İnanç Tacirliği ve Adnan Oktar Cemaati

24 Temmuz 2018

Bu hafta Açık Bilinç'te inanç tacirliğinin psikolojik ve siyasi faktörlerini ele alıdık. İnsanları tarikat ve cemaatlere çeken, taraftarı ve müridi yapan, nedir? Dünyada ve Türkiye'de tarikatların ortak noktaları ve cemaat mensubiyetinin zihinsel iç dinamikleri üzerine konuştuk.

24 Temmuz 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Bilinç podcast servisi: iTunes / RSS

İnanç tacirliği üzerinden dünyada ve Türkiye'de büyüyüp gelişen cemaatler, farklı coğrafyalardaki kültürel farklara rağmen, bazı ortak özelliklere sahipler.

Psikoloji ve sosyoloji çalışmaları, bu cemaatlerin müridlerinin de ortak psikolojik özelliklere sahip olduğunu belgeliyor.

Dünyanın dört bucağında faaliyet gösteren inanç tacirlerinin hepsini tek bir genelleme altında incelemek imkansız. Fakat ilginç ortak paydalar mevcut.

Bu programda, farklı coğrafyalardaki tarikatlar, karizmatik liderler, ve müridler arasındaki bu ortak paydaları ele aldık.

Daha önceki bir seride, üç program boyunca, Gülen cemaatini merkez alarak, sosyal psikoloji açısından cemaat mensubiyetinin zihinsel dinamiklerini ve tarikatların örgütlenme stratejilerini konuşmuştuk.

Cemaat Mensubiyetinin Psikolojik İç Dinamikleri -1 

Cemaat Mensubiyetinin Psikolojik İç Dinamikleri -2

Gülen Cemaati Yurtdışında, Akademi ve Medyada Hangi Stratejilerle Örgütlendi, Nasıl Büyüdü?

Genel kabul gören bir görüşe göre, inanç tacirliği yapan cemaatlerin içine çekilen kişiler, irade ve rasyonalitelerini tamamen kaybederek, "beyinlerine çip takılmış" robotlara dönüşüyorlar.

Oysa durum daha karmaşık. Bu yüzden de müridlerin zihinsel dinamiklerini anlamak, elzem.

Muhakeme yeteneği olan, aklını yitirmemiş insanlar nasıl boş bir inancın peşinden gidebilir, hayatlarını bile feda edebilirler? 

Bu soruyu cevaplayabilmek için, inancın iç dinamiklerine, özellikle pişman olarak cemaatlerden ayrılan insanların psikolojilerine yakından bakmak gerek.

Dünyada ve Turkiye'de tarikatlar insanlara bütünüyle kabul etmeleri gereken ve içinde biz fanilerin bilemeyeceği unsurlar olan inanç sistemleri sunuyorlar.

Yalnızca liderlerinin bilgisine sahip olduğu bu metafizik unsurlar, Tanrı, ahiret hayatı, yaklaşan kıyamet günü olabiliyor.

Tarikatların önerdikleri inanç sistemlerinin, evrensel olma iddialarının aksine, coğrafyalarının kültürü ve zamanın teknolojisinden beslendiğini (metafizik unsur yerine uzaylıları koyan pek çok tarikat var),  bu anlamda mutlak değil son derece göreceli olduğunu da görebiliyoruz.

Öte yandan, tarikatların inanç sistemlerine içeriden, müridlerinin gözünden baktığımızda, son derece kuşatıcı olabilen ve dünyaya bakışlarını bütünüyle dönüştürme gücüne sahip bir söylemle karşılaşıyoruz.

Ahiret hayatına, kıyamete, Mehdi'ye veya uzaylıların bizi götürecekleri evrene dair bizim bilemediğimiz aşkın bilgiler, hayran olunan, güvenilen, kurtarıcı karizmatik lider tarafından müridlerine parça parça sunuluyor ve zamanla onların dünya görüşünü tamamen çerçeveleyebiliyor.

Kült gruplar kategorisindeki cemaatlerin yapısı, sosyal psikolojinin yanı sıra, Max Weber'den bu yana sosyolojide de derinlemesine incelenmiş bir konu.  (Weber, bu tür cemaatlerin oluşumunda lider konumundaki kişilerin karizmatik otoritesinin en önemli faktör olduğunu öne sürer.)

Karizmatik liderlerin peşinde sürüklenen müridlerin dışarıdan bakıldığında anlaması zor davranışları, kült cemaatler tarihinde  istisna değil.

Son yüzyıl, ABD'den Japonya'ya uzanan yelpazede, Jim Jones, Bhagwan (Osho),ve yakınlarda idam edilen Shoko Asahara gibi örnekler çok.

 

Söz karizmatik liderlerden açılmışken, ilginç ve öğretici bir noktayı not edelim.

Bu tarikatların öğretileri, sözde bütün insanlığa yol gösterecek evrensel iddialara dolu. Öte yandan, bu liderler hemen her zaman ancak kendi kültürel ekolojilerinde söz sahibi olabiliyorlar.

Asahara'nın Japonya dışında, ya da Jim Jones ve Osho'nun (kendini adapte ettiği) ABD dışında kayda değer bir mürid kitlesi yok.

Benzer bir saptamayı, Türkiye'de Gülen ve Oktar için de yapmak mümkün. Onlar da, evrensel iddialarına rağmen, yalnızca kendi coğrafyalarında etkililer.

Bu nokta önemli, çünkü tarikatların peşlerinde sürüklediği insanlar üzerindeki çekiciliğinin aslında savundukları inanç sisteminden ziyade, liderlerinin yarattığı psikolojik etkiden ve cemaatin grup dinamiğinden kaynakladığını gösteriyor.

Yani, "karizmatik liderlik", son derece yerel ve kültürel olarak göreceli bir nitelik. Evrensel olduğu iddia edilen ayrıcalıklı bilgiyle de pek bir alakası yok.

Yalnızca bu gözlem bile, bu tür tarikat öğretilerine kuşkuyla yaklaşılması için önemli ve bariz bir sebep.

Özetle, kendisine olağanüstü nitelikler atfedilen, "hocaefendi" payesine layık görülen, veya yeryüzüne bizden habersiz inmiş bulunan kurtarıcı Mehdi olduğu iddia edilen insanların, kendi coğrafyaları dışında ancak gülünç bulunacaklarını unutmamak gerek.

Öte yandan, hangi kültürde olursa olsun, kendi akvaryumları içinde her tarikat, müridlerinin hayatlarına anlam katan, bazen anlam merkezi haline gelen bir destek, aidiyet, ve bazen de kişisel çıkar alanı sunuyor.  Son nokta ülkemiz için özellikle önemli.

Akıl Sağlığı, Din ve Kültür dergisinde 2011'de yayımlanmış bir çalışma, pek çok benzeri araştırma gibi, müridlerin en çok destek ve dayanışma duygularıyla hareket ettiğini, tarikat yapılanmalarına hayatlarına kesin bir yön kazandırdığı için bağlı olduklarını ortaya koyuyor. 

Fakat şunu da not etmek gerek: Bir tarikatın içinde yer almak, her müride kendisine sunulan bir inanç sistemini, tüm akla yakın gelmeyen yönleriyle bir bütün olarak kabul etmeyi dayatıyor. 

Böyle bir inanç sistemine sadık kalabilmek, sürekli bir mücadeleyle mümkün. Aslında hiç kolay bir iş değil.

Sözünü ettiğim, dayatılan sistemdeki akla yatmayan yönleri mazur gösterme, sürekli mazeret üretme, ne pahasına olursa olsun kabullenme, yani her bireyin kendi zihnindeki "bilişsel  uyumsuzluğu" yok etme mücadelesi.

Bu mücadeleye ışık tutan en önemli vak'alar, uğruna hayatlarını adadıkları cemaat içindeki faaliyetlerinden bir noktada pişmanlık duyarak vazgeçen bireyler ve onların hikayeleri. Dünyada da Türkiye'de de pek çok örneği var.

Sosyal psikolojideki bilişsel uyumsuzluk ('cognitive dissonance') ve çöküş durumunu tasvir eden "devrilme anı" (‘tipping point’) kuramlarından önceki programlarda söz etmiştik.

İlgili pek çok geçmiş programın podcast kaydına, Açık Bilinç arşivinden ulaşılabilir.

Son olarak, Türkiye'deki duruma döneyim. 

Ülkemizde son zamanların en çok sözü edilen tarikatlarında, bir maneviyat öğretisinin yanı sıra, müridlerin kayda değer bir kısmını cezbeden bir çıkar ve ayrıcalık unsuru öne çıkıyor. 

Cemaat mensubiyeti günümüzde neredeyse bir "yatırım" gibi görülüyor.

Yani ülkemizin yakın zaman cemaatlerinde yer almanın motivasyonu, belki zamanın ruhuna da uygun olarak, doğru ya da yanlış manevi sebeplerden, sosyal hayat için avantaj, siyasi ve ticari çıkar, ve genel olarak bir tür kişisel çıkar yatırımına dönüşmüş durumda.

Bu tür dönüşümün en çarpıcı örneklerinden birisi, son zamanlarda medyada sürekli konu olan, ama geçmişi aslında 1980'lere uzanan Adnan Oktar cemaatinin geçirdiği, özenle tasarlanmış ve yeni müridler devşirmek için bir reklam aracı olarak vitrine çıkartılmış olan değişim.

Bu değişimi BirGün Gazetesi yazarı Mustafa Erdemol’un kişisel tanıklığıyla belgeleyen güzel bir yazı: Sınıf Arkadaşım Adnan

Oktar cemaatinin geçmişi ve bugünü üzerine en detaylı çalışmayı ise, Ümit Kıvanç’ın P24 Bağimsız Gazetecilik Platformu’nda yayımlanmakta olan yazı dizisinde bulabilirsiniz. İlk yazının bağlantısı burada.

Son olarak, ilgilenenler Anne Ross Solberg’in, Oktar'ın evrim kuramı karşıtı personasını da konu alan 2013 basımlı tezi/kitabı Mehdi Armani Giyer: Harun Yahya İşletmesinin Analizi'ne de bakabilir.

Şöyle bitireyim: Giderek maneviyat görüntüsünü bile ikinci plana iterek, birer kişisel çıkar ve yatırım şebekesine dönüşmüş olan bu cemaatler, kendilerini beslemeyen bir siyasi toprakta boy atamaz, bugünkü hallerine gelemezlerdi.

"Başarı"larının anahtarı, maneviyat değil, siyaset.

Yani, tarikatlar üzerine aydınlatıcı sosyal psikoloji ve sosyoloji çalışmaları olsa da, ülkemizde birer organize suç örgütüne dönüşmüş olan Gülen ve Oktar cemaatleri konusunda ilk bakılması gereken yer, bu kurumların siyasi bağlantıları olmak zorunda.