Killology

17 Temmuz 2018

Kulis Sesleri bu programında Craft Tiyatro tarafından sahnelenen “Killology”nin kulisindeydi. Oyunun yönetmeni İbrahim Çiçek ile oyuncuları Serkan Altunorak ve Ozan Dolunay ile konuştuk.

17 Temmuz 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Kulis Sesleri podcast servisi: iTunes / RSS

“Benim için oyuncu seçimi şöyle bir şey; bir oyuncu benim oyunumda oynuyorsa, dünyanın en iyi oyuncusudur. Dünyanın en iyi oyuncusu gibi oynamıyorsa da oynayana kadar çırpınır provada. İpek Bilgin bir gün şöyle demişti; ‘dünyada ikinci bir oyunculuk standardı yok, sahneye çıktığın anda Al Pacino ile aynı yerden değerlendiriliyorsun.’ O muameleyi yapmaya çalışıyorum.”

Killology’i anlatır mısınız, hikaye ve karakterler?

İbrahim Çiçek:

Oyun Maisie, Davey, Alan ve Paul’un hikâyesi. Baba ve oğul olmak üzerine. Birbirinin içine geçmiş, baba, oğul ve şiddet kavramlarını sorgulayan bir İngiliz draması. Şöyle bir şey var; baba oğul olmak ve şiddet o kadar evrensel ki, bunun bir İngiliz oyunu olması kimse tarafından sorgulanan ve yabancı hissedilen bir şey değil.

Serkan Altunorak:

Ben Paul’u oynuyorum. Bütün hikâye Paul’un Killology oyununu bulmasıyla, yapmasıyla ortaya çıkıyor. Killology bir bilgisayar oyununun adı. Bu bilgisayar oyununun konusu da çeşitli öldürme teknikleri üzerine, işkence teknikleri üzerine. Evde bulabileceğiniz, akla gelebilecek en basit ve kolay şekilde insanlara işkence etmenin yöntemlerini öğreniyorsunuz, o yöntemleri buldukça oyun içerisinde ilerliyorsunuz ve daha çok puan kazandığınız bir oyun gelişiyor. Ve aslında günümüzün Facebook’u bulan adam Zuckerbeck gibi bir başarıya ulaşıyor ve çok zengin oluyor. Oyunun bulma hikâyesi de tamamen babasıyla yaşadığı sorundan kaynaklı. Onaylanmayan, yalnız bırakılan, maddi olarak en iyi imkânların verildiği, en iyi okullarda okutulan ama hiçbir zaman sevgi görmeyen babası ve ailesi tarafından onaylanmayan bir çocuğun, bilgisayar oyunlarına merakından dolayı babasına inat, kendini başarılı göstermek adına Killology gibi bir oyunu bulması ve kendi içlerindeki hikâyeyi anlatıyor.

Ozan Dolunay:

Ben de Davey’i oynuyorum oyunda. Ben Paul’ün aksine çok masum bir karakterim. Hikâyenin çocuk karakteriyim. Aslında büyütülme şekillerimiz birbirine benzer olmasa da his olarak birbirine benziyor. Ben de yalnız bırakılmış, ilgi ve sevgi görmemiş şekilde büyümüş bir çocuğum. Hem babam yok, hem annem tarafından sevgi ve ilgi gösterilmiyor bana. Baba gitmiş, yok. Ben bu oyunu (Killology) bilen ve oynayan bir çocuğum ama hem ailemden gördüğüm psikolojik şiddet, hem okul arkadaşlarımdan, sokaktaki insanlardan gördüğüm fiziksel ve psikolojik şiddetle bir noktada bir kırılma yaşıyorum. Çok net bir şekilde bu şiddetin bendeki dönüşümü kendime gösterdiğim bir şiddete evriliyor. Oyunun mağduru benim.

İki karakter de baba sorunu yaşıyor. Ve ikisi de farklı yollarla da olsa, şiddet bağlantısı ile yoluna devam ediyor.

Serkan Altunorak:

Yazar burada dengeyi çok iyi kurmuş. Çok objektif bir yerden bakıyor. Babanın eleştirisinde görüyoruz. Baba oğul ilişkisinde bunu görüyoruz. Benim babamı görmemekle beraber, benim anlattığım babamla olan hikâyede kendi kurduğum baba oğul ilişkisini aslında hiçbir soru işareti bırakmadan ortaya koyuyor.

Oyun çok yeni bir oyun değil mi?

İbrahim Çiçek:

Evet, 2017 yılı Nisan’ında yazılmış bir oyun. Biz de Haziran’da, Londra ile eş zamanlı olarak projelendirdik.

Çok da güncel. Özellikle şiddet ve dijital ortam ilişkisi açısından bugünü anlatıyor.

Serkan Altunorak:

Evet, 1980’lerde televizyonun Türkiye’ye direkt etkisi nasılsa, şu anda da internet ve teknoloji, cep telefonları öyle. Tartışmasız tüm dünyada böyle. Nerde olursanız olun aynı anda bilgiyi ulaşabilme hızı var. Bu müthiş bir şeyken aynı zaman da çok da kaotik bir şey.

İbrahim Çiçek, bu Yutmak’tan sonra ikinci oyunun. Süreç nasıl gelişti? Okuduğuma göre başka bir ekiple başlayıp bir süre sonra ekipte değişikliğe gidilmiş.

İbrahim Çiçek:

Ben, Yutmak sonrası ilk oyununu yapmış biri olarak, bir an önce ikinci oyununu yapmak ve aslında nispeten orada edindiğim başarının tesadüf olmadığını göstermek gibi bir gayretteydim. Oyun bakıyordum. 3 kadın oyuncuyla bir erkeğin gözünden feminist bir hikâye anlatmak ve onda cinsiyetsiz kalabilmek benim için yeterli bir başarıydı. Bir de tersini deneyimlemek istedim. Erkek oyuncularla çalışmak istiyordum. Onun için 3 erkek oyunu bulunca çok heyecanlandım. Çünkü kadınların duygu dünyasına inmekle, erkeklerin duygu dünyasına girmek arasında bir fark var ve kadınlara çok daha kolay ulaşabiliyorsun. Ben hep kadın oyuncuların daha iyi oyuncular olduğuna inanan biriyim. Ama böyle bir metin bulup erkek oyuncuların da bu kadar başarılı olabileceklerini düşünerek yola çıktım. Tam bir kontrast olması, baba oğul olması benim için önemli bir dert. Şiddet olması, monolog olması, bunların hepsi iddialı seçimler olduğu için, 2.5 saat monolog izletmek zor olduğu için bu oyunu seçtim. Benim için oyuncu seçimi şöyle bir şey; bir oyuncu benim oyunumda oynuyorsa, dünyanın en iyi oyuncusudur. Dünyanın en iyi oyuncusu gibi oynamıyorsa da oynayana kadar çırpınır provada. İpek Bilgin bir gün şöyle demişti; ‘dünyada ikinci bir oyunculuk standardı yok, sahneye çıktığın anda Al Pacino ile aynı yerden değerlendiriliyorsun.’ O muameleyi yapmaya çalışıyorum. Oyunda bu yüzden önce başka bir ekiple başladık. Gayet de çıkabilecek seviyede idi oyun ama benim ‘oyunlar yapayım, yüz tane oyunum olsun’ diye bir derdim yok. İçime sinmedi. Ekipte Serkan vardı zaten. Hatta neredeyse projenin başından beri var. Serkan’la birlikte Haziran’dan beri işin içindeyiz. Ozan ve Murat da Aralık’ta katıldı. Şubat’ta da çıktı oyun.

Ozan Dolunay:

Benim ilk oyunumdu. Katılım sürecim de ilginç oldu. 3 yıldır dizi oyuncusuyum. İlk audition açılacağı zaman oyun için, ben hiçbir şekilde kendime güvenip katılamadım, korktum, çekindim. Her insanın yaptığı gibi, erteleyeyim ben bu tiyatro sevdamı dedim. Daha sonra bir şekilde İbrahim ekibi değiştirme kararı aldı ve ben bunu duydum. Yapmak istedim, konuştuk ve denedik. İlerleyebileceğimiz düşündük. Benim için de çok hızlı gelişen, çok bilmediğim bir alan olan kendime de çok fazla bulabileceğim bir alan olduğunu fark ettim. Kendimi bıraktım, ona çok güvendim; o bu güveni verdiği için bana. Murat ve Serkan da aynı şekilde. İlk oyunum ve zaten korktuğum bir durum. Onların beni kucaklaması sayesinde kendimi buraya taşıyabildim. Sonra hep beraber çok güzel bir noktaya getirdik ve oynamaya başladık ve şu an benim için çok harika.  

Serkan Altunorak:

Benim İbrahim’le olan hikâyem Yutmak’ı izlemekle başladı. Daha önce birbirimizi tanıyorduk ama bir samimiyetimiz yoktu. Yutmak’ı izledikten sonra çıkışta İbrahim’e; “ben 3 yıldır oyun yapmıyorum, yapamıyorum, çok yoğun dizi çalışmaları yüzünden. Önümüzdeki sezon tiyatro yapmayı çok istiyorum. Eğer olur da bir projede bir şey çıkarsa benimle çalışmak istersen çok mutlu olurum” dedim. Sonra sağ olsun oyunlar bakmaya başladık. İbrahim oyunlar yolluyor, okuyoruz çevriliyor, okuyoruz, orijinalini okuyoruz. 2 Haziran gecesi bana Killology’i yolladı. Ben de 2 hafta sonra Amerika’ya gidecektim. Metinle beraber gittim, sürekli okudum, o şekilde dahil oldum. Onlar benden önce başladılar, çünkü ben “Cebimdeki Yabancı” filmi setindeydim. Benden 2-2,5 hafta önce provaya başladılar. Ben de setim bitince, ertesi gün başladım. 4 ay prova yaptım her gün. Benim extra pole dans (direk dansı) derslerim vardı. Yaptığım harika işlerden biri oldu, çok mutluyum.

İbrahim Çiçek:

Hepimiz oyunumuza aşığız. Kendi adıma, bu oyun bana bir oyuncu ile çalışırken önce arkadaş olmak gerekliliğini öğretti. Biz Ozan’la da tanışıyorduk daha önce. Provaya girdiğimiz anda sadece oyunun iyi olması için konuştuğumu, bazı şeyler için kalbini kırarken aslında bunun oyunun iyiliği için olduğunu birine anlatma ihtiyacı hissetmemek çok güzel bir şey. Murat da öyle, o zaten benim yakın arkadaşımdı. O da kendini oyunun içinde buldu. Bu bir tercih meselesi olmadı onun için. Bu çok büyük bir avantaj. Bundan sonra da-büyük konuşmak istemiyorum ama- muhtemelen arkadaşım olan insanlarla çalışmaya devam edeceğim.

Oyunda direk dansı yapıyorsunuz?  Ders aldınız, nasıl oldu?

Serkan Altunorak:

Çok acılı ve zor bir süreçti. Önce morarıyorsunuz, sonra kanıyorsunuz, deriniz soyuluyor.  2 ay ders aldım, 14 dersle bu noktaya geldim. Yağmur Hocam çok özverili yaklaştı. Başlangıçta çok zorlandım, ben bunu yapamam dedim. Genelde demem bunu. Yıllardır spor yapmamın avantajı oldu. Bu avantaja biraz da hırs katarak oldu.

Türkiye’de tiyatro hakkında ne düşünüyorsunuz? Aynı zamanda dizilerden de geliyorsunuz.

Serkan Altunorak:

Ben bir oyuncunun bütün disiplinleri kendi içinde ayırmasından yanayım Ben kendim öyle bakmaya çalışıyorum. Dizi dediğimiz olay daha hazır ve tüketime açık bir şey. Ben onu da çok ciddiye alıyorum. Oradan çok ciddi paralar kazanıyoruz, bir şekilde oradan gelen parayla hayatımızı sürdürüyoruz. Bun gereken saygıyı da göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. O yüzden ben seçtiğim bütün işlere aynı özeni gösteriyorum, tiyatroya nasıl özen gösteriyorsam setime de aynı şekilde özen gösteriyorum. Sinema zaten bambaşka bir şey. Çizgiler daha net. Box Office filmleri var, festival filmleri var, daha az bütçeli filmler var. Orada sizin tercihleriniz devreye giriyor. Fakat tiyatroda öncelikle eğitimli olmanız şart. Bunun eğitimini almadan sahneye çıkmanız çok güç. Yapanlar yok mu, var ama bu benim bakış açım. Seyirci açısından hiç sorunumuz yok, oyunumuz kapalı gişe. Bir sürü arkadaşımızın oyunu da hep kapalı gişe. İyi oyunlar yapıldığında seyircinin buna gerçekten nasıl destek verdiğini hepimiz her sezon görüyoruz. Hep bilet bulamıyoruz dendiğini duyuyoruz. Herkese teker teker teşekkürler.

Ozan Dolunay:

Yaptığımız işe saygımızla, disiplinle alakalı bir şey. Birazcık daha farklı bir yer burası. Çünkü dizide 1 hafta içinde senaryoyu alıyorsunuz, okumanız lazım, ezberlemeniz lazım, sete gidip oynamanız kazım. Karakterle çok fazla vakit geçirme fırsatı bulamıyorsunuz. Tiyatro öyle değil, bir oyuncu tarafından baktığınızda 1,5 ay, 2,5 ay neyse 5 ay prova yapıyorsunuz. Karakterle zaman geçirebiliyorsunuz, başka şeyler deneyebiliyorsunuz. Aynı sahneleri defalarca oynuyorsunuz. Yönetmenden, diğer oyunculardan geri bildirim alıyorsunuz. Seyirciden alıyorsunuz, sürekli bir kendini yenileme ve daha iyi değilse de daha derin, daha farklı yerlere gidebiliyorsunuz. Çok daha derin, ince bir iş çıkarabiliyorsunuz. Bence o yüzden oyuncuyu daha içsel olarak doyurabilecek bir şey tiyatro. Elbette tercih meselesi. Diziler biraz fast food gibi, hızlı üretim, hızlı tüketim. Diğerleri daha kalıcı oluyor, daha yararlı oluyor, iyileştiriyor.