Hayal Kırıklığı ve Karamsarlık Üzerine

03 Temmuz 2018

Bu hafta Açık Bilinç’te, hayal kırıklığı, ümitsizlik, ve yılgınlık üzerine konuştuk. Bu halet-i ruhiyeyi, felsefe tarihinde iç-dış dünya algısı, ve çağdaş psikoloji ve nörobilimde iyimserlik-kötümserlik ekseni üzerinden ele alıp, iç dünyamızdan yansımalar üzerine bir çözümleme yapmaya çalıştık.

 

03 Temmuz 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Açık Bilinç podcast servisi: iTunes / RSS

Geçen hafta, Koç Üniversitesi'nden Prof. Murat Somer ile seçimlerin ardından genel bir durum değerlendirmesi yapmaya çalışmıştık.

Bu hafta, felsefe tarihinden günümüz nörobiyoloji çalışmalarına uzanan bir yelpazede, iç/dış dünya algısı sorununu, iç dünyamızda (hayal kırıklığı gibi) duygularla (karamsarlık gibi) tutumların farklarını, seçim sonrası atmosferine temas edecek şekilde ele aldık.

 

Önce iç/dış dünya algısı meselesi: 

Modernitenin felsefe temellerinde, dış dünyaya ait bilgi edinmemizi sağlayan, duyulara bağımlı algı ile, iç dünyamıza dair bilgi sağlayan içgörü (veya iç-bakış: "introspection", Tasavvuf literatüründe "murakabe") ayrımı önemli bir yer tutar.

Rasyonalist felsefenin çerçevesini çizmiş olan Descartes, her ne kadar algının fizyolojisi üzerinde çok çalışmış olsa da, epistemik açıdan, yani bir bilgi kaynağı olarak, algıyı hep güvenilmez bulmuştur. 

Algı yanıltabilir, bize dış dünyayı olduğundan farklı şekilde yansıtabilir.

Farklı koşullar altında dış dünyadaki nesneleri olduklarından farklı şekil ya da renklere sahipmiş gibi algılayabiliriz. Beyaz bir fincanı kırmızı ışık altında kırmızı renkli gibi görebiliriz. Descartes, yalnızca algıya dayanarak bir bilgi sistemi kuramayacağımızı iddia eder.

Descartes'a göre, içinde yanılma payı olmayan bilgi, dış dünyaya ait nesnelerin özelliklerinden değil, iç dünyamıza ait bir kaynaktan gelir. Beyaz bir fincanı kırmızı renkli sanarak yanılabiliriz, ama o fincanın bize (iç dünyamızda) kırmızı gibi gözüktüğü konusunda yanıl(a)mayız.

İç/dış dünya algısı konusunu 6 Meditasyon boyunca ele alan Descartes'ın ünlü "Cogito, ergo sum" çıkarımını da bu bağlamda düşünmek gerekir: Algıya güvenilmese de, iç dünyam temelinde düşünebilen bir varlık olduğum, en güvenilir ve içinde yanılma payı olmayan bilgiyi oluşturur.

Bu haftaki programın meselesi, Descartes ya da Modernite düşüncesi değil. Konuyu bugüne dair bir yere getirmek istiyorum. Bu felsefi arkaplanı anlatmamın asıl nedeni şu: 

İlerleyen yüzyıllarda ortaya çıkacağı gibi, iç dünyamıza ait bilgi hiç de şeffaf ve kolay erişilir değil.  Dahası, konu özellikle iç dünyamızda çalkantılara sebep olan duyguların teşhisi ve birbirinden ayırt edilmesine geldiğinde, genellikle başarılı olamıyoruz.

Hatta çoğunlukla davranışlarımızı aslında hangi duyguların motive ettiğini (ya da engellediğini) iyi göremiyoruz.

Şimdilik yalnızca bir dipnot olarak bir parantez açayım: Rasyonalist modernite düşüncesinin algıya olan güvensizliği de, iç dünyamızın sağlayabileceği bilgi üzerine bütün bir epistemik sistem kurulabileceği sanısı son derece ilginç, hatta tuhaf tarihsel noktalar içeriyor.

Algıyla gelen bilgi, evet, zaman zaman yanıltıcı olabilir. Fakat içinde mutlak surette hiç bir yanılsama payı olmayan, ve bu anlamda bir tür felsefi fantezi olarak görülebilecek, bir bilgi sistemi kurmak niçin bu kadar önemli?

Ben burada en önemli faktörün, Aydınlanma dönemi sonrası zirveye çıkan insan rasyonalitesine ve anlama kapasite duyulan özgüvenle aynı zamanda tezahür eden bir tedirginlik, en küçük başarısızlık ihtimaline bile ön almaya çalışan bir tür modernite anksiyetesi olduğunu düşünüyorum.

Bu tedirginlik, Rasyonalist felsefecileri algıya dayalı bilgiyi olması gerekenden çok öte bir seviyede reddetmeye götürürken, iç dünyamızın karmaşıklığı ve bilinçdışı kavramının henüz iyi anlaşılamamış olmasıyla birleşince, Felsefe tarihinde ortaya böyle tuhaf bir durum çıkıyor.

İç/dış dünya algısı ayrımının düşünce tarihindeki yeri ve sonuçları, uzun ve derin bir konu. Bir dipnot olarak açtığım parantezi, asıl konumuza dönmek üzere, burada kapatayım.

Şimdi, iki soru:

1. İç dünyamızda çalkantılara sebep olan duyguları teşhis etmekte niçin genellikle başarılı olamıyoruz?

2. Bu başarısızlığın (ve bütün bu tartışmanın) bugünkü durumumuzla ne ilgisi var?

1.sorunun pek çok cevabı var. Öncelikle,dış dünyada algıladığımız nispeten stabil neslerin aksine, iç dünyamız sınırları daha belirsiz bir değişkenlik ve akışkanlık alanına sahip. Dışsal algıya kontrastla, iç dünya algısı için özelleşmiş modüler algı organlarına da sahip değiliz.

Ayrıca zihnin, 17-18. yüzyıl düşünürlerinin bilmediği, bilinç içi ve bilinç dışından oluşan ve şeffaf olmayan çok katmanlı bir yapısı var. Biliyoruz ki bu yapının kavramsallaştırılması 19. yüzyılı, kuramsallaştırılmasıysa, Freud'un öncülüğünde ancak 20. yüzyılı bulacaktır.

[Not. Freud demişken, Açık Radyo’da Serol Teber ve programcı arkadaşımız Şenol Ayla tarafından hazırlanıp yayınlanmış olan ve podcast kayıtlarına ulaşabileceğiniz son derece değerli bir bilgi kaynağına bir kez daha işaret etmek isterim: Didik Didik Freud]

Kısacası, iç dünyamızda neler olup bittiğini doğru teşhis etmek ve anlamak, dışsal algıya nazaran, çok daha karmaşık ve zor bir iş. 

(Freud'cu psikanalistlere göre, iç dünyanıza ilişkin bütünsel bir anlayış için, iyi bir uzmanın yönlendirmesiyle yüzlerce saat uğraşmanız gerek.)

2. soruya gelelim: İç dünyamızı anlamakta genellikle başarılı olmamamızın, bugünle ne ilgisi var? Bu tartışma, seçimler sonrası Türkiye'sine nasıl bağlanacak?

Seçimler ardından geçen bir haftadır, muhalif kesimin halet-i ruhiyesinin, hayal kırıklığı, yılgınlık, ümitsizlik, hatta belki yarı yolda bırakılmışlıktan müteakip bir karmaşa içinde olduğunu söylemek herhalde doğru olur.

Peki ama hangi nedenle kime kırgınız? Bir sonuca mı, kişiye mi, çalışmayan dijital bir platforma mı, bir kuruma mı, (kadere mi), yoksa hepsine mi?

Hangi konuda ve niçin ümitsizlik hissediyoruz? Dahası, hayal kırıklığıyla yılgınlığı birbirine karıştırıyor olabilir miyiz? 

Ve, en önemlisi, bütün bu duygular, hayata karamsar bir yaklaşımı haklı kılıyor mu?

Bazen iç dünyamızda deneyimlediğimiz şeyin kırgınlık mı kızgınlık mı, hayal kırıklığı mı yoksa yılgınlık mı olduğunu iyi tespit edemeyebiliriz.  

İçsel bir karışıklık yaşarken,neden vazgeçeceğimiz, ya da çabalamaya devam etmemiz gerektiği konusunda doğru karar vermemiz de zor.

Ama en azından şunu akılda tutabiliriz: Hayal kırıklığı, gelip geçici bir duygu. Karamsarlık ise, bir duygudan ziyade kalıcı bir tutum, hayata yaklaşım biçimi.

Gelip geçici bir duygunun, kalıcı bir tutuma dönüşmesi, biz farkında olmadan bile gerçekleşebilir. Buna izin vermeli miyiz?

Burada bir parantez daha açayım. Bilişsel nörobilimci Hecht'in iyimserlik-kötümserlik ekseninin biyolojik altyapısı üzerine 2013'de yayımladığı ilginç bir makalesi var. Konuyla ilgilenenler için, referansını ekliyorum: The Neural Basis of Optimism and Pessimism

Hecht, insan evrimi açısından, iyimserliğin de kötümserliğin de, hem bir maliyeti hem de kendisine özgü faydaları olduğunu söylüyor. 

(Ayrıca, iyimselik-kötümserlik tutumunu, beynimizin sağ-sol yarıkürelerinin işlevlerine bağlıyor; bu iddiayı iyi temellendirilmiş bulmadığımdan üzerinde durmayacağım.)

İyimserliğin maliyeti, yüksek beklentilerimizin boşa çıkması sonucu yaşanılan hayal kırıklığı.

Kötümserliğin maliyetiyse, hayatı yaşanılmaz derecede ızdıraplı bulmak ve boşvermişlik.

Siz hangi maliyeti daha kabul edilemez bulursunuz?

Bu konuda, yakın zamanda yayımlanmış iki yazıya atıfta bulunarak bu tefrikayı bitireyim. 

Birincisi, iyimserlik-kötümserliğin maliyetlerine de değinen, psikiyatrist Dr. İlker Küçükparlak’ın Umut Kendi Sebebini Doğurur başlıklı yazısı.

Dr. Küçükparlak (mealen) şöyle diyor ve bence çok doğru bir tespitte bulunuyor:

İyimser olmanın, hayal kırıklığına uğramak gibi bir maliyeti var. Fakat, karamsarlığın maliyetiyle karşılaştırdığımızda, insanın tekrar umutlanamamasından daha büyük bir bedel olamayacağını görürüz.

Bu tartışma çerçevesinde, pek çok doğru ve umutlu öneriye, t24 haber sitesi yazarı ve aktivist Gülseren Onanç’ın Kendi hikâyemizi kendimiz yazmalıyız başlıklı yazısında da rastlamak mümkün.

Toparlayayım: Toplumun yarısına yakın bir kesiminin yaşadığı hayal kırıklığında haklı olduğunu düşünüyorum. Bu hayal kırıklığıyla birlikte gelen "işler olacağına varsın, ben artık yokum"demenin cazibesini de, teslim etmek gerek, görüyorum.

Ama, bütün bunların bir de 'ama'sı var.

O 'ama', şu: Siz memleket meselelerini bıraksanız da, memleket meseleleri, isteseniz de istemeseniz de, sizi bırakmıyor.

Yani, karamsarlığın ve karamsarlıktan doğan kabuğuna çekilme tepkisinin bir bedeli var, ve korkarım bu, hayal kırıklığına uğramaktan çok daha yüksek bir bedel.

Şöylece bitireyim: İçinden geçmekte olduğumuz karmaşık döneme rağmen, ya da tam da bu yüzden, iç dünyamızdaki duygularla bu duyguların sonucunda takındığımız tutumları birbirine karıştırmamakta, iyimserlik/karamsarlık ayarlarımıza yeniden bir göz atmakta fayda olabilir.

Yaz döneminde yeni programlarda Boğaziçi Fizik Dörtlüsü, NöroBlog sitesi kurucuları Onur Arpatve Taner Yılmaz, dil-düşünce ilişkisini araştıran psikolog Ercenur Ünal konuğumuz olacaklar. Ardından da kapsamlı bir "koku ve tat algısı" serisine başlayacağız.