Dünya Gezegenine Elveda Derken

28 Ağustos 2018

Kaynak: Truthdig.com (19 Ağustos 2018)

İnsan medeniyetinin olağanüstü yükselişi –kurduğu tarım toplumları, şehirler, imparatorluklar ve, sulama teknikleri ile maden kullanımından tutun nükleer füzyona kadar yarattığı tüm endüstriyel ve teknolojik gelişmeler –son buzul çağından sonra, son 10 bin yıl içinde gerçekleşti. Buzlar çekilmeden önce Kuzey Amerika’nın büyük bölümü, Empire State Binası’nın sekiz katı yükseklikte buz örtülerinin altında gömülüydü. 4.5 milyar yıl yaşındaki gezegendeki bu minicik zaman dilimi, Holocene Çağı olarak biliniyor. Holocene Çağı, insan türünün yok olmasına sebep olabilecek karbon salımlarını ve kirleticileri ciddi oranda dizginlemeyi türümüzün reddetmesiyle birlikte sona erecekmiş gibi görünüyor. İnsanın sebep olduğu ekosistem değişikliği, en azından birçok bin yıl için biyosferi yaşam formlarının birçoğu için muhtemelen yaşanmaz hale getirecek.

 

Gezegen bizim şiddetli saldırımız altında Antroposen (İnsan Çağı) adı verilen bir döneme geçiş yapmakta. Bu çağ, şiddete dayalı fetihler, savaşlar, kölelik, soykırım ve, 200 yıl kadar önce başlayıp insanların kömür ve petrol biçiminde depolanmış yüz milyonlarca yıllık güneş ışığını yakmasına tanık olan Endüstri Devrimi’nin ürünü. İnsanların sayısı 7 milyarın üstüne tırmanmış durumda. Karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olan hava, su, buz ve kayalar değişim geçiriyor. Hararet yükseliyor. Antroposen, büyük olasılıkla insanlar ve diğer türlerin çoğu için yok oluşla ya da kitlesel bir soy tükenişi ile sonuçlanırken, aynı zamanda bilinen yaşam biçimlerinin büyük çoğunluğunu devre dışı bırakacak iklim koşulları yaratacak. Küresel ısınma ilk olarak ta 1896’da İsveçli bilimci Svante Arrhenius tarafından saptanmış olmasına rağmen, biz toplu intihara doğru uygun adım yürüyüşümüzü aksatmadan sürdürmekteyiz.

 

Küresel ısınmayı sağaltma konusunda harekete geçilememesi, insanın ilerlemesi efsanesini ve biz insanların akıllı yaratıklar olduğumuz yanılsamasını olanca çıplaklığıyla açığa çıkarıyor. Biz geçmişin bilgeliğini de, gözümüzün önündeki yalın bilimsel gerçekleri de görmezden geliyoruz. Elektronik sanrılar ve vodvil tiyatrosu gösterileriyle büyüleniyoruz –ki kudret merkezlerinden çıkanlar da bunlara dahil– ve bunlar da sonumuzu getirmek için biçilmiş kaftan. Bu tatsız gerçeklikten bir kez söz etmeye görün, toplumun büyük kısmı tarafından kınanmanız işten değildir. Umut ve büyülü düşünce manyaklığı modern-öncesi toplumlarda olduğu kadar şimdi Endüstri Çağı’nda da baştan çıkarıcı.

 

Ate ile Nemesis, kadim Yunan tiyatrosunda zaman zaman yardıma çağırılan iki minör tanrıydı. Kendini beğenmişlik ve mağrurlukla (hubris) malûl olanlar, diye uyarıyordu Yunanlar, kutsal varlıklarla bağlarını koparır, kaderi ya da fortunayı alt edebileceklerini sanır, tevazu ve alçakgönüllüğü terk ederlermiş. Mağrurlar kendilerini tanrı sanırlarmış. Mağrurlukları onları insanın kendi sınırlılıklarına kör eder, tanrı Ate’nin kimliğinde cisimleşen intihar deliliğine sevkedermiş. Bu durum, tanrıların gazabına sebep olurmuş. Nemesis’in kimliğinde cisimleşen ilahî adalet insanı trajediye ve ölüme götürür, hubris ile zehirlenmiş olanların kökü kazındıktan sonra denge ve düzen yeniden kurulurmuş. “Antigone” oyununda Koro, kendini beğenmişliği ve mağrurluğu yüzünden ailesi ölen Thebes hükümdarı Kreon’a “Aklın yolunu çok geç gördün sen, çok geç” der.

 

“Evrende kurulan ilk medeniyet muhtemelen bizimki değil.” Rochester Üniversitesi astrofizik profesörlerinden biri ve “Yıldızların Işığı: Yabancı Dünyalar ve Yeryüzünün Kaderi” başlıklı kitabın yazarı Adam Frank, New York’ta buluştuğumuzda bana böyle dedi.

 

“Gezegeni tahrip etmekte olduğumuz fikri ise biz insanlara haddinden fazla prim vermek olur” diye devam etti. “Şüphesiz ki yeryüzünü yeni bir çağa girmeye zorluyoruz. Biyosferin tarihine, yeryüzünde hayatın tarihine bakacak olursak, uzun vadede yeryüzünün bu hayatı alacağını ve kendisi için ilginç olan neyse onu yapacağını görebiliriz. Yeryüzü yeni evrim deneyleri yapmaya devam edecektir. Gelgelelim, biz bu deneyin bir parçası olmayabiliriz.”

 

Muhtemelen evrenin başka yerlerinde de medeniyetler yükselmiş, karmaşık toplumlar oluşturmuş, ardından da kendi teknolojik ilerlemeleri yüzünden ölüp gitmişlerdir. Gece gökyüzünde gördüğümüz her yıldızın gezegenlerle çevrili olduğuna inanılıyor; Frank Drake gibi astronomlar bunlardan 10 milyar trilyon kadarının yaşama elverişli olduğunu hesaplıyorlar.

 

“Bizimki gibi endüstriel bir medeniyet geliştirirsen, varacağın yol aynı olacaktır” diyor Adam Frank. “O durumda iklim değişikliğini tetiklememek için bayağı zorlanacaksın.”

 

Astronomlar kâinat boyunca ileri medeniyetlerin kaçınılmaz ölümünü “büyük süzgeç” diye adlandırmaktalar. Robin Hanson, “Büyük Süzgeç –Neredeyse İçinden Geçmiş Olabilir miyiz?” başlıklı makalesinde, ileri medeniyetlerin bir duvara ya da engele çarptıklarını, böylece varlıklarını sürdürmelerinin imkânsız hale geldiğini söylüyor. Hanson’a göre insan toplumları evrimleştikçe daha “enerji yoğun” hale gelir ve kendi yokoluş ve silinişlerini garanti ederler. İşte bu yüzdendir ki kâinatta başka ileri medeniyetlere rastlamıyoruz diye bu durumu teorileştiriyor birçok astronom. Onlar kendilerini yok etmişler çünkü. 

 

“Bir medeniyetin kendini nükleer savaşla yok etmek için birtakım duygusal özellikleri olması lazım” diyor Frank. “Bazı medeniyetlerin ‘Ben bu şeyleri [yani nükleer silahları] yapmıyacağım. Bunlar manyak şeyler’ dediğini düşünebilirsin. Ama iklim değişikliği başka. Ondan kaçamazsın. Bir medeniyet kuruyorsan, muazzam miktarda enerji kullanıyorsun demektir. Enerji gezegene geri besleme yapar, sen de kendini bir çeşit Antroposen’e (İnsan Çağı’na) zorla sokacaksın demektir. Muhtemelen evrensel bir durum bu.”

 

Frank, kendimizi kendi ömür sürelerimizin ötesinde bir geleceğe odaklamaktaki yetersizliğimizin, ağır iklim değişikliğinin gerçekliğini ve bunun yol açacağı şeyleri kavramamızı zorlaştırdığını söylüyor. Ağır iklim değişikliği senaryoları genellikle 2100 yılını odak alıyor ki bu, şu anda yaşayan yetişkinlerin çoğunun ölmüş olacağı bir tarih. İklim değişikliğinin gittikçe hızlanan oranına baktığımızda bu projeksiyonun aşırı derecede iyimser kaldığını görsek bile, bu yavaş gösterim toplumlara tsunaminin gerçekleşmekte olduğunu düşünmeme fırsatı veriyor; çünkü bu mühlet, şu anda yaşayan yetişkinlerin çoğunun ömür süresi dışında kalıyor.

 

“Biyosferin bir parçası olmadığımızı –onun üstünde olduğumuzu– ve özel olduğumuzu sanıyoruz” diyor Frank. Ve ekliyor: “Ama özel filan değiliz.”

 

“Biyosferin şu anda gerçekleştirdiği deneyin öznesi biziz” diyor Frank. “Yüz milyon yıl önce özne, otlaklardı. O zamanki yeni evrimsel yenilik [innovasyon] otlaklardı. Otlaklar gezegeni değiştirdi, gezegenin işleyişini değiştirdi. Ondan sonra gezegen yoluna devam etti ve onunla başka şeyler yaptı. Endüstri devrimi, onun gerçekleştirdiği son deney. Biz de ya bu deneyin bir parçası olmaya devam edeceğiz, ya da, biyosferi nasıl zorladığımıza bakılırsa, gezegen yoluna biz olmadan devam edecek.

 

 “Son 60 yıldan beri güneş sistemi içindeki bütün diğer gezegenlere insansız uzay araçları gönderip duruyoruz” diye devam ediyor Frank. “Mars’ın üzerinde şuraya buraya gidip gelen gezgin araçlarımız var. Gezegenlerin nasıl işlediğini genel olarak öğrenmiş bulunuyoruz. Kontroldan çıkmış sera etkisini Venüs’ten öğrendik mesela. Venüs’ün sıcaklığı 800 derece. Orada kurşun eritebilirsin. Mars ise şu anda tamamen kıraç ve çorak bir dünya. Oysa bir zamanlar bir okyanusu vardı. Eskiden mavi bir dünyaydı o. Elimizde iklimi öngörebilmemizi sağlayan modeller var. Bu iklim modelleri aracılığıyla Mars’ta yarınki hava durumunu tahmin edebilirim. İnsanlar sanıyor ki iklimi anlamamızın tek yolu yeryüzünün şimdiki halini incelemek. Oysa bu tamamen yanlış. Bütün bu diğer dünyalar – yani Mars, Venüs, Titan falan, nasıl gezegen gibi düşünüleceğini öğretiyorlar bize. Hele Titan – Satürn’ün bir ayı olan Titan, şaşılacak kadar zengin bir atmosfere sahip. Bunlar bize jenerik olarak gezegenlerin nasıl davrandığını öğrettiler.”

 

Frank, yaşamamız için elzem olan o ekosistem şekillenmesinin ezelden beri gezegenin biyosferinin bir parçası olmadığını belirtiyor. Bu tespit, sıcak sularla sıcak havayı Florida’dan yukarıya Boston’a ve oradan Atlas Okyanusu boyunca ötelere taşıyan Gulf Stream (Körfez Akıntısı) için de geçerli.

 

“Yeryüzü’nün teknolojik olarak en çok ilerlemiş şehirlerinde yaşayan yüz milyonlarca insan Gulf Stream’in dağıtımını yaptığı ılıman iklime muhtaç durumda.” Frank, “Light of the Stars” (Yıldızların Işığı) adlı kitabında işte böyle yazıyor. Ve devam ediyor: “Oysa Gulf Stream, son buz çağı sona erdikten sonra Yeryüzü’nün içine yerleştiği belirli bir iklim durumu sırasında oluşmuş belirli bir dolaşım örüntüsünden (kalıbından) başka birşey değil aslında. Yani, gezegenin sabit bir donanımı değil o.”

 

“Yeryüzü hakkında düşündüğümüz her şey, onu önümüzde bulduğumuz şu tek andan ibaret aslında” diyor Frank. “Biz onu [yani gezegeni] itekleyip duruyoruz ve fena itekliyoruz. Bu geçişleri yapmak için fazla zamanımız yok. Artık şunu anlamamız lazım: İklim değişikliği bizim kozmik ergenliğimizden ibaret. Bunun böyle olacağını önceden bilebilmeliydik. Sorulacak soru ‘acaba iklimi değiştirdik mi?’ olmamalı. Soru şu olmalı: ‘Elbette değiştirdik iklimi. Başka ne olmasını bekliyorduk ki?’ Kendisine büyük güç bahşedilmiş olan bir ergen gibiyiz biz. Hani şu bizim oğlana ya da genç kıza arabanın anahtarlarını verirsin ve ‘Allah yardımcın olsun, inşallah başarırsın!’ filan gibi birşey dersin ya, işte tıpkı onun gibi. Halimiz tam da budur işte.”

 

“İklim değişikliği, bizim ileride başımızdan gitsin istediğimiz bir sorun değildir. Hani ergenlik çağını başımızdan defetmemiz diye birşey nasıl söz konusu değilse, bu da onun gibi işte” diyor Frank. “Gemiye kaptanlık etmemiz gereken tehlikeli bir geçiş bu. ... Soru şu: kendi gücümüzün getirdiği sonuçlarla baş edebilecek kadar akıllı mıyız acaba? İklim değişikliği bir çevre kirliliği sorunu değil. Daha önce karşılaştığımız herhangi bir çevre sorununa benzer bir yanı yok onun. Bir anlamda, bir çevre sorunu değil, gezegende bir geçiş süreci. Gezegeni biz bunun içine itmişiz zaten bir kere. Temelde, bir medeniyet olmanın yeni bir yolunu bulmak zorundayız.”

 

“O grup davranışlarını hızlıca bulmak zorundayız üstelik; yoksa yeryüzü, ona yeni iklim halleri şeklinde verdiğimiz şeyleri alacak, kendi yoluna gidecek ve yeni canlı türleri yaratacaktır” diyor Frank.

 

Frank Gezegenin geleceğine ilişkin matematik modellerin üç yörünge içerdiğini söylüyor. Birincisi, insan nüfusunun belki yüzde 70’ini yokedecek bir kitlesel yokoluş ve ardından huzursuz, kaygılı bir istikrar sürecine giriş. İkinci yörünge, toptan çöküş ve yok oluş. Üçüncüsüyse, biyosferi korumak ve onu sadece insanlar için değil aynı zamanda gezegenin sağlığı için de daha çeşitlendirilmiş ve daha üretken hale getirmek üzere insan toplumunun dramatik bir yeniden şekillendirilmesi (konfigürasyonu). Bu konfigürasyon bizim fosil yakıt tüketimini durdurmamızı, bitki-temelli bir beslenme biçimini benimsememizi, hayvancılık tarımı endüstrisini hepten ortadan kaldırmamızı ve aynı zamanda çölleri yeşertip, yağmur ormanlarını geri kazanmamızı içerir.

 

Bir de uyarısı var Frank’ın: Zaman gelir, öyle bir devrilme noktasına ulaşılır, biyosfer öyle bir bozulmaya uğrar ki, kontroldan çıkmış iklim değişikliğini durdurmak için artık hiçbir insan faaliyeti kâr etmez olur. Frank, bu noktada yeniden Venüs örneğini veriyor.

 

“Venüs’teki su azar azar ortadan kayboldu” diyor. “CO2 birikti. Karbondiyoksiti atmosferden çıkarıp atmanın bir yolu yoktu. Venüs gittikçe ısındı. Isınma olgusu onun ısınmasını daha da arttırdı. Bu ısınma onu daha da çok ısıttı. İşte çöküş modelinde olacak olan da budur. Gezegenlerin kendilerine özgü düşünüş tarzları vardır. Süper-karmaşık sistemlerdir onlar. Topu bir kez yokuştan aşağıya yuvarlanmaya bıraktın mı. ... İşte en büyük korku budur. İklim değişikliğinde 2 dereceyi aşmayı işte bu yüzden istemiyoruz. 2 dereceyi bir kez aştık mı gezegenin kendi iç mekanizmaları devreye girer çünkü. Nüfus bir taş gibi düşer. Tam bir çöküş olur. Tüm medeniyet kaybolur gider.”

 

Makalenin İnglizce aslını okumak için tıklayın.

(İngilizce aslından çeviren: Ömer Madra)