Aksel Tibet'in anısına...

28 Ocak 2019

Programcımız, dostumuz Alaeddin Aksel Tibet'i kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. O'nu, toprağa verilmeden, Açık Gazete'de yakın dostu Aykut Köksal'dan dinliyor, Tous Les Matins du Monde'dan "La Rêveuse" ile yolcu ediyoruz.

Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Açık Radyo burası, Açık Gazete, saat 9 buçuğu 5 geçiyor ve biraz önce de söylediğimiz gibi Aykut Köksal’la beraberiz ve Aksel Tibet’i konuşacağız; çok ani bir şekilde kaybettiğimiz programcımız, dostumuz, arkeolog. Merhaba Aykut.

Aykut Köksal: Zor bir iş yapacağız.

ÖM: Evet.

Can Tonbil: Hoş geldiniz!

AK: Hoş bulduk. Evet Aksel Tibet, hep Aksel Tibet diyoruz ama tam adı Alaeddin Aksel Tibet, büyük babasının adı da ön adı Aksel’in. Gerçek bir entelektüeli yitirdik, bir programcımızı yitirdik ama aynı zamanda gerçek bir entelektüeli, çok alçak gönüllü bir entelektüeli yitirdik. Biraz yaşamıyla ilgili birkaç bilgi verelim, birkaç not çıkarmaya çalıştım dün akşam, o kısa yaşamına, -gerçekten kısa, 63 yaş kısa bir yaşam, en verimli olabileceği dönemlerde- o kısa yaşamına o kadar çok şey sığdırmış ki ben çok yakın arkadaşıyım Aksel’in, bütün yaptığı her şeyin, kimisinin içindeydim, kimisine ön ayak olmuş kişilerden biriyim, kimisini yakından izledim, bu kadar, böylesine bir yoğunluk gerçekten beni bile şaşırttı. Aksel Modalı, Moda İlkokulu'nda okumuş, ilk çocukluğu Moda’da geçmiş, sonra Moda’da Saint Joseph’den mezun, ardından Lyon’a gidiyor ve Lyon Üniversitesi'nde sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi görüyor. Sanat tarihi ve arkeoloji konusunda çok kuvvetli bir formasyona sahipti, bir de pek çok kişinin söylediği bir şey, dün İFEA’nın başkanı Bayram Balcı’dan bir mesaj aldım şunu diyordu Aksel için: “Bir Fransız’dan daha iyi Fransızca konuşabilen bir arkadaşımızdı”.

ÖM: İFEA nedir?

AK: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Aksel zaten uzun yıllar orada çalıştı, ondan söz edeceğiz. Türkiye’ye gelen Fransız bilim adamları Aksel’le tanıştıklarında şaşkınlığa uğrarlardı. Önce Fransız zannederlerdi onu. Genellikle de Fransızların çok yaptığı Fransızca hatalarından hiçbirini Aksel yapmadığı için şaşırırlardı.

ÖM: O zaman Fransız değilmiş derlerdi!

AK: O zaman Fransız olmadığını anlarlardı evet. 1980’lerin başında Türkiye’ye geldi eğitimini bitirerek, önce bir dönem İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile tanışıklık kurdu, ben de o sırada Edebiyat Fakültesi'nde sanat tarihinde asistandım. Asıl uzmanlık alanı arkeolojide 'protohistorya'.

ÖM: Tarih öncesi yani?

AK: Evet tarih öncesi, yani 'prehistoria' prehistorya ile tarih dönemi arasındaki o sıkışmış olan dönem. Katıldığı kazılarda hep o döneme ilişkin kazılardı. Hatta ilk katıldığı kazı Burdur’daki Kuruçay höyük kazısıydı. Ardından birkaç dönem üst üste Muhibbe Darga ile birlikte, onun yanında Eskişehir’deki Dorylaion kazısına, Şarhöyük kazısına katıldı. Asıl uzun yıllar boyunca sürdürdüğü, gittiği kazılardan biri Lyon Üniversitesi'ndeki yine protohistorya, Anadolu protohistoryası üzerine çalışan Pelon’un kazdığı Porsuk höyükte Höyük’te geçti Niğde’de. Oranın neredeyse bir dönem tek sorumlusuydu Aksel. Son yıllarda Horum Höyük’te, Gaziantep’te çalıştı. Yani her yazı zaten Aksel’in bütün işleri, bütün o çalışmaları arasında yaz dönemleri de hep belli süreler içinde kazılarda geçerdi. Zaten hatırlarsınız programlarını önceden hazırlar kaydederdi, bırakırdı.

ÖM: Hiç sektirmezdi.

AK: Hiç hiç sektirmezdi, tekrar yapma gibi kolaylıklara da pek başvurmazdı. Yine bu bağlamda, arkeoloji bağlamında yaptığı önemli çalışmalardan biri Kastamonu yöresinde ilk kapsamlı yüzey araştırmalarını bir grupla birlikte yaptılar 1995-98’de, sonra sonuçlarını yayınladılar. 1985-88 arasında önemli bir çalışması var Aksel’in Adnan Benk’le birlikte. Adnan Benk’in yanında Gelişim Larousse’da editörlük yaptı, hatta anımsarsın Mustafa Bayka ile...

ÖM: Ben de orada tanışmıştım kendisiyle.

AK: Öyle mi, ilk tanışman orada mı?

ÖM: Evet, çünkü ben geçici bir işsizlik dönemimde üniversiteden istifa ettikten sonra parasızlıktan dolayı böyle bir çalışma yapmıştım, orada tanışmıştık.

AK: Aksel çok iyi bir akademisyen olurdu ama burada açıkça söylemekte hiç sakınca yok, o tanışıklık kurduğu İstanbul Üniversitesi'ndeki arkeoloji çevresi Aksel’in bilgisinden korktu. Çok net, bunu hiçbir şekilde abarttığım sanılmasın ve Aksel o yüzden üniversitenin dışında kaldı. Yine de akademik etkinliği üniversite içindekilerden de daha fazla oldu. 1990’da bu Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’ne girdi, orada Aksel yayın sorumlusu olarak bugüne kadar -kısa bir süre önce emekli oldu- emekli olana kadar ama emekli olduktan sonra yayınlarla ilgili sorumluluğunu yine yürüttü dışarıdan. Yani ölümüne kadar İFEA’nın yayın sorumlusu olarak çalıştı. Bu yayın sorumluluğu döneminde yaptığı çok önemli bir iş var, Türkiye’nin en ciddi akademik arkeoloji yayınlarından biri olan Anatolia Antiqua’nın editörlüğünü yaptı. Gerçekten oldukça da her bir sayısı hacimli, büyük boy ciltlerdir ve onlara bakıldığında, onların ne kadar büyük titizlikle hazırlandığını, bir de unutmayalım ki akademisyenler her zaman yayına yazılarını titizlikle hazırlayıp vermezler, genellikle hele bir akademik yayının editoryal süreci daha da zor bir süreçtir. Anatolia Antiqua’yı 90’lardan bugüne getirdi, bu çok çok önemli.

ÖM: Bence de bir bağlam olarak vermek gerekirse, ondan bahsetmek gerekirse Türkiye’deki en önemli eksiklerden biri –benim şahsi kanaatim- editör eksikliği gerek edebiyatta gerekse akademik ve bilimsel eserlerde.

AK: Çok doğru.

ÖM: O yüzden bu hiç göze çarpmayan ama hayati önemde bir işlevdir.

CT: Haberlerde de.

AK: Çok doğru, katılıyorum Ömerciğim. Bu arada o zaman editörlüğünü yaptığı üç tane önemli yayın var, bir tanesi Jean-Louis Bacqué Grammont’la birlikte editörlüğünü yaptığı, iki ciltten oluşan 96’da yayınlanan İslam Dünyasında Mezarlıklar ve Defin Gelenekleri. Ayrıca bu konuda çalışmalar da yaptı, onu da söyleyeyim, İstanbul’daki özellikle tekke hazirelerinde, İstanbul içindeki hazirelerdeki gömme gelenekleri üzerine, onların oluşturdukları ritüeller, onlar üzerine çalışma yaptı. Hatta bir dönem sanıyorum Ekrem Işın’la birlikte de çalıştığını hatırlıyorum. Burada da çünkü bu iki ciltten oluşan toplamda da yine makalesi uzun bir çalışması var Aksel’in. Muhibbe Darga Armağanı’nın editörlüğünü yaptı Erkan Konyar’la birlikte. Ersu Pekin tasarlamıştı Muhibbe Darga Armağanı’nı, o kapsamlı bir armağan çalışmasıydı. En son, hatta içinde benim de bir makalemin olduğu Bir Allame-i Cihan: Stefanos Yerasimos. Bu Kitap Yayınları’ndan yayınlanan ve iki ciltten oluşan kapsamlı bir armağan kitabıdır. Onu da yine Edhem Eldem ve Ersu Pekin’le birlikte editörlüğünü yaptı Aksel. Bir dönem Arkeologlar Derneği’nde etkili oldu, bir dönem 1997-99 arasında Arkeologlar Derneği İstanbul şubesinin genel sekreterliğini yaptı, 2013’de bizim fakültede mimarlık fakültesinde Aksel’i çağırdık ve dedik “Şehircilik bölümünde bizim önemli bir ders eksiğimiz var: kentsel arkeoloji” onu vermeye başladı ve 2013’ten bugüne hiç aksatmadan kentsel arkeoloji dersi verdi şehircilik bölümünde ve öğrencilerle saha çalışmaları yaparak, hatta öz önce Aksel’i oraya davet eden o dönem şehircilik bölüm başkanı Gülşen Özaydın’la konuştum “Daha çok kısa bir süre önce, 1-1,5 ay önce öğrencilerle saha çalışmasındaydı Aksaray’da Myrelaion’da öğrencilerle birlikte saha çalışması yapıyordu” dedi.

ÖM: Evet eylemi ve söylemiyle tam bir entelektüel.

AK: Tam bir entelektüel ve tabii ki Aksel’in müzik yönüne de bakmamız lazım. Aksel Fransa’dan gelirken yanında orada yaptırttığı bir viola da gamba ile geldi ve yıllar boyu çalıştı da onu. Sonra 90’larda Açık Radyo’nun kuruluş süreci, ardından ben o zamanlar ilk Barokko programıyla başlamıştım hatırlarsınız, Aksel’e ben öneri götürdüm: “Şu viola da gamba meselesi çok müthiş, Türkiye’de hiç kimsenin tanıdığı yok”. Aslında o zamanlar 1990’larda tabii şimdiki gibi çok sayıda kayıtlara ulaşma imkanı da yok, eldeki CD’ler filan var, viola da gamda da o kadar tanınmıyor, yeni yeni tanınmaya başlamış, işte ‘Tous les matins du monde’ ('Dünyanın Tüm Sabahları’ Alain Corneau’nun filmiyle, oradaki Jordi Savall’in yorumuyla, onunla birlikte de biraz popülerlik kazanmıştı. Aksel “Bir viola da gamba programı yapar mısın? Bunu Ömer’e önerelim, Ömer’in bundan çok mutlu olacağına eminim” dedim. “26 programı nasıl doldururuz?” dedi, “Ya çıkar” dedim, eldeki bütün şey, o kadar da çok kayıt yok. 26 programlık çok güzel bir viola da gamba programı yaptı. Adını da filmden gönderme yaparak koymuştuk; Cumartesi sabahı idi o program ve ‘Cumartesi’nin Tüm Sabahları’ diye 1997’de öyle müthiş bir program yaptı. Ardından o program bittikten sonra Açık Radyo programlarına devam etti ve kesintisiz olarak bugüne kadar ‘İnsan Sesi’ programıyla devam etti.

ÖM: İtiraf edeyim ki viola da gamba’yı ancak o film vasıtasıyla yeni duymuştum, neyse Allahtan duymuştum!

AK: Tabii Aksel’in o çok yönlü entelektüel boyutu bağlamında bu viola da gamba üzerinden bir şey daha söylemek lazım, Jordi Savall Aksel’in yakın dostuydu. Türkiye’ye her geldiğinde muhakkak birlikte olurlardı, hatta yanlış anımsamıyorsam Jordi Savall’la yaptığı bir söyleşi yayınlanmıştı Sanat Dünyamız dergisinde olmalı, yanılıyor olabiliyor olabilirim ama kapsamlı bir söyleşiydi. Orada Jordi Savall’ı bütün Osmanlı müziğiyle tanıştıran, Dimitri Kantemir’in varlığından onu haberdar eden hep Aksel’di. Jordi Savall kendi grubuna Osmanlı müziğinde uzman bir enstrümantist ihtiyacı olduğunda Aksel’e danışırdı, Aksel önerirdi ona “Şu kişi var, bu kişi var” filan diye. Asıl İstanbul Avrupa Korosu üyeliğini hemen söylemek lazım, yıllardan beri oradaydı. Yine bu müzikle ilgili bir şeyi söylemek lazım, Stefan Yerasimos’la birlikte öncülük yaptıkları bir çalışma, önce Yerasimos’un 1995-2000 arasında Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nun başında olduğunu anımsayalım. Yerasimos’u da 63 yaşında yitirmiştik!

ÖM: Evet ve benzersiz bir entelektüel de o.

AK: Tabii ki, kuşkusuz, benzersiz bir entelektüel ve benzersiz bir bilim insanı. Yerasimos’un başkanlık dönemi Aksel’in İFEA’nın kendi yayın sorumluluğu ötesinde Yerasimos’la birlikte etkin olduğu pek çok çalışma gerçekleştirdiği bir dönemdir. Çok yakın dosttular Yerasimos’la, hatta birlikte bir Suriye gezilerini biliyorum, çok imrenmiştim, hele o Suriye’deki bütün Bizans yerleşmelerinin fotoğraflarını falan bana gösterdiğinde içim gitmişti, bu olağanüstüydü. O dönemde Aksel’den çıkma bir düşünceyi Yerasimos’la birlikte geliştirdiler, İFEA şey yaptı, biraz da orada işte Fransa’da bu barok ya da barok öncesi çalgıların yeniden inşası gündeme geldiği için bugün artık bilinmeyen, ortadan kaybolmuş olan Osmanlı müzik çalgıları, Osmanlı müziği enstrümanları yeniden rekonstitüsyonu ve rekonstrüksiyonu yapılabilir mi sorusunu gündeme attı. Yerasimos onu destekledi ve İFEA’nın sağladığı destekle bu çalgılar imal edildi, Bezmara grubu bu vesileyle kuruldu ve işte o grubun gerçekleştirdiği bütün otantik denemeler hep bu sayede ortaya çıktı.

ÖM: Bezmara grubunu epey Açık Radyo’da konuk etme fırsatımız olmuştu.

AK: Tabii tabii, Fikret buraya sanıyorum birkaç kez geldi. Yani özetlemek bile zor oldu gördüğün gibi Aksel’i. Çok alçak gönüllü bir insandı, sakindi.

ÖM: Ve olağanüstü de nazik ve ince bir insan, yani unutulmaz bir

AK: Çok ince ama yanında herhangi bir yanlış bir şey söylendiğinde ya da bir yanlışlıkla karşı karşıya geldiğinde de söylemekten çekinmeyen, hemen tavrını koyan, hemen sözünü hem de ödünsüz bir biçimde ifade eden bir kişiydi.

ÖM: Kaybımız epey büyük olacak herhalde. Programlarının bıraktığı şeylerle devam ettireceğiz şüphesiz ki.

AK: Bence onun sesi en azından bir dönem Açık Radyo’da

ÖM: Yankılanacak tabii. Bir müzikle de bitirebiliriz herhalde.

AK: Evet bir müzikle bitirelim, o da yine anlamlı olacağını düşünüyorum, o demin sözünü ettiğimiz ‘Dünyanın Tüm Sabahları’ filminde yer alan ve yine Aksel’in arkadaşı, dostu Jordi Savall’ın yorumuyla, o filmin de gerçekten en etkileyici müziklerinden biri olan Marin Marais’in ‘La Rêveuse’ (Hayalperest) adlı parçasını dinleyeceğiz. Bu Marin Marais’nin Saint Colombe’un kızına o filmde çaldığı kendi bestesidir. Depardieu oynuyordu hatırlarsın o filmde Marin Marais’yi.

ÖM: Aksel Tibet’in ardından yaptığımız bir programı dinledik. Aykut Köksal çok teşekkür ederiz.

CT: Çok teşekkür ederiz.

AK: Ben teşekkür ediyorum Ömerciğim.

ÖM: Aksel’e de bir günaydın daha diyelim.

AK: Günaydın Aksel..

ÖM: Programcımız, arkeolog Alaaddin Aksel Tibet’in ardından çaldık.

AK: Marin Marais’nin ‘La Rêveuse’ (Hayalperest) başlıklı parçası.

ÖM: Kendisinin cenazesi de bugün Karacaahmet, Şakirin Camisi’nde öğle namazını takiben kalkacak ve yine Karacaahmet’teki babasının kabrine, onun yanına defnedilecek.

ÖM: Günaydın diyelim.

AK: Evet günaydın.

CT: Günaydın.