkında olmadığı birşey var: bundan böyle atmosfere daha fazla karbon gazı salmayacak olsak bile, yine de bir 'gecikme etkisi' yaşayacağız. Yani, sera gazları, ısının yükselmesine hâlâ etki ediyor olacak. Sistem aracılığıyla fazladan eklenen bu oran, bilimsel raporlara göre yarım derece ile 1 derece arasında yer alıyor. Diğer mekanizma da 'küresel kararma' (global dimming) denilen şey. Bu şu anlama geliyor: Fosil yakıtları sistemden çıkardığınızda, bu, hava kirliliğini azaltacak; hava kirliliğinin azalması da dünyayı ısıtan güneş ışınlarının atmosfere daha fazla girmesine yol açacak. Bilimsel raporlar, bununla ilgili olarak da 0,5 derece ile 1 derece arasında bir ek ısınma oranı belirliyorlar.

Yani, gerçek şu ki halihazırda sisteme örülü olarak, 1 derece, veya belki daha fazla, ısınmamız var. Bu da bizi, endüstri öncesi döneme göre 2,2 derece ısınmaya getiriyor. Böylece, Paris Anlaşması'nın bütün amacı, geribildirim mekanizmalarının hesaba katılmasıyla bir çırpıda geçersiz kılınıyor. Tabii, bunlara ek olarak, halen devam eden insan etkisi, atmosfere saldığımız büyük miktarda karbon var. Bu yükselmekte. Önceki yıl, sanıyorum yüzde 1,6 idi ve artış oranı da yüzde 2,7 idi. Herkesin söylediği gibi, bunun azalması gerekiyor fakat halen yükselmekte. Dolayısıyla, önümüzdeki 10 yılda, bu karışıma bizler de 0,5 derece kadar bir hararet ekleyeceğiz.

Sonuç olarak, endüstri öncesi döneme göre 3 derece ısınmaya doğru gidiyoruz gibi görünüyor ki bu bir kıyamet alameti. Bir biliminsanı şöyle diyor: "5 dereceye doğru yol aldığımızda, dünyada sadece bir milyar insan kalmış olacağını tahmin ediyoruz." Bu, önümüzdeki bir veya iki nesil içinde 5 - 6 veya 7 milyar ölüm olacağı anlamına geliyor.

İnsanın hafsalasının bunu alması çok zor elbette. Bunu ancak son birkaç on yıl içinde keşfettik çünkü. Fakat her geçen yıl, giderek daha belirgin hale geliyor. Ve şimdi öyle bir yerdeyiz ki durum gün gibi açık. Dünyaya doğru gelen göktaşı cisimlerine benziyor biraz. Yani, inanıp inanmamamız mühim değil; bu, olacak...

CH: Peki, sıcaklıkların 2-3 derece yükselmiş olduğu bir dünya nasıl bir dünya olacak? Gezegene ne olacak?

RH: Dikkat çekici gerçeklerden biri şu: Endüstri öncesi dönem ortalamasına göre 2 derece ısınmayı aştığınızda, geniş çaplı tahıl üretimi yapmak çok güçleşecekmiş gibi görünüyor. Medeniyet, temelinde, tahılları depolayabilme yeteneği sayesinde yaratıldı. Dolayısıyla, bunu yapamazsak, ki 2 derecelik ortalama ısı artışından sonra bu depolamayı yapamayacağımız, ya da güvenilir bir şekilde yapamayacağımız görülüyor, o zaman da medeniyetin temelini kaybetmekten söz ediyoruz demektir. Bu da yiyecek yokluğu, kıtlık ve kitlesel açlık demek oluyor. Öngörülen en büyük şey bu. Fakat, gıda kıtlığının ekonomik ve politik etkilerini bilen herkes, bunun toplumsal çöküşe yol açtığını, bunun da savaşlar, tecavüzler, kaybolan hayatlar ve yaşam standartlarında genel düşüşler gibi diğer şeyleri beraberinde getirdiğini bilir.

Bunun üzerine daha çok uzun boylu konuşabiliriz, ama sanıyorum herkes, bunların, genel olarak, insan türünün sonu anlamına geldiğini görüyor. Eğer öyle değilse, yani tür ortadan kalkmasa bile, insanlık tarihinde şimdiye kadar hiç görülmemiş kapsamda bir yıkım ve felaketten söz ettiğimiz kesin. Üstelik, büyük tablonun küçük bir parçasına bakıyoruz sadece. Göründüğü kadarıyla bilim böyle söylüyor.

Bence, buna yaklaşmanın en uygun yollarından biri, kıyaslama (analoji) yoluyla düşünmek. Bir göktaşı benzetmesinden az önce söz ettim. Son derece düşük bir ihtimal bu. ama eğer dünyaya bir göktaşı yaklaşıyor olsaydı ve büyük bir felakete yol açacak olsaydı, bu olacak mı, yani dünyaya çarpacak mı çarpmayacak mı diye tartışmanın bir anlamı olmazdı. Bu durumda sadece ne yapacağımızı düşünüyor olmamız gerekirdi.

Bir başka analoji de şu: Doktora gittiğimizi düşünelim. Doktor şeker hastalığımız veya benzeri başka bir hastalığımız olduğunu söylüyor. Ve bilim diyor ki kalorileri tıka basa bedenine yüklemekten vazgeçmezsen, 6 ay içinde öleceksin. Tabii, bu 4 ay da olabilir, 8 ay da... Burada önemli olan şu ki hayatımızda köklü bir değişim yapmazsak, öleceğiz.

Bilim insanlarının bizlere verdiği toplu mesaj bu. Aslında yaklaşık 1990'dan bu yana söyledikleri şey de bu. O bu tarihte aşağı yukarı belli olmuştu. Sanıyorum son 10 yılda iyice yerini bulmaya başladı, çünkü iklim değişikliği gerçekten belirgin biçimde olmakta. Yani, 10 yıl içinde veya 20 yıl içinde olabilir ama kesin olan birşey varsa o da bunun, insanlık tarihindeki en önemli hikâye olduğu. Ve sanırım bir seçim yapma durumundayız: Ya kendimizi ölüme terk edeceğiz ya da isyan edeceğiz ve politik sistemi değiştirip hayatta kalma şansımızı maksimuma çıkarmaya bakacağız.

CH: Politik sistem neden bu derece yetersiz kaldı peki?

RH: Bu, halen tartışmanın sürdüğü alanlardan biri. Ben, şahsen, temel problemin 'sürü psikolojisi' ve kültürel gecikmişlikle ilgili olduğunu düşünüyorum. 'Sürü psikolojisi' derken şunu kastediyorum: eğer herkes birşey yapıyorsa, o şey anlamlı olmasa bile, herkes aynı şeyi yapma eğilimde oluyor. Medya, geniş halk kitleleri ve politik sınıflar arasında böyle bir ölüm sarmalına yakalandık. Kimse bu konuya el atmak istemiyor, çünkü el atan kimse yok. Biz de öylece uçurumun kenarına doğru sürükleniyoruz.

Bu genel bir açıklama tabii. Elbette daha özgül bir açıklaması da var. Fosil yakıt şirketleri ve şirketler sınıfı, toplu olarak veya başka türlü, bu gerçekliği ötelemeye karar verdi. Çünkü bununla mücadele etmenin bariz yolu, şirketler sınıfının halklar üzerindeki soygununu azaltmaktan geçiyor. Başka bir deyişle, bu problemi çözmek için paraya ihtiyacınız olacak.

Ulusal bir kriz olduğunda, zenginlerin güçlerinin ve gelirlerinin büyük bir kısmını kaybettiklerini gösteren önemli bir literatür var elimizde. Ve bu illa politik bir husus da değil. Eğer ulusal bir krizle uğraşacaksanız, o zaman herkesin payına düşeni yapması gerekiyor. Bu da, zenginlerin de pamuk ellerini ceplerine atması gerektiği anlamına geliyor.

CH: Burada söz konusu olan nasıl bir yetersizlik? Britanya'da Yeşil Düzen’de (Green Deal), ABD'de Yeni Yeşil Düzen'de (New Green Deal) görüyoruz ki bu sözleşmeler, temelde, eğer hayatta kalacaksak, –en azından bazılarımızın– yapamayacağı oranda tüketmeye devam edebileceğimiz gibi yanlış bir fikre dayalı. Öyle değil mi?

RH: Evet, kanımca, kültürümüz büyük bir inkârcılık içinde. Bu anlaşılabilir birşey; çünkü 30 yıl kadar önce herşey çok parlak görünüyordu; yüksek tüketimli yaşam tarzlarına sürekli olarak sahip olacaktık. Şimdi bu yeni gerçeklikle ancak yakın zaman önce karşılaştık. Doktor benzetmesinde söylediğim gibi, sanki doktora gittik ve doktor bize böyle bir hastalık durumu olduğunu söyledi. Bize verilen mühlet altı ay olabilir, bir yıl veya iki yıl olabilir; önemli olan şu ki bu gerçekle yüz yüzeyiz. Böyle bir durumda makûl tepki, gerekli olan neyse onu yapmaktır. Ve bilim, yaşam standartlarında büyük bir eksiltme yapmamız gerektiğini söylüyor, çünkü kolektif çabalarımızın büyük bir kısmını bu durumla başetmeye, yani karbon salımlarını azaltmaya ve karbonu atmosferden atmaya harcıyor olmamız gerekecek.

Vurgulamak istediğim şey şu: Bunu istediğiniz kadar politize edebilirsiniz, fakat işin nihayetinde iş fizik kurallarına gelip dayanıyor. Doktora gittiğinizde olan durumda olacağı gibi, doktordan şikâyet edemezsiniz. Sadece, bu durumla başedecek misiniz yoksa başetmeyecek misiniz, buna karar vermeniz gerekiyor. Yani, mutlaka yüksek tüketime karşı olduğumdan dolayı söylemiyorum bütün bunları. Meselenin özü şu ki bu büyük keşmekeşten çıkabilmemizin en olası yolu, ekonominin ve yaşam tarzlarının dönüşümü.

Yeşil Düzen türü yaklaşımlara dönecek olursak, evet belki bunlar işe yarayacak, ama belki de yaramayacak. Ve maalesef, politik sınıfta, sağda ve solda, bu konuda kamuoyuna yalan söyleme eğilimi var: "Ekonomide esaslı bir dönüşüm olmadan da bu problemden kurtulabilirsiniz" gibilerinden bir yaklaşım.

Ekonomide bir dönüşüm, kaçınılmaz olarak, daha düşük yaşam standartları anlamına gelecek. Ve biliyorsunuz, bazı başka kültürlerde ve yerlerde, daha düşük yaşam standartları illa kötü birşey demek değil. Bu konuyla ilgili olarak da hem ülke içinde, hem de uluslararası alanda bir tartışma başlatmamız gerektiği kanısındayım.

CH: Şimdi politik sınıflara bakmaya devam edelim. Fosil yakıt endüstrisinin onlarca yıl önce bilimsel verilerin farkında olduğunu ve bunların üzerini örttüğünü biliyoruz. Politik elitlerin de öyle... Mesela Donald Trump'ın İskoçya'daki golf sahalarında, kaçınılmaz olarak yükselen deniz seviyeleri ile başetmek için duvarlar örülmesi planlanıyor. Neden böyle iki yüzlüler? Pentagon'un iklim değişikliği ile başetme konusunda senaryolar geliştirdiğini gördük, fakat bu –en azından ABD'de– ticari medyada tartışılmıyor bile. Bağlayıcı niteliği olmayan Paris İklim Anlaşması gibi şeyleri öneren elitler de bundan özde değil, sadece sözde söz ediyorlar.

RH: Bunun basit cevabı: yaygın inkâr. Tarihe bakarsak, insanların gerçeği kabul etmede aslında pek de başarılı olmadıklarını görüyoruz. Daha önce söz ettiğim doktor benzetmesine dönecek olursak, diyelim doktora gittiniz, doktor size 6 ay ömrünüz kaldığını söyledi. Burada temel bir tercih yapmanız gerekiyor. Ya bu durumu kabullenirsiniz ya da gidip bilimi inkâr edersiniz. Öte yandan, inkâr etmek, insani bir şey – en azından başlarda. Çünkü bu çok korkunç bir durum. Kişisel hayatlarımızda hepimiz bunu yapıyoruz; gerçek olduğunu bildiğimiz bir durumla karşı karşıya geleceksek, bir süre bu gerçek değilmiş gibi yapabiliyoruz. Sanıyorum, buradaki temel problem bu.

Aynı zamanda şu da var ama: Ne kadar zenginsen, ve zengin olmanla oranlı olarak ne kadar akıllı farzediliyorsan, o derece aptal oluyorsun aslında, çünkü gerçeği işitmek o zaman senin için daha zor hale geliyor ve kaybedecek daha çok şeyin oluyor.

CH: Yönetici elitlerin bu gerçekliği yanıtlamada yetersiz kalmaları veya bilimi kabul etmemelerini gözönünde bulundurduğumuzda, sence onlar meşruiyetlerini bu yüzden mi kaybettiler?

RH: Onların kendi meşruiyetlerini berhava etmeleri çok daha uzun zaman önce oldu, öyle değil mi Chris? (Gülüyorlar). Son 30-40 yıldır... Yani, sadece istatistiklere bakmak yeterli olacaktır. Eğer çok çalışırsak hepimizin zengin olacağını söyleyen bir hikâyeyi satıyorlardı. Ve istatistiklere baktığında görüyorsun ki bütün nakit parayı ceplemiş olanlar da onlar. Sanıyorum, halkın büyük çoğunluğu, yönetici elitlerin 30 yıldır bizi soyuyor olduklarını ve bize bir yalan satıyor olduklarını anladı. Bunu böylece görmek, kendi anlatımız açısından da bakıldığında radikal bir konum değil. Gelir ve zenginlik dağılımının nerelere gittiğine baktığımızda kolayca görünebilecek bir şey bu.

Sanıyorum bu durum, temel zemini hazırlıyor. Çünkü, bana göre buradaki temel hikâye, elitlerin 30 yıldır bizi soyuyor oldukları ve şimdi de bizi öldürecek olmaları. Bu ise, bizi yepyeni bir alana taşıyor. 'Meşruiyetini kaybetmek', bence bir hüsnütabir olur. Buna bir tür 'psikotik ölüm arzusu' demek daha uygun olabilir.

CH: Toplumsal eşitsizliğe ve toplumun fiziksel çöküşüne –en azından ABD'de açıkça görünen çöküşe– verilen yanıt, toplumsal kontrol biçimlerini, militarize edilmiş polisi ve – Büyük Britanya dahil hiçbir ülkenin muaf olmadığı– toptan gözetleme sistemini yoğunlaştırıp artırmak oldu. Yönetici elitlerin bu karşılığını, gerçeklikten daha da ötelere kaçarken bir yandan da kendi iradesini zorla dayatmaya çalışan bir yanıt olarak görüyor musun? Yani, "Bilimin canı cehenneme!”, “Ekosistemde olan bitenin de canı cehenneme" gibilerinden bir karşılık olarak görüyor musun bunları?

RH: Evet, temel yanıt bu. İngiltere'deki Yokoluş İsyanı deneyiminden ortaya çıkan ilginç bir sonuç, kurulu düzende çatlaklıklar olduğu. Medyadan, politikadan elitler ve başka insanlar bizimle temasa geçtiler ve bu işin artık sonuna gelindiğini bildiklerini söylediler. Yani, pek çok kişi artık yolun sonuna gelindiğini biliyor.

Sosyal bilimlerde de bunu destekleyen gözlemler var. Bir sosyal sınıf veya grup, baskı altında kaldığında (imha olma baskısı gibi bir baskı diyebiliriz buna), iki kola ayrılıyor. Çoğunluk, kafasını kumda daha da derine gömüyor, çünkü gerçeğin verdiği acı fazla ağır oluyor. Azınlık ise öteki tarafa geçiyor ve direnmeye karar veriyor. Ve bu, herkes için geçerli olduğu gibi, elitler için de geçerli. İkimiz de bunları biliyoruz Chris. Sen devrimleri ve benzeri ayaklanmaları yerinde inceledin. Benzer şeyler olabiliyor. Toplum muazzam baskı ve çelişkilerin ağır yükü altına girdiğinde rejimin çökmesinin sebebi, elitlerin halkın çoğunluğu tarafına geçmesi, çoğunluğun ayaklanmasıyla birlikte yönetici elitlerin de çözülüp kaosa ve kargaşaya sürüklenmesi. Eelitlerin o eski babayiğit halleri artık kalmamış oluyor. Gelmekte olanı karşılayacak halleri de kalmamış oluyor, çünkü tam anlamıyla çuvallamış olduklarını kendileri de biliyor.

Kanaatim şu ki, dünya kültüründe şu anda cereyan etmekte olan temel gerçeklik de bu. Elitler şu anda ve önümüzdeki aylar ve yıllar itibariyle –hem de kendi kriterlerine göre– feci şekilde çuvalladıklarının farkındalar. Yani, önümüzdeki iki, üç, dört, beş yılda son aşama bu olacak kanımca.

CH: ABD'nin yanı sıra endüstrileşmiş ülkelerin çoğunda, hatta Hindistan gibi ülkelerde, yönetici elitlerin ve kapitalist demokrasilerin taşlaşarak çok daha otoriter denetim biçimlerine kaymasına, bütün erkeklik taslamaları, ötekileştirmeleri ve kara çalmaları ile faşist kuruluşlarla hareketlerin yükselişine tanık oluyoruz. Programımızın ikinci bölümünde bütün bunlara nasıl karşılık verilebileceği konusuna odaklanıyor olacağız. Ama şimdi şundan biraz söz edebilir misin bize: yönetici elitlerin ve kapitalist demokrasilerin çok daha bariz otoriter kontrol biçimlerine giderek daha çok başvuruyor olmaları hakkında ne düşünüyorsun? Ve bu gelişmeler, bu sorunla rasyonel olarak başetmek isteyen bizler için ne anlama geliyor?

RH: Buradaki temel nokta, bu sorunla rasyonel olarak başetmiyor olacağımız. Hepimizin bir sabah uyanıp aniden doğru şeyleri yapmaya karar vereceğimiz düşüncesi biraz liberal bir yanılsamadan ibaret. En tahmin edilebilir yol, faşizme kayıyor olacağımız. Bunun başlıca nedeni, elitlerin gitgide artan stres karşısında kendi çıkarlarını korumaya yönelecekleri. Bu, daha da otoriter çözümlere başvurulabileceği anlamına geliyor. Son 10 yılda dünya genelinde giderek böyle olduğunu gördük. Zengin ve güçlü olanlar, sağ hareketlere gittikçe daha fazla maddi destek sağlayacaklar. Ve demokrasinin içini boşaltmaya başlayacaklar. Çünkü onların ana menfaati, kendi zenginliklerini ve güçlerini muhafaza etmek. Şüphe yok ki, bu açıkça intihar nitelikli bir misyon. Çünkü ancak kendi yıkımları ile sonuçlanacak birşey. Ama altında yatan mantığı görebiliyorsunuz. Bu durum, ilericiler veya liberal olduklarını ileri süren kişiler için bir tercih yapma zorunluluğu getirecek. Çünkü durum her yıl biraz daha kolaylaşan birşey olmayacak. Bunu ya büyük zorluk ve çalkantılardan geçerek çözeceğiz ya da bir toplumsal cehennemin ta dibine düşeceğiz. Şu anda görünen iki seçenek bunlar.

Doktor benzetmesine bir kez daha dönecek olursak, eve dönüp hiçbir şey yapmamaya devam etmek gibi bir tercihimiz yok. Bu olabilecek bir şey değil. Öleceğiz. Yani iki durum var önümüzde: ya gerçekten zor zamanlardan geçeceğiz ya da öleceğiz. Bugün geldiğimiz nokta işte bu.

Elçiye zeval olacak şekilde, örneğin "Roger Hallam çok kötü biri" diyebilirsiniz. Burada önemli olan nokta şu: bu, ideolojik birşey değil. İsterseniz ideolojik terimler kullanın ama bu bilim. Bu sorunu ya çözeceğiz ya da çözemeyeceğiz. Çözemezsek, öleceğiz. Doktora gidip ona çıkışmamız, onunla tartışmaya girişmemiz filan durumu değiştirmez, öyle değil mi? Ölecek olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Sadece, bununla ilgili birşey yapacak mıyız, yapamayacak mıyız, buna karar vermemiz gerekiyor.

Ve 'bir şey yapmak', gecikmeden harekete geçmek anlamına geliyor. Çünkü, aynı şeker hastalığında veya kanserde olduğu gibi, ne kadar erken müdahale edersen ölme olasılığın o kadar az olur. Yani, bir olasılık hesabı. Eğer faşizmin veya otoriter rejimlerin kontrolü ele geçirmesine izin verirsen, o zaman işler daha da zorlaşacak, çünkü bildiğimiz gibi, bunların çoğu, özellikle sizin ABD'deki adamınız Trump, tam bir inkâr işine girişmiş durumda. Dolayısıyla, hemen harekete geçmek önemli.

CH: Süremizin sonuna yaklaşıyoruz. Önümüzdeki hafta, bu duruma nasıl yanıt verilebileceği, direnişin nasıl olabileceği, ve sizin Yokoluş İsyanı'nda yaptıklarınız üzerine konuşacağız. Ama şimdilik, yas tutma eşliğinde durumla başetmek nedir, biraz ondan söz etmek istiyorum. Umudun karşıtı, –pek çok kişinin bizi bunlarla suçladığı– kelbîlik (sinizm) veya çaresizlik ve keder değil. Umudun karşıtı, yas tutabilmektir. Senin ve Yokoluş İsyanı'daki pek çok kişi için, yas tutmanın çıkış noktası olduğunu biliyorum.

RH: Evet, bence Yokoluş İsyanı'nın batı kültürüne ve dünya kültürüne getirdiği önemli bir yaklaşım şu: 30-40 yıldır, "Kötü şeyler hakkında konuşamazsınız, pozitif kalmaya devam etmeniz gerekiyor" gibi bir yaklaşım her yerde hakim oldu. Fakat bunun işlemediğini gördük, öyle değil mi? 30 yıldır karbon salımları artmakta. Bu tam bir başarısızlık oldu. Bu yüzden, buradaki psikolojiye tekrar bakma zamanı. Şimdi artık zorunlu hale gelen, işleyişi durdurma ve fedakârlık için insanları gerçekten motive eden şeyin ne olduğunu görme zamanı. Bunun tek kelimelik cevabı, duygular. İnsanlar duyguları ile temasa geçmedikçe ve onları yaşamadıkça, direnişe geçme gücünü kendilerinde bulamayacaklardır.

Yani, artık, e-mail'ler gönderme, A noktasından B noktasına yürüme, veya temsilcilere "Şunları, şunları yaptınız mı" diye sormaktan farklı bir zemindeyiz. Bunların hepsi başarısız oldu. Şimdi yapmakta olduğumuz şey, daha önce tarihte 19. yüzyılda, 20. yüzyılda oldu. Sadece tarihe bakmak yeter. İnsanlar sokaklara çıktılar, bazı yerleri kuşatma altına altılar, birçok fedakârlıklarda bulundular. Ve bu potansiyel olarak öldürülebilecekleri anlamına geliyordu. Bugün geldiğimiz nokta bu işte. Bunun su götürür bir yanı yok artık.

O zaman, soru şu: insanları buna nasıl motive edeceğiz? Öncelikle, insanların sadece entelektüel olarak değil, duygusal olarak da hakikileşmesi gerekiyor. Buradaki konuşmamızda söz ettiğim gerçeklerin çoğu bu yüzden entelektüel bilgilerden öte, bu duygusallaşmaya dair. Çünkü temel mesele, durumla duygusal olarak yüzleşecek miyiz, yüzleşmeyecek miyiz meselesi. Bu da, esas olarak bir yas sürecinden geçmek anlamına geliyor.

Yas tutma süreci, pasif olmak anlamına gelmiyor. Bu size direnme gücünü veriyor. Özellikle, bir eyleme geçme yolu mevcut olduğunda. Yokoluş İsyanı'nın sunduğu da bu. Yani, bu sadece bir umudu kesme değil; o umudu kesmeden geçerek, bir eylem yoluna ulaşma ki bu yol, aslında sorunu çözmenin en inandırıcı yolu. O yol da, isyan.

CH: Önümüzdeki hafta döndüğümüzde, Yokoluş İsyanı'nın kurucularından Roger Hallam ile direnme eylemleri, nasıl direnebileceği, direnmenin bedeli ve direnişin neye benzeyeceği üzerine konuşacağız. Teşekkürler Roger.

RH: Ben teşekkür ederim.

Yokoluş İsyanı

Chris Hedges'in RT America haber kanalında yayınlanan On Contact programında Roger Hallam ile mülakatı, 2. Bölüm.

Yayınlanma tarihi: 17 Mart 2019

Chris Hedges: Londra'dan bize bağlanan, Yokoluş İsyanı'nın kurucularından Roger Hallam ile, yaşamakta olduğumuz çevrekırımı (ecocide) ve ona verdiğimiz yanıt üzerine konuştuğumuz programımızın ikinci bölümüne hoşgeldiniz.

Roger, geçen hafta, mevcut krizle ilgili konuştuk; hem siyasi kriz, hem ekolojik kriz. İklim değişiminin etkilerini en az 30 yıldır, hatta bilimsel bilgiler çok daha önceye dayandığından, daha uzun süredir biliyorduk. Çevre gruplarının, kâr amacı gütmeyen grupların bunu nasıl yanıtlamış olduklarından söz ederek başlayalım. 350.org ve benzeri gruplar. Bunlar pek bir etki yaratamadılar. Bunların taktiklerinden biraz söz eder misin ve sence bu krizi hafifletmekte neden büyük ölçüde başarısız kaldılar?

Roger Hallam: Öncelikle şunu belirtmek gerek, bunda bir derece başarısız kalmadılar, tamamen çuvalladılar. 1990'dan bu yana karbon emisyonları yüzde 60 arttı. Ve bu, bizi, bilime serinkanlı bir biçimde bakacak olursak, potansiyel olarak kaçınılmaz bir yokoluşla karşı karşıya kaldığımız bir konuma getirdi. Dolayısıyla, burada söz konusu olan, politik strateji açısından büyük bir facia. Yokoluş İsyanı, gerçekten, ellerinde boş bir kâğıtla işe başlayan bir grup akademisyen ve aktivist tarafından kuruldu. Şöyle dediler: "Yapılanlar işe yaramadı. Boşa çıktı. Gençlerimizi, çocuklarımızı felaketten kurtarmak için ne yapacağız?". Kâğıdın başında yer alan soru buydu. Bu da özetle şu anlama geliyordu: Reformizm yerine isyan.

Reformizm, herşeyin az çok yolunda olduğu bir toplumda yaşıyorsanız ve sadece birkaç şeyi yeniden düzenlemek istiyorsanız, iyi bir fikir. Ve bunu yürüyüşlerle, lobi faaliyetleri ile, e-mail'ler göndererek, yani bütün o geleneksel yöntemlerle yapabilirsiniz. Bu yöntemlerin kendileri illa kötü şeyler değiller. Burada önemli nokta şu: Bir varoluşsal krizle karşı karşıya olduğunuzda, amaca hiç uygun değiller. Dahası, gücünün üstüne iyice çöreklenmiş bir elitle uğraşıyorsunuz.

İsyan, temel olarak, sokağa çıkmak, kanunu çiğnemek, yolda oturmak, ekonomiyi sekteye uğratmak anlamına geliyor. İşçi grevlerine benziyor. Gidip patronlarla konuşursunuz, "Maaşımıza zam istiyoruz. Sömürülüyoruz" dersiniz. Herkesin bildiği gibi, patron, "Piyasa böyle" diyecek veya vergilerden dert yanacak. Sonra yine gidersiniz ve çalışmayacağınızı, greve girdiğinizi söylersiniz. Patronlar, "İyi, ama biz sizinle yine de diyaloga girmeyeceğiz" derler. Greve başlarsınız. İki hafta, üç hafta sonra, muhasebeciler patronlara gidip ne kadar para kaybetmekte olduklarını söylerler. O zaman patronlar sizinle diyaloga girip anlaşma şartlarını konuşurlar. İşyte elitlerle yapmamız gereken şey de bu. Dünya tarihinde, özellikle son 200 yılda bu defalarca yapıldı. Sivil Direniş modeli dediğimiz şey budur. Binlerce insan başkentlere veya büyük kentlere gidecekler, şiddetsiz bir biçimde yollarda oturacaklar ve günbegün oturmaya devam edecekler... ta ki rejim onları bastırmaya veya onlarla pazarlığa girmeye karar verene dek.

CH: Bu hareketlerin başarısı için temel olduğunu bildiğim şiddetsizliğe geçmeden önce, sana göre ve bana göre, çevre grupları güçler dağılımını anlamada mı yetersiz kaldılar, yoksa sistemden gelen parayla yozlaşıp yönetici elitlerle fazlaca yakın bir ittifak içine mi girdiler?

RH: Sanıyorum farklı durumlarda farklılık gösteren durumlar bunlar. Ama önemli olan şu ki bunlar artık amaca uygun değiller. Bu yüzden bu krizin içindeyiz. Eğer doğrusal artış gösteren bir durumda olsaydık, bunda bir sorun yoktu. Çünkü, “Bu yıl başarısız olduk ama önümüzdeki yıl pekala yapabiliriz” diyebileceğimiz bir konumda olurduk. Ne var ki, bilime inanacaksak, öyle bir durumda değiliz. Bu yıl veya önümüzdeki yıl bir isyanda bulunmamız gereken, yoksa hep artan bir yokoluş riski ile karşı karşıya bulunduğumuz bir durumdayız. Dolayısıyla, eski yöntemler ve lobicilik faaliyetleri artık amaca uygun değil.

CH: Bu durumda sivil toplum örgütleri ne derece bir ayakbağı sence?

RH: Sivil toplum örgütleri büyük bir ayakbağı. Çünkü bu krizi eski yöntemlerle, lobi faaliyetleri ile, profesyonel aktivizmle, e-mailler göndererek vesaire çözebileceğimiz düşüncesini satıyorlar. Büyük bir sorun olmalarının nedeni şu: Dünya genelinde, bu örgütleri desteklemelerinin yeterli olduğu, dolayısıyla isyan etmelerine gerek olmadığı hikâyesine inanan milyonlarca genç insan olması. Bu örgütler şimdilerde artık uyanıyorlar: Avrupa'daki ve Birleşik Krallık'taki Cuma grevlerinde gördüğün gibi isyan etmeleri gerekiyor. Fakat bu sıradışı bir şey değil. Ayrıca, ahlaki bir yargıda bulunmak da istemiyorum. Sivil toplum örgütlerinden pek çok kişi ile görüştüm; Greenpeace'in başkanıyla ve diğerleriyle konuştum. Harika insanlar ve geçmişte çok iyi işler yaptılar. Ne var ki, artık bu meseleye birilerini kırmak ya da kırmamak gibi kaygılarla yaklaşamayız. Bir krizin ortasındayız. Bir sonraki neslin kitlesel ölümünden söz ediyoruz. Bu durumda, sosyal bilimlerin söylediklerine odaklanmalıyız. O da şudur: Kemikleşmiş bir güçle karşı karşıya iseniz, gerekli olan şey, kitlesel katılımlı sivil itaatsizliktir. Bu, başarılı olmanızı garantilemeyecek; fakat eski reformist yöntemlere göre etkili olma olasılığı çok daha yüksek. Ve bu bir gerçek. Bir ideoloji meselesi filan değil.

CH: Şiddetsizlik. Solda, şiddetsizlik üzerine bir tartışma var ve devletin, özellikle polisin şiddetinden sıkça söz ediyorlar. Sizin en etkili direniş yöntemi olarak şiddetsizliğe sıkı sıkya bağlı olduğunuzu biliyorum. Neden?

RH: Şiddetsizlik bizim için bir mutlak doğru. Bir tercih meselesi değil. Bir mutlak doğru olmasının nedeni, bu belirli bağlamda politik mücadelenin etkili olabilmesinde temel unsur olması. İhtiyaç duyduğumuz başlıca şey, kitlesel katılımlı sivil itaatsizlik. Bu, onbinlerce, yüzbinlerce insanın sokaklara çıkması anlamına geliyor. Onbinlerce, yüzbinlerce insanın sokağa çıkmasını istiyorsanız, bunun şiddetsiz olması gerekiyor. Çünkü pek çok farklı grubun sokağa çıkmasını teşvik etmek istiyorsunuz. Bu, yaşlıları, çocukları, gençleri, kadınları, savunmasız grupları içeriyor. Literatür gösteriyor ki şiddete başvurulduğunda, olan ilk şey, bu grupların eksilmesi oluyor. Kısmen yaralanmak istemediklerinden, kısmen korktuklarından. Şiddet içeren birşeyin parçası olmak istemiyorlar. O durumda, öne geçen insanlar da çoğunlukla genç erkekler oluyor. Eğer pek çok genç erkek katılımcı olsun istiyorsanız, bunda sorun yok. Fakat onlar bir devrim getirmeyeceklerdir. Ya da yine literatürün gösterdiği gibi, ardından birbirlerini vurmaya başlayacaklardır. Yani, çok büyük sayıda insanın sokağa çıkması gereği açık; bu durumda şiddetsiz kalma gereği de açık oluyor. Araştırmalar bunu gösteriyor. Ben King's College'da öğretim üyeliği yapan bir sosyal bilimciyim: Literatürü taradım. Ahlaki olarak şiddete karşıyım, fakat burada mesele bu değil. Gene Sharp ve tüm diğer teorisyenlerin son 20-30 yıldır gösterdikleri gibi, devletleri devirmek ve rejimleri değiştirmek istiyorsanız, en etkili yol şiddetsizliktir. Solda pek çok kişi, "İklim değişikliği kesinlikle var" diyor ve sağcıları inkâr içinde olmakla suçluyor. Fakat solda da politik değişimi sağlamanın en etkili yolu hakkında inkâr halinde olan pek çok insan var. Durum işte böyle. Uzun vadede ilerici olan etkili bir değişim sağlamak istiyorsanız, demokratik olmanız gerekiyor ve bu da kitlesel katılım anlamına geliyor.

CH: Etkili değişim derken, devrimden söz ediyoruz, değil mi?

RH: Mevcut durumda, kanımca, kaçınılmaz olarak devrimden söz ediyoruz, evet. Bunu da ben illa devrimci olduğumdan söylemiyorum. İşler çığırından çıkmış olduğu için söylüyorum. Belki 2000 yılında, yüksek vergilendirme ve benzeri önlemlerle köklü, radikal bir politik değişim gerçekleşebilirdi. Burada karşı karşıya olduğumuz durum ise farklı: Bir veya iki sene içinde ekonominin büyük bir dönüşümden geçmesi zorunluluğu var. Yokolma olasılığımızı azaltmamızın tek yolu bu. Bu yüzden, burada sözkonusu olan, evrensel bir mesaj. Yani, bu eleştirel fikrinizin ne olduğu ile ilgili birşey değil. Sadece hayatı sürdürmek için bir devrim yapmamız gerekiyor. Bunu olumlu kılmanın yolu, yani rasyonel bir yanıt alma olasılığının en yüksek olduğu durum, şiddetsiz olması. Ve ardından, sıradan insanların bir araya geldiği yurttaş meclislerinin kurulması. Bir ceza davasındaki jüri gibi bir işlev gösteren, para ve ideolojinin etkisinden azade olarak delillere nesnel olarak bakabilen ve şöyle diyebilecek meclisler: “Yapmamız gereken şey, şu tarihte karbon emisyonlarını sıfıra düşürmek. Atmosfere karbon salmayı sona erdirmek. Ve çocuklarımıza bir dünya kalmasını mümkün kılacak tüm önlemleri almak.”

CH: Devrim teorisyenlerinin çoğu, Crane Brinton ve başkaları, devrimlerin, yönetici aygıtın, özellikle de aygıtın kolluk güçlerinin büyük bir kısmı veya en azından bir bölümü çalışmayı reddedene ve karşı safa geçene kadar başarılı olmadığına işaret ediyorlar. İnsanların yozlaşmış ve hatta suç niteliği taşıyan bir sistemden ayrılmasını sağlamanın en etkili mekanizması da, şiddetsizlik.

RH: Doğru. Bunun nasıl işlediğini anlamak önemli. Son yüzyılda Gandhi'ye kadar geri uzanacak şekilde, şiddetsizliğin 100 yıldır uygulanan birşey olduğunu görmek lazım. Bu zaman zarfında, bunun nasıl işlediğine ve neden işlediğine dair pek çok kavrayış oluştu. Burada söylenecek ilk şey, burada bir başarılı olma garantisinin olmadığı. Gerçekten çok iyi örgütlenmiş, şiddetsiz bir mücadeleye girişebilirsiniz, ama bu mutlaka başarılı olacağınız anlamına gelmiyor. Anlaşılması gereken en önemli şeylerden biri şu: Bu yöntem, konvansiyonel politikalara göre başarılı olma olasılığı çok daha yüksek bir yöntem. Başarıya ulaşma olasılığı şiddet içeren bir devrimden de daha yüksek. Yani, en iyi seçenek bu.

Diğer bir husus da bunun iki temel mekanizma içeriyor olması: Sekteye uğratma ve fedakârlık. Sekteye uğratma, temelde, materyalist bir mekanizma: muhalefetle baş etmenin maliyetini arttırıyorsunuz. Fedakârlık da eşit derecede önemli Bu mekanizma ile özgürlüğünüzü kaybediyorsunuz, kırıganlığınızı gösteriyorsunuz ve nihai olarak, bu dava için ölmeye hazır olduğunuz anlamına geliyor. Bu da daha çok insanın sokağa çıkmasına yol açıyor. Daha çok insanın sizin davanızı dekteklemesine yol açıyor. Şiddetsiz doğrudan eylemin paradokslarından biri bu. Elitler sizi ne kadar bastırırsa, size daha çok insanın katılması riskinin de o kadar artması durumu ile karşılaşıyorlar. Yani, bir tür şah - mat durumunda kalıyorlar. Olması gereken temel şey, geri tepme etkisini tetikleyebilecek kritik eşik sayısında insan kitlesinin toplanabilmesi.

Pek çok kişinin kafasında şöyle bir karışıklık var: "Tamam, devleti devirmemiz gerekiyor. İnsanların ayaklanması lazım". Öncelikle şunu belirtmek gerek: insanlar hiçbir zaman ayaklanmazlar. İnsanların çoğu başka etkinliklerle meşgul. Yapısal bir değişim, veya bir devrim veya isyan için, genellikle nüfusun yüzde 1-3'ü ayaklanır. Daha da önemlisi, ilk adımı atacak olanların sayısının bundan çok daha az olmasıdır. Bunlar, erdem ahlakı ile harekete geçen insanlardır. Başarılı olacakları veya olmayacakları düşüncesi ile harekete geçmezler. Motivasyonlarının kaynağı, şöyle bir kavrayıştır: "Bu tahammül edilemez. Bu durumda direnmeden kendimle barışık yaşamam mümkün değil". Ve bir nevi, kendilerini ateşe atarlar ve onların cesareti de başkalarının isyan etmesine ilham verir.

Temel model bu. Buna sivil direniş modeli deniyor. Dünyada pek çok ülkede, özellikle küresel güneyde kullanıldı. Son yüzyıldır, her 2-3 yılda bir başarılı olmakta. Başarılı olma olasılığı en yüksek yol bu.

CH: Yokoluş İsyanı'nın 15 Nisan'da başkentlerin merkezlerini kapatmaya yaptığı çağrıya geçmeden önce, korkunun üstesinden gelmekten söz etmek istiyorum. Karşı karşıya olduğumuz kadar vahim bir durumla ilgili olarak çoğu zaman anlaşılmayan bir şey, ayağa kalkmanın kendisinin... burada uygun kelime ne emin değilim... belki, savaş muhabirliği yaptığım dönemde, katillerin mezalimini ve yol açtıkları ıstırabı belgelerken ve onların adlarını verir ve onları utandırırken hissettiğim öfori. Direnme eyleminin kendisi, iklim felaketi ile olmakta olanı anlayan her rasyonel kişinin hissediyor olduğunu sandığım kederi ortadan kaldırıyor.

RH: Evet, öyle. Kültürümüz bize tamamen yanlış bir hikâye anlatıyor. Bize bedeller ve fedakârlıklar diye şeylerin olduğunu ve bunlardan kaçınmamız gerektiğini anlatıyor. Bana göre bu tam bir saçmalık. Hayatımızın temel amacı, karşınıza çıkan ıstırapla başetmek. Ve bu hayatta kaçınılmaz olarak karşınıza çıkıyor. O ıstırabın üstesinden gelerek, güçleniyorsunuz, olgunlaşıyorsunuz, ahlaki değerleriniz oluyor, sorumluluklarınızı daha yerine getirebilir oluyorsunuz.

İklim felaketi bağlamında, direnmenin ahlaki görevimiz olduğu açık. Direnme eylemi ile kişisel olarak daha bütün ve kendimizle daha barış içinde oluyoruz, çünkü bir amaç hissi taşıyoruz. Varoluşta en büyük problem, bir yalan içinde yaşıyor olmak. Ve şu anda, nüfusun çoğunluğu açıkça bir yalan içinde yaşıyor. Bu programı izleyen pek çok kişinin bunu hissettiğinden eminim. Ne olmakta olduğunu biliyorlar ama o adımı atmaktan geri duruyorlar. Aslında bu eylem, birşey yapıyor olmaları ve hayatlarından memnun olmaları anlamına gelecek. Yokoluş İsyanı'nda pek çok kişinin harekete katılmak için işlerinden ayrıldığını söyleyebilirim. Ve şimdi, ironik bir şekilde, önceye göre çok daha mutlu olduklarını da söyleyebilirim.

Yani, insanlık tarihinin korkunç bir dönemine doğru gidiyor olduğumuzu belirten bu hikâye var. Evet, bir anlamda öyle. Fakat öte yandan, insan olmanın hakikatine daha çok yaklaştığımız da söylenebilir: o da kötülükle karşılaştığınızda ona karşı durmak. Bence, hayatın temel amacı, iyi bir hayat yaşamak. Bu bağlamda bu, isyan etmek anlamına geliyor.

CH: Şahsen tanımış olduğum ve imanı, pek çok ampirik kanıtın aksine, iyinin iyiyi çekmesi olarak tanımlayan, büyük, radikal aktivist rahip Daniel Berrigan'ın sözlerini alıntılamak istiyorum. Vietnam Savaşı'nın zirvede olduğu bir dönemde şöyle yazmıştı: "İçinde bulunduğumuz zaman ifade edilemeycek kadar kötülük ve aynı zamanda bitip tükenmez ölçüde bir iyilik içeriyor. Bu ölüm zamanında, bazı adamlar ve kadınlar, direnenler, sosyal değişim için uğraştılar. Dünyadaki bu insanları düşündüğümüzde, göğsümüzde taşıdığımız bir taş eriyor".

Şimdi 15 Nisan'dan söz edelim.

RH: 15 Nisan, dünya hükümetlerine karşı uluslararası bir isyan olacak. Yokoluş İsyanı benzersiz, çünkü hakikati söylemeye kendini adamış durumda. Bu hakikatin, tırnak içinde, 'etkili' olup olmayacağından bağımsız olarak. Onu önceki herşeyden ayırt eden şey de bu işte. Sivil toplum örgütlerinin mantığı, "Şunu söyleyelim mi, söylersek bunun etkisi ne olur?" diye işliyor. Eğer etkisi olumsuz olacaksa, söylemiyorlar. İnsanların meseleler üzerine yalan söyler hale gelmesi böyle oluyor. Yokoluş İsyanı’nı hepsidren farklı kılan asıl şey, şunu söylüyor olmamız: "Eğer eyleme geçmezsek, ayvayı yedik, sonumuz geldi". Bu bağlamda, eylem, isyan anlamına geliyor.

Kasım ayında, Britanya hükümetine karşı bir isyanda bulunduk. O bir tür bir deneme sürüşüydü. Birkaç bin kişi ile Londra'daki altı köprüyü kapattık. Bu, Londra'da son bir nesil zarfındaki en büyük sivil itaatsizlik eylemiydi. Ve bu bizi tüm dünyaya tanıttı. Küresel bir medya olayı oldu. Şimdi bunu bilen yüzbinlerce kişi var. Hepsi, bu programın izleyicilerinin de sormakta olduğunu tahmin ettiğim şu soruyu soruyorlar: "Benim rolüm ne olabilir?". Yokoluş İsyanı'nın buna verdiği farklı ve inandırıcı bir cevap var, o da isyan etmek. Bu, bu kişilerin ülkelerindeki başkentlere veya başlıca şehirlere gidip, o şehirleri günbegün bloke etmeleri. Kritik değişim bu. Bu, A noktasından B noktasına yapılan bir yürüyüş değil; bir gün boyunca oturup sonra bundan dolayı kendini iyi hissetme değil. Özgül bir amacı var, o da elitlerin çıkarlarını ekonomik olarak engellemek.

Daha önce söylediğim gibi, işçi grevi mantığına çok benziyor. Sendikacılar, maaşlarda artış ve daha iyi çalışma koşulları sağlamanın en iyi yolunun, çalışmayarak, işverenin masraflarını arttırmak olduğunu bilirler. Buradaki de benzer bir mantık; sadece ulusal boyutta gerçekleşiyor.

Şimdi yapmamız gereken bu ve insanlar sosyal medya üzerinden Yokoluş İsyanı ile temasa geçip ayrıntıları öğrenebiliyorlar. Pek çok ülkede bir araya gelen 'hısım grupları' veya küçük gruplar var. 15 Nisan'da şehirlerin merkezlerine gidecekler, buraları bloke edecekler ve tutuklanana kadar veya hapse girene kadar da bloke etmeye devam edecekler.

CH: Gerçekleştimek istediğimiz şeyin ne olduğuna geçmeden önce, şunu belirtmek istiyorum. Yokoluş İsyanı'nın şöyle bir belirgin niteliği var. Örgütlenme stratejisi açısından, hareketi 'sosyal medya öncesi çağ'a özgü olarak tanımlıyorsun. Bu ne anlama geliyor?

RH: Kendimize dürüst olacaksak, son 30 yılda, köklü bir sosyal değişim sağlamada muazzam başarısız olduğumuzu görmemiz gerek. Dediğim gibi, bu konuda kendimize karşı acımasızca dürüst olmamız ve bunun neden böyle olduğunu amansızca analiz etmemiz gerekiyor. Bunun böyle olmasının başlıca nedenlerinden biri, bunların sosyal medya ile tetiklenen devrimler, isyanlar ve benzerleri olması. Sosyal medyanın işleyişi, elbette, çoğu zaman bir sönümlenme etkisi yaratıyor. Çünkü insanların dikkatini dağıtan bir şey oluyor. Fakat bazen de bunun tam tersi bir etkisi oluyor. İnsanların sokağa çıktığını herkes öğreniyor ve ardından herkes sokağa çıkıyor. Bununla ilgili büyük problem, bunun çok hızlı gerçekleşiyor olması. Bir tür devrim eroini gibi bir şey. Sosyal medya buna benziyor. Harika bir şey ama sonra her seferinde gözyaşları ile sonuçlanıyor, çünkü ardında bir örgütlenme yok.

Dolayısıyla, burada gerekli olan, harekete dair, sorumluluk sahibi, hesap verebilir durumda ve dolayısıyla meşru bir biçimde nasıl karar alınacağını gerçekten planlamış, belirlemiş bir grup insanın olması. Ve nelerin talep edileceğine dair de bir planları var. Hükümete gidip neler talep edecekleri konusunda belirli bir planları var. Gerekli olan temel iki şey bunlar.

Üçüncü şart ise, varılan yerin yozlaşmış demokrasinin bir tekerrürü olmaması. Dünya üzerindeki devrimlerin pek çoğu temsili demokrasinin başka bir biçimini üreterek sona eriyor. Yokoluş İsyanı bunu yapmıyor. İhtiyacımız olanın, bir çeşit kura sistemi (sortition) olduğunu söylüyor. Bunda, genel nüfustan rastgele bazı insanlar seçiliyor; sıradan insanlar, otobüs şoförleri, ikram servisinde çalışanlar, yöneticiler, vesaire... Seçilen bir grup insan bir araya geliyor ve ülke adına kararlar alıyorlar. Süreç ile yozlaşmamış olduklarından, herkesin çıkarına kararlar verebiliyorlar.

CH: Öyleyse, nihai amaç... Bazı kişiler tutuklandıkça, bu işbirliğine girmeme ve abluka yöntemleri aracılığıyla daha fazla insanın katıldığını, ve böylelikle yönetici elitleri, temelde, güçlerini bırakmaya zorlamaya daha çok insanın katılacağını söyledin.

RH: Evet. Senin de bildiğin gibi Chris, kazanan bir devrimde, devrilme noktası, otoritelerin insanları sokaklardan topladığı fakat her seferinde bunun arkasından daha çok insanın sokağa çıktığı zamandır. Bu işin sona ermiş olduğunu o zaman anlarsın. Bu elbette, korkusuzlukla ilgili. İnsanlar korkularını geride bırakmaya ve fiilen sokağa çıkmaya karar veriyorlar. Bu bir geri tepme mekanizması yaratıyor. Yani, elitlerin devrimimizi yok etme eyleminin kendisi, devrimi kazandıran süreç oluyor. İnsanları tutukladığınızda, onlara karşı şiddet kullandığınızda veya onları hapse attığınızda, bu daha çok insana ilham kaynağı oluyor ve onların sokağa çıkmasına yol açan birşey oluyor. O zaman, açıktır ki hükümet matematiksel olarak açıkça kaybetmiş oluyor. Çünkü giderek daha fazla insan sokağa çıkıyor; bu da rejimin çökme sürecini yaratan bir durum oluyor. Ya da hükümet, hareketin yapısal talepleri konusunda pazarlık masasına oturmak zorunda kalıyor.

CH: Doğu Avrupa'da onu kıran şey, polisin veya (Doğu Almanya’da) Stasi devletinin, gösterilere artık müdahale etmez hale gelişi oldu. Benim izlediğim Çekoslavakya'da olan buydu. Romanya'da da olan buydu. Hükümetin sokaklarda olanı kontrol etme kapasitesini kaybettiği bir nokta geldi ve bununla birlikte, hükümet güvenilirliğini ve nihai olarak tüm gücünü kaybetti.

RH: Evet, kesinlikle. Olan şey bu. Batı dünyasındaki insanlar için bunu anlamak çok zor, çünkü 30-40 yıldır bir istikrar içinde yaşadılar. Fakat son elli yıl içindeki başka durumlara bakmanız yeterli ve o zaman başarı için devrilme noktasının nerede olduğunu görüyorsunuz. İnsanlar sokağa çıktıkça ve güvenlik görevlileri tarafından sokaklardan toplandıkça, bir süre sonra güvenlik görevlileri elitler adına çalışmayı reddetmeye başlıyor. O zaman devlette bir tür yarılma oluşuyor.

Şimdi de görmeye başladığımız şey bu işte. Kısmen, neoliberal devletin içinin boşaltılmasından kaynaklanan tasarruflar (kemer sıkma politikaları) nedeniyle. Bu baskılamayı yapması istenenler, güvenlik görevlileri, özellikle baskı yapmaları istenen ve ön safta çalışan polis memurları. Polisin belli başlı bir sosyal çatışma durumunda elitlere gidip "Bu artık bizim sorunumuz değil. İşi yavaşlatacağız. Grev yapacağız" demesinin sadece bir zaman meselesi olduğunu tahmin edebilirsiniz. Ya da bu gayriresmi bir biçimde, güvenlik güçlerinin hastalık izni alması ve işe gelmeyi reddetmesi ile oluyor. Birden fazla farklı olasılık var. Londra'nın metropoliten polisi ile kendi karşılaşmalarıma dayanarak söyleyebilirim ki (pek çok kez tutuklandım, hapse girdim) bu insanlar ciddi biçimde yabancılaşmış haldeler. Gelirleri ve özerklikleri baltalanmış. İklim krizi ile birlikte ele aldığınızda, bu durumun nereye doğru evrilebileceğini rahatlıkla görebiliyorsunuz.

CH: Teşekkürler Roger. 15 Nisan'da dünya genelinde başkentlerin işgaline çağrı yapan Yokoluş İsyanı'nın kurucularından Roger Hallam ile görüştük. Teşekkürler Roger.

RH: Çok teşekkürler.

Çeviri: Ebru Salman

Çeviri editörü: Ömer Madra