Doğal Dünya Gözlerimizin Önünde Yok Oluyor: Onu Kurtarmamız Gerek

01 Ağustos 2018

Kaynak: The Guardian (29 Haziran 2018)

Çeviren: Nur Deriş

PIN kodumu unutmuşçasına afallatı bu durum beni. Kırkayağa gözümü diktim ve ona bir türlü bir isim bulamadım. Zihinsel yetilerimin yavaş yavaş yok olduğunu düşünmüyorum: hala gerçekleri ve sayıları hatırlayacak ve sıkıcı derecede uzun metinleri ezberleyecek kadar ürkütücü bir kapasitem var. Burada sözünü ettiğim kayıp çok kendine özgü. Çocukken ve genç bir yetişkin olduğumda herhangi bir yabani otu ya da hayvanı tanıyabilmenin keyfini yaşardım. Ve şimdi bu yok oldu. Bu yetim kullanılmaya kullanılmaya köreldi: bunları artık tanıyamıyorum çünkü artık bulamıyorum.

Okyanus martılarının olmadığı bir dünya mı? O sevgili deniz kuşlarının meşkuk kaderi

Belki bu unutkanlık bir tür korumacılıktır. Gözlerimi kaçırıp duruyorum. Doğaya neler yaptığımızı görmeye dayanamadığım için, artık doğanın kendisini de görmez oldum, yoksa uğradığımız kaybın hızı dayanılmaz olacak. Bu çöküşe bir yıldan öbürüne tanık olmak mümkün. Bu hızlı çöküşün (son 5 yılda %25 daha da fazla) bir göstergesi, yakın zamanlara kadar evimin üstündeki göğü kaplayan yabani çığırışların yok oluşu. Shetland ve St. Kilda’daki deniz kuşu kolonilerini görme hedefimin yerini artık o adaları üreme mevsiminde asla ziyaret etmeme niyeti aldı. Son yirmi yıl içersinde %90 oranında düşüş kaydeden kuş nüfusunun boş bıraktığı kayalıkları görmeye dayanamam.

Bir zamanlar torunlarımın görmeyeceğini umduğum bu yok oluşu, yabani memelilerin, kelebeklerin, mayıs sineklerinin, ötücü kuşların ve balıkların yok oluşunu görecek kadar uzun yaşadım. Bütün bunlar, kötümserlerin bile öngördüğünden daha çabuk gerçekleşti. Artık kırda yürüyüş yapmak ya da deniz maskesiyle dalmak canımı acıtıyor, tıpkı bir sanatseverin resim galerisini her ziyaretinde bir başka ustanın resminin çerçevesinden yırtılıp çıkarıldığını gördüğünde duyacağı acı gibi bir şey bu.

Bu hızlanmanın nedeni sır değil. Birleşmiş Milletler son 40 yılda doğal kaynakları kullanma oranımızın üç kat arttığını bildiriyor. Madenciliğin, keresteciliğin, et üretiminin ve endüstriyel balıkçılığın dev boyutlarda yayılmacılığı gezegenin yabani mekanlarını ve doğal harikalarını silip süpürüyor. Ekonomistlerin ilerleme olduğunu ilan ettikleri şeyi ekolojistler yıkım olarak görüyor.

1950’den bu yana okyanuslarda ölü alanların dört katına çıkmasına; omurgalı türlerin şaşırtıcı çöküşleriyle dile getirilen “biyolojik imha”ya; son kalan el değmemiş ormanları biçme telaşına; mercan kayalıklarının, buzulların ve denizlerdeki buzun yok olmasına; göllerin ufalmasına, ıslak alanların kurumasına yol açan budur işte. Yaşayan dünya tüketim yüzünden ölüyor.

Ölümcül bir zaafımız var: giderek artan değişimi algılayayamak. Doğal sistemler bir durumdan ötekine geçerken, biz neredeyse anında neler kaybettiğimizi unutuyoruz. Ben, gençliğimde neler gördüğümü hatırlamak için çok kararlı bir çaba göstermek zorundayım. Yılın bu zamanında her ısırganotu çalısının dibini kırkayaklar delik deşik ederdi. Sinek kapanları o kadar yaygındı ki, dönüp bakmazdım bile. Güz ekinoksu sırasında nehirler zarganalarla neredeyse siyaha çalardı. Bütün bunlar gerçek miydi sahiden?

Başkaları bunlara kayıtsız görünüyor. Günümüzdeki uygulamaları eleştirdiğimde çiftçiler bana yemyeşil monokültürlerin, uzun ömürlü deliceotu tarlalarının görüntülerini yollar ve şu mesajı eklerlerdi: “Şuna bir bakın, ondan sonra doğaya özen göstermediğimizi sıkıysa söyleyin.” Evet, yeşil olmasına yeşil ama ekolojik bakımdan zenginliği neredeyse bir havaalanı pistininki kadar.

Michael Groves adında bir okuyucum bu değişime nasıl tanık olduğunu anlatmak için, evinin yanındaki tarlada yem için biçilen otların şimdi silolamak için biçildiğini örnek gösteriyor. Tarlada büyük hızla sürülen biçicileri seyrederken, geriye kalan yabani hayatın da nasıl yok edileceğini kavradığını anlatıyor. Bundan kısa bir süre sonra biçilmiş otların arasında duran bir karaca görmüş. Karaca gün boyunca ve onu izleyen gece olduğu yerde kalmış. Ne oluyor diye bakmaya gittiğinde karacanın yavrusunu bacakları kopmuş halde bulmuş. “Kötü oldum, öfkelendim ve kendimi çaresiz hissettim… ne kadar sürmüştü acaba can vermesi?” Hani mağazaların ve restoranların fetiş haline getirdiği o “çayırda beslenmiş hayvan eti” var ya, işte onun gerçek yüzü bu.

Hatıralarımız, bu topraklar kadar silinip süpürüldüğünde, toprağın eski haline getirilmesini talep etmeyi de başaramıyoruz. Bizim unutkanlığımız, endüstriyel lobi grupları ve onlara hizmet eden hükümetler için bir hediye. Son birkaç ay içersinde, Çevre Bakanı Michael Gove’un durumun bilincinde olduğu bana tekrar tekrar söylendi. Bunu ben de söyledim: sorunların ne olduğunu ve ne yapılması gerektiğini gerçekten anlamışa benziyor. Ne yazık ki bu konuda hiçbir şey yapmıyor.

Gove, altına imzasını attığı bütün fiyaskolardan sorumlu tutulamaz elbet. Doğa için 25 Yıllık Planın bağırsakları Başbakanlık tarafından sökülmüşe benziyor. Gove’un önerdiği çevre bekçi köpeğinin sivri dişlerini de Maliye Bakanlığı söktü (bunun arkasından parlamento ona ödünç olarak biraz takma diş vermiş olsa da). Başka bazı başarısızlıklar ise tamamen kendi eliyle gerçekleşti. Koyun yetiştiricilerinin lobicilik gayretlerine cevaben Gove, kuzuları korumak amacıyla, yüzlerce yıl süren bir zulümden yeni yeni kurtulmaya başlayan, oldukça zeki ve uzun zamandır hayatta kalmayı başarmış bir tür olan kuzgunların yeniden öldürülmesine izin verdi. Bu ülkede 23 milyon koyun ve 7400 çift kuzgun var. Diğer bütün türlerin neden vereme yol vermeleri gerekiyor ki?

Britanya’nın milli parkları bir maskaralıktır

Bunlar bir avuç azınlık için var

Milli parklarımızın çoğunun yabani hayat çölleri olduğu yolundaki şikayetlere cevap olarak Dove konuyu inceleyecek bir komisyon kurdu. Ne var ki hükümetler, yaptıkları atamalarla, varacakları sonuçları önceden belirlerler. Bu komisyondan daha iç karartıcı, bakışını daha geçmişe çevirmiş ve ilham vermekten daha uzak bir başkasını bulmak gerçekten zordur: görebildiğim kadarıyla üyelerinden bir tanesi bile milli parklarımızda anlamlı bir değişiklik arzusunu dile getirmiş değil. Geçmişteki beyanlarına bakılacak olursa bu parkların hal-i pür melalini olduğu gibi korumaya kararlılar.

Şimdi lobiciler Brexit sonrası tarım için bir Yeni Zelanda çözümü talep ediyorlar: hükümet denetiminin kaldırıldığı, daha masraflı, hem yabani hayata hem düşman hem de insanın gözünü tırmalayan bir çözüm. İstediklerini koparırlarsa bundan böyle hiçbir doğal manzara, ne kadar el üstünde tutulursa tutulsun, tavuk kafeslerinin sıkıştırıldığı barakalardan, mega sütçülük işletmelerinden nezih kalamayacak, hiçbir nehir kaçak sızıntılardan ve kirlenmeden korunamayacak, birtek ötücü kuş bile yerel olarak imha edilmekten kurtulamayacak. Bayer ile Monsanto arasındaki şirket birleşmesi, dünyanın en öldürücü böcek ilaçları üreticisi ile dünyanın en güçlü bitki öldürücüsü üreticisini bir araya getiriyor. Bu iki devin ortaklaştırdıkları güçleri daha şimdiden demokrasi için bir tehlike. İkisi bir arada hem siyasi hem ekolojik felaket tehdidi oluşturuyor. İşçi Partisinin çevreyle ilgili ekibinin bu konuda söyleyecek hemen hiç sözü yok. Aynı şekilde, büyük korumacı gruplar da harekete geçmeyerek yokluklarını hissettiriyorlar.

Biz kendi tarihlerimizi bile unutuyoruz. Mesela 1945’teki Dower Raporunun, halihazırda var  olan milli parklardan daha fazla yabani hayat barındıran parkları öngördüğünü ve 1947’de hükümetin korumacılık konusundaki resmi raporunda, günümüzde sivri ve fazla yenilikçi sayılacak bir geniş çaplı korumacılık anlayışını gerekli gördüğünü bir türlü hatırlayamıyoruz. Hatırlamak, radikal bir eylemdir.

Bu arada, o kırkayak, altı benekli bir gece kelebeğinin larvasıydı, bir zamanlar benim mahallemde sık görülen, siyah ve pembe ışıltıları olan bir tür. Bundan böyle, unutmayı kendime men edeceğim: kaybettiğim bilgiyi yeniden bulmak için çalışacağım. Çünkü şimdi artık görüyorum ki hafızanın gücü olmadan sevdiğimiz dünyayı korumanın umudunu taşıyamayız.

 

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

Çeviren: Nur Deriş