Rönesans Sanatı ve İlk "Gerçekçi" Bitki Çizimleri

10 Haziran 2018

Rönesans'ın gerçekçi ilk bitki çizimlerine; biri güney, biri kuzey Avrupa’dan, bu dönemin iki büyük sanatçısı Leonardo da Vinci ve Albrecht Dürer’in eserlerine bakıyoruz. Bu iki büyük usta, doğayı gözlemleme ve resme yansıtma yaklaşımlarıyla modern bitki illüstrasyonunun da öncüleri arasında sayılıyor.

10 Haziran 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Botanitopya podcast servisi: iTunes / RSS

Rönesans, “yeniden doğuş” demek. Bir yeniden keşif, hümanizm, yeni perspektifler ve değişim dönemini temsil ediyor. Genellikle İtalya’yı ve özellikle Floransa’nın bir bölümünü, Venedik ve Roma’yı akla getirse de Kuzey Avrupa’nın da Rönesans’a önemli katkıları olduğunu biliyoruz. Akılcılığın, bilimsel yaklaşımın bir uzantısı olarak “doğanın birebir yansıtılması” temel ilkelerden biri Rönesans’ta. Dünyayı olduğu haliyle betimlemek isteyen Rönesans sanatçıları, farklı sistematik yöntemler de geliştirir. İlk aklıma gelen örnek, “çizgisel perspektif” yöntemi. Gerçek ya da düşsel çizgilerin ufukta birleşmesi; resimdeki unsurların, nesnelerin doğru ölçek, oranlarla, belirlenmiş kadraja yerleştirilmesi…

Rönesans’ın ilk yıllarında, bilimsel kesinlik ve sanatsal duyarlılığın yükselişiyle, Leonardo Da Vinci ve Dürer’den önce, dinsel sahnelerdeki doğa ve çiçek betimlemeleri de giderek daha gerçekçi olmaya başlar. Resimdeki figürler -ki bunlar çoğunlukla dinsel konularla ilgilidir- daha doğal olmaya başlar. Figürlerin arka planına manzara ve diğer nesneler belli bir perspektif içinde yerleştirilmeye başlar. O dönemde Avrupa’da dua kitaplarında, altar panolarında, dinsel sahnelerde metinleri çevreleyen süslemelerde hep çiçeklere yer vardır. Çiçekler açıkça doğadan kopya ediliyordu, bunlar da doğal olarak sanatçının en yakınında bulunan bahçe çiçekleriydi.

15. yüzyılda başlayan, dinsel temaları olan tablolardaki çiçek çizme geleneği Rönesans boyunca da devam etti. Çiçekler sadece süsleme amaçlı değildi, dinsel sahnelerde her biri bir sembolizme karşılık geliyordu.

Jan Van Eyck (1420-1485) / The Ghent altarpiece: Adoration of the Lamb

İlk çiçek bezemeli altar panolarından biri Belçika’daki St. Bavo Katedralinden. 1430 yılında Hubert ve Jan Eyck (1420-1485) imzalı. Arka planda düzenlenmemiş, dağınık bir bahçe var: İncir ağaçları, kırmızı frenk gülleri ve sarılıcı bitkileriyle doğal bir bahçe görünüyor. Çayır kır çiçekleriyle dolu. Karahindibalar, papatyalar, yabani çilekler, çayır köpük otları, mührüsüleymanlar, anemonlar, çobangülleri ve rana nakıllar dolu bir bahçe resmedilmiş.

Arkaplanda ise katedral yükseldiğini görüyorsunuz.  Altar panosunun diğer bölümlerinde ise ak zambaklar, irisler, bir şakayık, haseki küpeleri, orman iplikçiği, çuha çiçeği ve orman sarmaşığı gibi bitkiler  var. İris, örneğin, eski Yunancada 'gökkuşağı' anlamına geliyor. Bir yunan tanrıçasının da aynı zamanda. Tanrıların mesajını iletmek ve kadınların ruhlarını yer altı dünyasına götürmek için geldiğine inanılıyor. (Van Gogh'un resimlemeyi en sevdiği çiçeklerden). İncir ağaçları ise “bereket” demek. Ayrıca, yaratılış öyküsündeki gibi hem iyilik ve kötülüğü aynı anda barındıran bilgi ağacını, hem de şehveti sembolize eder.

Hugo Van der Goes (c. 1440-1482)

Flaman ressam Hugo van der Goes imzalı (c. 1440-1482), bir diğer ünlü altar panosu ise bugün Floransa’da bulunuyor. İtalyan banker Tommasso Portinari tarafından Floransa’daki Santa Maria Nuova Hastanesi’nin kilisesi için yaptırılmış. Çömelmiş durumda, bebek İsa’ya bakan Meryem tasvirinin çevresinde melekler, kadınlar ve keşişler duruyor. Ön planda görülen vazonun içindeki çiçeklerin de bu hikayede özel bir yeri var: Sıklıkla “Cennetin Kraliçesi” Meryem ile özdeşleşen kraliyet çiçeği mavi iris duruyor vazoda. Beyaz Floransa irisi de vardır bir diğerinde -ki bu çiçek de Bakire Meryem sembolik anlatımıdır.  Haseki küpeleri burada Kutsal Ruhu temsil ediyor. Taç yaprakları güvercinin formuna benzetilen bir çiçek, Haseki küpesi.  Güvercin de ikonografide Kutsal Ruh’un bir simgesi. Turuncu renkli zambak ise asaleti anlatıyor. Vazodaki çiçeklerin dışında, yere yine Bakire Meyrem’i ve “tevazu” yu anlatan mor menekşeler serpilmiş.

Martin Schongauer (1469-1491) / The Madonna of the Rose Garden /Gül Bahçesinin Meryemi (1473) 

Martin Schongauer (1469-1491)’ ait altar panosu The Madonna of the Rose Garden /Gül Bahçesinin Meryemi (1473) Colmar, St.Martin kilisesinden. O zamanın popüler bahçe çiçekleri, kırmızı gelincikler ve kırmızı Rana Nakıllar (Silene Coronaria) resmedilmiş. Yunan mitolojisinde Uyku Tanrısı Hypnos ile özdeşleşen gelincikler ikonografide ise uyku, gece ve ölümün karşılığı. Hypnos’un tacının gelinciklerle süslü olduğu yazar. Passion of Christ, İsa’nın tutkusu anlamına gelir.

Şimdi Londra’da National Gallery’de olan Mary in a Garden with Cherry Tree / Kiraz Ağaçlı Bahçedeki Meryem tablosuna bakalım.  Burada en eski bahçe manzaralarından biri var. 15. yüzyılın Kuzey Avrupa’sında bir bahçede beklenen bütün çiçekler var: İrisler, karanfiller, çilekler, müge çiçekleri, sabun otları, yalancı karanfillerle dolu çayır, nar bülbüllerinin konduğu bir çitle çevrili… Müge çiçekleri dinsel temalı resimlerde İsa’nın yeniden doğumunu, Bakire Meryem’in saflığını sembolize eden bir çiçek.

Master Of Saint Gilles: St Gilles and the Hind

National Gallery’deki diğer bir altar panosu, yaklaşık 1500’lere tarihleniyor, muhtemelen Fransa’dan, Fransa Kralı ve piskopos, dişi geyiği kucaklayan St. Giles’in önünde diz çökmüş. Geyiğe ateş etmek isterken azizi yaralamıştır kraliyet ailesinden biri. Bu resimdeki çiçekler gerçeğe çok yakındır. Sağ taraftaki sığırkuyruğu otu, çiçekten tomurcuğuna son derece detaylı. Diğer çiçekler de öyle… Kırlangıç otu, irisler, ebegümeci ve yabani güller arka planda kolaylıkla ayırt edilebiliyor.

15. yüzyılda, 16. yüzyılın başında yapılmış süslemeli elyazması dua kitapları da aslında o dönemde Kuzey Avrupa’da yetişen çiçeklerle ilgili fikir veriyor. Çiçek süslemeli bordürlerinde yabani güller, unutmabeni çiçekleri, yavşanotları; kimi sayfalarda da irisler, hercai menekşeler ve türlü böcekler resmedilmiş.

Jacques le Moyne (1533-1588): Lavender

Bu dönemin en ilginç çiçek çizim albümlerinden biri Fransız sanatçı Jacques Le Moyne (1533-1588)’e ait. Albümdeki çizimlerden bir kısmı British Museum bir kısmı da Victoria Albert Müzesi’nde.  Le Moyne İspanya sömürgesi altındaki Florida’daki kıyımdan kaçarak İngiltere’ye kaçmış bir Calvinist’tir. Onun çiçek çizimleri, olağanüstü gerçekçi ve ayrıntılıdır.

Leonardo da Vinci (1452-1519) / The Annunciation  (Müjde) 1472-1473

Dinsel temalı resimlerden sonra Leonardo da Vinci (1452-1519) ve Albrecht Dürer (1471-1528)’in işlerine bakalım. Leonardo da Vinci 1452 Nisan’ında Floransa yakınlarında bir kasabada doğmuştu. Ressam ve heykeltıraş Verocchio’nun çırağı olmuş. Bilinen en eski işlerinden bir The Annunciation / Müjde 1472-1473 yıllarında yapmıştı. Şu anda Floransa’daki Uffizi Galerisinde. Cebrail çiçeklerle dolu çime diz çökmüş, ellerin kaldırarak Meryem’e Tanrı’nın bir mesajını iletir. Arka planda hemen bu sahnenin de başrolünde bakireliği sembolize eden beyaz bir zambak görülür.

Leonardo da Vinci /  Madonna of the Carnation

Bakire Meryem çoğunlukla mavi irisle ya da beyaz zambakla gösteriliyor ama hem kırmızı hem beyaz güllerle de özdeşleştiriliyor.  Leonardo da Vinci, bakire Meryem ve bebek İsa’yı tasvir eden Madonna of the Carnation resminde, ana oğlu birbirine bir kırmızı karanfille bağlamış. Meryem’in elinde tuttuğu ve İsa’nın da yakalamak için uzandığı karanfilin taç yaprakları, formu nedeniyle çarmıhı anımsatır. Burada Hıristiyan inancına göre, çarmıha gerilen İsa’yı görüp gözyaşı döken Meryem anlatılmış. Gözyaşları, yere düşerken kırmızı karanfil biçimini alıyor bu inanışa göre.

Kayalıkların Meryemi (The Virgin of the Rocks) / Leonardo da Vinci tarafından yapılmış iki farklı versiyonu

Leonardo 1483 yılında Milano’ya taşındığında The Virgin of the Rocks / Kayalıkların Meryemi'nin altar panosunun iki ünlü versiyonunu burada yapar. Louvre’daki resim muhtemelen 1483’te yapılmış, National Gallery’deki versiyonu ise 1508 yılında tamamlanmıştı. Kayalıkların Meryemi/The Virgin of the Rocks’ın iki versiyonunda figürler birbirine son derece yakındır ama ön plandaki çiçekler oldukça farklı. Louvre versiyonunda Bakire Meryem’e iris çiçeği öbeği eşlik ederken, National Gallery’deki versiyonunda yaprakları çok daha geniş olan Çin nergisi (Narcissus tazetta) ve üç ayrı hayali çiçek vardır.Tabii bu çiçekler, o çiçek eskizlerini inanılmaz bir kesinlikte ve mükemmel çizen bir elden çıkmış gibi görünmüyor. Bunun yanıtı, muhtemelen arka planı Leonardo’nun bir çırağının resmetmiş olduğu. Eğer sadece bu önemli resimlerinden yola çıkarak bir karara varsaydık, botanik sanatı tarihinde yerini almazdı ama Leonardo da Vinci’nin Windsor Kraliyet Kütüphanesi’nde korunan eskizleri bilimsel yaklaşımıyla oldukça çığır açıcıdır.

Leonardo da Vinci: Tavole-botaniche

Bunlar son derece zarif, bilimsel bir kesinlik ve gözlem içeren eskizler. Beyaz rüzgar gülleri, lilparla, tükürük otları, sütleğen, bir meşe dalı, böğürtlenler, hasırotları, gözyaşı otu ve yine Bakire Meryem’in zambağı var.

Leonardo Da Vinci / Leda ve Kuğu

Bu çiçek ve bitki eskizleri kimi tamamlanmış işleriyle bağlantılı. Örneğin Leonardo’nun kayıp olan Leda ve Kuğu tablosunda (kopyalarından aslında böyle bir resmin olduğunu biliyoruz) nehir kenarında görülen hasırotları, tükürük otları, Akyıldız soğanı ve ebegümeci gibi bitkilerin özellikleri titizlikle taslaklara yazmış ve bu bitkilerin nasıl çizilmesi gerektiğine dair ipuçları vermiş. Bitkilerin büyüme matematiğini Fibonnaci sayıları ve altın oranla açıklamaya çalışmış.

5000 sayfayı bulan, her bir sayfası karalamalar yazılarla dolu bu eskizlerde Leonardo’nun doğayı anlama çabasını ve yoğun tutkusunu hissedebiliyorsunuz. Bitki, o zamanların botanik kitaplarındaki görüldüğü gibi, sadece bir sayfa üzerine resmedilmiş herhangi bir örnek değil, tümüyle yaşayan bir varlık. Leonardo’nun vizyonu, aslında doğanın bir bütün olduğu gerçeğiyle ilgili. İnsan anatomisini, bitki yaşamını, uçan kuşları, suyun girdabını, doğayla ilişkili olan her şeyi, onun bulunduğu coğrafyayla birer “idea” olarak ele alıyor.

Leonardo da Vinci nasıl Güney Avrupa’nın en ünlü Rönesans ressamı ise, Albrecht Dürer de onun Kuzey’deki karşılığı sayılabilir. Dürer 1571 yılında Nürnberg’de doğmuş. Babası da, büyükbabası da kuyum ustasıdır.

Dürer’in ilk tutkusu kuyumcu olmakmış ama babası onu 15 yaşında bir ahşap baskı ustası yanına gönderir yetişmesi için. 1590’da çıraklık dönemi bittikten sonra Giovanni Bellini, Jacobo Ligozzi gibi birçok ustayla, Lüksemburg’da, Hollanda’da çalıştıktan sonra 1495 yılında kendi atölyesini kurmuş ve ksilografi yani ağaç baskı üretimine adamış kendini. Bakır oymanın, iğne ile ilk kazıma baskı resimlerini de o yapmış

Ahşap baskı tekniğiyle yaptığı, en ünlü işlerinden Mahşerin Dört Atlısı resminin de olduğu Apocalypse yani  Mahşer serisi Dürer’e büyük bir ün kazandırmış ve ona seyahat etme fırsatı verecek işler almasını sağlamış. Sürekli çizer ve gözlem gücünü keskinleştirir bu seyahatlerinde. Gözlemleri, biriktirdikleri, daha sonra resimlerinde kullanacağı zengin bir görsel kaynak da oluşturur. Tabii Dürer’in bu doğa araştırmaları -herhangi bir Ortaçağ ressamının atölyesinde olan “örnek toplama kitabı” alışkanlığından çok daha farklı bir yerde duruyor. Dürer’in eskizleri çok daha ayrıntılı ve deyim yerindeyse  çok daha canlı.

İtalyan Rönesans sanatının gerçekçi doğa gözlemlerinden etkilenen Dürer, kendi resimlerinde de bu detaycı gerçekçiliğe yönelmiş. Özellikle Leonardo da Vinci’nin hareket üzerine çalışmalarını etüd ederek, figürlerin anlık hareketlerini resimlerine yansıtmaya çalışmış. Bu arada şunu da söylemeliyim ironik bir durum aslında, onun pek ünlü gergedan gravürü (1515) diğer hayvanların aksine gerçek yaşamdan alınmamıştır.

Albrecht Dürer / Saint Jerome in the Wilderness

Dürer’in ilk dönemlerine ait işlerinden olan Saint Jerome in the Wilderness, bugün Londra’daki National Gallery’de sergileniyor. Bu resimde de otlar, çobançantası otları ve çiçekli çimler detaylı olarak, gerçeğe yakın olarak çizilmiş.

Albrecht Dürer / The Great Piece of Turf (1503)

En ünlü suluboya resimlerinden The Great Piece of Turf ise 1503’e tarihleniyor. Her ikisinde de Dürer, kendi mottosunu uygular:

“… doğayı özenle çalışın. Bırakın doğa size yol göstersin ve ondan hiçbir zaman ayrı düşmeyin, her zaman daha iyi yapabileceğinin farkında olun. Çünkü gerçekte sanat doğanın içindedir, onu çekip çıkaran ona sahip olur.”

 

Dürer'in The Great Piece of Turf tablosundan bir detay...

Bir çayır parçasını çizdiği The Great Piece of Turf resminde, neredeyse bir solucanın durduğu yerden bakmış çayıra… Doğanın, çiçeklerin, habitatla, tekil varlıklar olarak değil bir araya geliş biçimleriyle son derece gerçekçi bir şekilde resmedilmiş.  Dürer’in irisler ve Hıristiyan ikonografisindeki beyaz zambaklar gibi ünlü bitki çalışmaları ve ejderha kanı ağacının yanında bu eseri oldukça sıra dışı bir yerde. Çayırdaki tüm çiçekler, otlar tek tek ayırt edilebiliyor ve o zamanda, o anda bir yerdeki doğa parçası hakkında çok önemli ipuçları veriyor.

Dürer’in bütün işlerinde doğanın gerçekliğini anlatmaya olan tutkusunu görebiliyoruz. Gerçekten de geleneksel temaları, bulunduğu zamanın bilimsel bir duyarlılıkla gözlemlediği doğal ortamı olanca gerçekliği ile yansıtarak işliyor. Bitkiler ve hayvanlar ile ilgili çizimleri Leonardo da Vinci’nin aynı dönemde yaptığı çalışmalarla eşdeğer. Aralarında yaklaşım açısından bir fark var ama: İki usta da benzer bitkilerle çalışmış olmasına karşın, Leonardo doğanın her ayrımını temel bir bütünlük içinde anlamaya çalışırken, Dürer doğayı gördüğü gibi betimleyerek hayvanlara, bitkilere, otlara ve manzaralara odaklanmış.  Leonardo tebeşirle çalışırken Dürer, doğa çizimlerinde, genellikle, resme canlıymış gibi bir nitelik veren ve renge duyarlılık katan suluboya tekniğini tercih etmiş. Oransal ve perspektif araştırmalarıyla Dürer İtalyan Rönesansına ait fikirleri yaşadığı Nuremberg’e ve Alp dağlarının ötesine de yaymış olur.

Albrecht Dürer / The Madonna with the Iris

Salkımotları, küçük çayır düğmeleri, çiçekleri henüz açılmamış karahindibalar, papatyalar , bulutlu bir günde yalın bir arka plan kullanılarak çizilmiş. Diğer çiçek çalışmaları arasında şakayıklar, haseki küpesi, çayırın yaprakları, düğün çiçekleri. Iris germanica çiçeğinin büyükçe bir betimlemesine ise bugün National Gallery’de bulunan Dürer’in atölyesine ait bir resim olarak kataloglanan The Madonna with the Iris tablosunda çalışmıştır. Son derece detaylı olarak çalışılmış bir üzüm asması ve pembe şakayık da resmi tamamlar.

Dürer’in çiçek resimleri belki az sayıda ama kendisinden sonra gelecek çırakları için son derece ilham verici. Ömrünün son yıllarında az sayıda resim yapan Dürer, arkadaşlarının portrelerini yaptı. Ayrıca, matematik-geometri-perspektif temelli geliştirdiği teorileri üzerine araştırmalara ağırlık vermiş.