Kendimize Yalan Söyleyip Durursak İklim Değişikliği ile Savaşmamız İmkânsız

03 Temmuz 2017

Kaynak: Truthdig (18 Haziran 2017)

İklim değişikliğinin yaratacağı kasvetli geleceği gözüpeklikle kabullenen bir kederi kucaklamalıyız. Her türlü direniş eyleminden –o nafile bir eylem olsa bile –bir zafer çıkartmak zorundayız. Afrikalı-Amerikalılar belki de yalnızca ezilenlere özgü bir kavrayışla anlıyorlar ki, şahsiyetimiz ve haysiyetimiz, bizleri ölümün pençesine hapsetmiş olan habis güçleri adlı adınca adlandırıp, onlara direnebilme yeteneğimizle ölçülecektir. İklim değişikliği faciası kaçınılmaz. Bilimimiz ve teknolojimiz bizi kurtaramaz. İnsanlığın geleceği artık tehlikede. En iyi ihtimalle krizi hafifletebiliriz ancak. Yoksa, artık onun önünü alamayız. Şu anda canımızı kurtarmak için boğuşmaktayız. Sürdürülen militanca isyan hareketlerini, yani, yasaları paralayıp şirket kapitalizminin yapılarına karşı saldırılara girişmeye hazır hareketleri hızla inşa etmezsek eğer, yeryüzünde hayatın ilk ortaya çıktığı andan bu yana yüzde 99.9 oranında ortadan kalkmış olan türler arasına katılacağız.

“Bu şartlar altında çok tatsız bir gelecekle yüzyüze kaldığımızı kabullenmeyi reddetmek sapıkça bir davranış olur.” Clive Hamilton “Requiem for a Species” [Bir Türe Ağıt] adlı kitabında işte böyle yazıyor. Ve şöyle devam ediyor: “İnkârcılık, bilimi bile bile yanlış okumayı, siyasal kurumların sorunlarımıza çare bulacağı yolunda romantik bir bakış açısını, ya da göklerden ilahi bir müdahale olacağına dair inancı gerekli kılar.”

On milyonlarca insan, özellikle küresel güney ülkelerinde, yakılarak kurban edilmek üzere sürüler halinde fırınlara sürülüyor. Biz kuzeydekiler de yakında onların izinden gideceğiz. Yeryüzünün sıcaklığı 19. yüzyıl sonlarından bu yana 1 dereceden fazla artmış durumda. Ve, bugün tüm karbon salımlarını kessek bile bu sıcaklığın birkaç derece daha artacağı neredeyse kesin. Yeryüzü sıcaklığının 4 derece yükseldiği son seferde kutuplardaki buz örtüleri tümden ortadan kalkmış, denizler de bugünkü seviyelerinden onlarca metre daha yüksek seviyelere ulaşmıştı.

“Tropic of Chaos: Climate Change and the New Geography of Violence” [Kaos Dönencesi: İklim Değişikliği ve Şiddetin Yeni Coğrafyası] kitabının yazarı Christian Parenti, geçenlerde kendisiyle yaptığım söyleşide şöyle dedi: “Bir yandan, neoliberal ekonomik yeniden yapılanmanın mirası küresel güney ülkelerini öylesine zayıflattı ki, bu ülkeler yolları asfaltlama, halkı eğitme, zorluklarla boğuşan çiftçilere yardımcı olma kapasitelerini bile kaybetti. Öte yandan,  küresel güney ülkelerinin çoğu ucuz silahlarla ve daha önceki çatışmalardan artakalıp bu ucuz silahları kullanmasını bilen savaşçılarla dolup taşıyor. İşte bu ortama şimdi bir de iklim değişikliğinin yarattığı aşırı hava olayları ekleniyor. İsteseler bile bu sorunlarla sistematik olarak baş etme kapasitesinden yoksun kalma noktasına gelmiş olan bu ülkelerde halklar iklim değişikliğine nasıl uyum sağlasınlar ki? Kuraklık ve sellere nasıl uyum sağlasınlar? Bu durumda çoğu kez ne yapıyorsun peki? Artakalan silahlara sarılıyorsun tabii. Komşunun sığırlarına göz dikiyorsun. Ya da komşunun ideolojisini sorumlu tutuyorsun her şeyden.Ya da onun etnik grubunu suçluyorsun. Bu etnik ve dini çatışmaların birçoğunun altında iklimden kaynaklanan bir mesele olduğunu görüyoruz.”

“İklim değişikliğinin büyük tehlikesi şurada” diyor Parenti. “Belirli bir noktada doğal ekosistemlerin çöküşünü görüyorsun; tropik ormanların öldüğünü mesela – ama bunlar karbon yutakları; yani atmosferdeki karbon diyoksiti oradan çekip çıkartıyorlar. Ne var ki, bu ormanlar ölür ve bütün bu ağaçlar yanar ya da çürürse, o zaman net sera gazı salım kaynakları haline gelirler. Kuzey kutbunda da donmuş metan kristallerinden oluşan devasa metan gazı depoları yatıyor. Buralardan metan gazı sızmaya başladı bile.”

“Korkulan şu ki,” diye devam ediyor Parenti, “belirli bir yerde çizgiyi aşıvereceğiz ve devrilme noktasına ulaşacağız. Sera gazı salımlarının başlıca sebebi, bu doğal sistemlerin çöküşü haline gelecek, o zaman da her şey gerçekten kontrolden çıkacak.”

Alternatif enerji ve gıda sistemleri kurmaya yetecek teknolojiye sahibiz, ama fosil yakıt endüstrisi, yani dünyadaki en güçlü endüstri, fosil yakıt çıkarılmasını ve enerji tüketimini dizginleyecek tüm anlamlı çabaları bloke ediyor. Ayrıca et, mandıra ve yumurta üreticileri, tüketici talebine cevap vermek adına, tüm küresel ulaştırma sektöründen daha fazla sera gazı salımından sorumlu durumda. Besi hayvanları muazzam miktarda metan salıyorlar, ki bu gaz karbondiyoksitten 86 kat daha büyük tahrip etkisine sahip. Besi hayvancılığı ayrıca insan faaliyetlerinden kaynaklanan azot oksidin yüzde 65’ini üretiyor, ki bu gaz karbondiyoksitten 296 kat daha fazla “Küresel Isınma Potansiyeli”ne sahip. Devasa boyuttaki hayvan tarımı endüstrisi, tıpkı fosil yakıt endüstrisi gibi ABD hükümetinden milyarlarca dolar sübvansiyon alıyor. Bu endüstriler adına pazarlık yapan kokuşmuş ve omurgasız politikacılar da, karşılığında lobicilerden milyonlarca dolar alıyor. Yasallaştırılmış rüşvet bu. Ve, bu siyasi sistem yıkılmadıkça sonu da gelmeyecek.

Kâr amacı gütmeyen Project Drawdown adlı kuruluş, bir uluslararası bilimciler koalisyonunun araştırmalarını derledikten sonra “bireysel olarak iklim değişikliğini durdurmanın en etkili yolunun bitki temelli beslenme biçimi olabileceğini” belirtiyor. Böyle bir beslenme tarzını benimsemek, bizim ilk başkaldırı eylemimiz olmalı. İkincisi ise, fosil yakıt tüketimimizi yoğun şekilde azaltmanın yanı sıra, bu yakıtların topraktan çıkarılmasını engellemek için sivil itaatsizlik eylemlerine girişmek olmalı. Üçüncüsü, kitle seferberliği yoluyla şirketler devletini devirmek ve enerji sektörünü, bankacılık sektörünü, kamu hizmetlerini ve kamu taşımacılığını millileştirmek; bunların yanı sıra, neredeyse tüm devlet harcamalarının yarısını nafile ve kazanılması imkânsız savaşlarla tüketen savaş makinesini söküp atmak olmalı. Çok fazla şey talep ediliyor evet. Ama bilelim ki başaramazsak, insan ırkı ortadan kalkacak.

Hükümetler, ortak yarara hizmet eden araçlarsa eğer, fosil yakıt ve hayvancılık tarımı endüstrilerine devlet desteğini durdurmalı, hükümet araçlarında ve binalarında temiz enerji kullanacak şekilde tadilat yapmalı, fosil yakıt ve hayvancılık tarımı endüstrilerinin kamu arazilerini kullanmalarını yasaklamalı, bu endüstrilerin gerçek maliyetlerinin dışsallaştırılmasına son vermeli ve öyle ağır vergiler koymalıdır ki, fosil yakıt çıkarımı artık kârlı olmaktan çıksın ve besin ürünleri nasıl çevresel bakımdan sürdürülemez ise hayvansal ürünlerin satın alınması da aynı şekilde ekonomik açıdan sürdürülebilir olmaktan çıksın. Ne var ki, devletin gücü şirketlerin elinde tutsak, ve bu böyle olduğu sürece, kısa vadeli kâr amacı, insan sağlığının ve hatta insanın varolma kaygısının bile önüne geçiyor.

“CO2’yi atmosferden süzüp çıkaracak teknoloji mevcut aslında” diyor Parenti. “Sorun bu teknolojinin son derece pahalı olması. Ayrıca, çıkardıktan sonra nasıl depolayacaksın bunu? Gaz olarak sızabilir. Esas olarak sodyum bikarbonata (kabartma tozu) da dönüştürmek mümkün. Ama maliyeti çok yüksek. Yani, sonuç olarak bu teknoloji halihazırda elimizde mevcut. Tescilli marka. Eğer medeniyet varolma konusunu ciddiye alıyor olsaydı hükümetler bu teknolojiye el koyarlar ya da bunu satın alırlardı. Açık kaynak haline getirirlerdi. Ve ayrıca, bitkilerin, ormanların vesairenin yanı sıra, atmosferden yapay olarak CO2’yi ayrıştırıp çıkarmak için ne kadar yatırım yapmak gerekiyor idiyse onu yaparlardı.”

Parenti, çöküşün sadece yükselen hararetle değil, bir dizi sosyal ve altyapısal yıkımla tanımlanacağını vurguluyor. Yani, çöküş doğrusal olmayacak. Parenti, Arap Baharı diye bilinen 2010-2013 ayaklanmalarından kısa süre önce, temel tahıllar da dahil olmak üzere gıda fiyatlarının yukarı fırladığına işaret ediyor.

“Rusya; Ukrayna ve Kazakistan’da buğday hasadını etkileyen şey, Karadeniz havzasındaki kuraklık oldu” diyor. “Bu dünya piyasalarında dalgalanan bir etki yarattı. Tunus ve Mısır’da ekmek fiyatları yükseldi. İnsanlar sokaklara 30 senedir içinde yaşadıkları muhaberat (gizli polis) devletini protesto etmek için çıkmışlardı. Ama protestolar aynı zamanda yüksek ekmek fiyatlarını da hedef alıyordu. İklim krizinin ortaya çıkmasının bir biçimi de budur. Başta iklim krizi filan gibi gözükmez. Dünya ekonomisindeki iç bağlantılar üzerinde düşünmek gerekir.”

Suriye’deki iç savaştan önce 2006 yılında, 900 senedir görülmüş en kötü kuraklık yaşanıyordu; aynı zamanda hükümetin destek sistemlerini zayıflatan bir kemer sıkma programı da uygulanmaktaydı. Tarım alanları kıraç toz çukurlarına dönüşüvermişti. Besi hayvanları telef olmuştu. Yiyecek fiyatları uçmuştu. 1.5 milyon çaresiz insan kırsal alanlardan şehirlere kaçmış, birçoğu Irak’taki savaş sırasında mülteciler için kurulmuş gecekondu ve varoş bölgelerine sığınmıştı. Bu kaosun ortalık yerine de IŞİD çörekleniverdi. Yarım milyon insanın canını alan savaş 4,8 milyon mültecinin yanı sıra Suriye’nin içinde de yerinden yurdundan olmuş 7 milyon insan yarattı. Bunun sonucunda Avrupa’da ortaya çıkan mülteci krizi ise II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana görülmüş en kötü krizdi. Avrupa’ya doğru yönlenen bu akış milliyetçi ve protofaşist hareketlerin doğmasına yol açarken, nefret suçlarının sayısında da önemli bir yükselişe sebep oldu. İklim değişikliği huzursuzluk, sosyal çözülme, kaos ve savaşın arkasındaki görünmeyen eldir.

“Bir düzeyden bakıldığında bu, etnik meselelere, dine ve dış güçlerin işgaline karşı bir savaş” diyor Parenti, Afgan savaşından söz ederken. “Ama başka bir düzeyden bakıldığında da, hayatlarında gördükleri en büyük kuraklıkla, arada da aşırı sellerle baş etmek zorunda kalan köylülerin savaşı; ve bu şartlarda yetiştirebildikleri tek ürün olanı haşhaşı eken köylülerin... Afyon, buğdayın ve Afganistan’da yetiştirilen diğer geleneksel tahılların kullandığı suyun aşağı yukarı 1/5 veya 1/6’sı oranında suya ihtiyaç duyar. Dolayısıyla, köylüler de, hayatta kalabilmek için haşhaş yetiştirmek zorundalar. Peki onlara bu konuda hangi taraf yardım edecek dersin? Taliban tabii. Sürüp giden bütün bu çatışmalarda ince ve önemli iç bağlantılar var.”

“Hindistan’da Naxalit’ler var mesela” diye devam diyor Parenti. “40 yıldan beri devam eden bir Maocu gerilla hareketi. Kuraklıkla atbaşı ilerliyor. Bölge bölge bakın, nerede kuraklık varsa, orada Naxalit’ler var. Burada kilit nokta şu: Devlet kredi piyasasından çekilmiş durumda. Köylülerle çiftçiler tefecilere gitmek zorunda. Tefeciler de onlara yalnız pamuk yetiştirsinler diye borç para veriyor, çünkü pamuk yenmiyor. Köylüler ne kadar borç alırlarsa, kuraklık da ne kadar ağırsa, pamuk da o kadar çok üretiliyor ve pamuğun fiyatı da o kadar düşük oluyor. Durumu düşünebiliyor musun? Sen, kendini öldürmek için zehir içmenin eşiğinde bir çiftçisin. Derken Naxalitler geliyor ve sana diyorlar ki: ‘Baksana, senin sorunlarını çözmek için bir kısa vadeli, bir de uzun vadeli çözüm önerimiz var. Kısa vadede: tefeci köye geldiğinde sen onun arabasını durduruyorsun, biz de onu öldürüyoruz. Polisler geldiğinde onlara tuzak kuruyoruz. Uzun vadede herşey daha iyi olacak...’ ”

Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da pıtrak gibi çoğalan batık devletlerin hepsi, hayalet hükümetler tarafından yönetiliyor.

Parenti bu batık devletler hakkında da şöyle diyor: “Polis seni yolda çevirip kâğıtlarını göreyim dediğinde, merkezî devletin işbaşında olduğuna dair bir rivayet dolaşıyor ortalıkta. Ama gerçekte bir veri merkezi filan yok. Bunlar, bir örümceğin koparılmış titreşen bacaklarından ibaret. Bu idari merkezler en temel ayakta kalma hamleleri için kullanılıyor. Gezginleri durduruyorlar ve gerçekte 10, 20, 30 yıl önce varolmuş, artık olmayan bir merkezî devlet için 50 dolar, 100 dolar rüşvet istiyorlar. Devletlerin nasıl battığının bir göstergesi de bu işte: yolsuzluklar ve idare araçlarıyla baskı araçlarının yeniden özelleştirilmesi. Max Weber’in görüşü de bu yöndeydi: modern devlet, bürokrasinin liderini bürokrasinin sahipliğinden kopartmakla oluşur diyordu. Devletin batması bürokrasilerin, özellikle de polis ve askeriyenin baskıcı bürokrasilerinin yeniden özelleştirilmesi ile başlar.”

Afganistan gibi bir yerde polisler bu işleri alabilmek için para vermek zorundalar.” Böyle diyor Parenti. “Polis şeflerini yemliyorlar. Vergilerini ödüyorlar ki, yollarda araçları haraca bağlayabilsinler. Bu yöntem bütün dünyaya yayılıyor. Üniformaları, apolet ve rütbeleri, resmî evrak ve bütün o resmiyet yerli yerinde; ancak, bunların hepsi, o üniformayı giyen kimse, onun kişisel yararı için.”

“Beyinleri uyuşturucuyla uyuşmuş 18-yaş altı gençlerin kontrol noktalarının başını tuttuğu bir dünyada ilerici, medeni, sol politikalar yürütme olanağı çok kısıtlı” diye sürdürüyor Parenti. “Bu önemli noktayı akıldan çıkartmamakta yarar var. Sonra, Batı ülkelerinde ilk akla gelen karşılık, askerî müdahaleyi genişletmenin haklılığı oluyor; oysa bu, her seferinde, devletin çökmesinin öncelikli sebebi ya da tetikleyicisi oluyor. Tabii, bu çöküşü hazırlayan daha eski, daha derin sorunlar var. Libya bunun en çarpıcı örneği. O batık devleti NATO bombardıman furyası yarattı. Irak, yarı batık devlet. Yemen, yarı batık devlet. Suriye’nin yarısı, batık devlet. ABD ve Batı müdahalesi bunların birçoğunda bayağı etkili rol oynadı. İşin tuhafı, aşırı geliştirilmiş bir askeriye için gerekçe olarak da bunlar kullanılıyor – şaka gibi. Buradaki (ABD) politikaları savunanlar için ayrıca kötü haber.”

“Uzun vadede bu böyle yürümeyecek” diye uyarıyor Parenti. “Devletin çöküş süreci her tarafa yayıldıkça yayılıyor. Buna verilen karşılık olarak gördüğümüz şey ise, kuzey ülkelerinde demokratik rejimlerin sertleştikçe sertleşmesi. ABD’nin Güneybatı yöresinde göçmen krizine cevap olarak yabancı-düşmanı politikalar görüyoruz ve bu türden politikalar Avrupa’da tüm Akdeniz havzasında görülüyor. Bunlara karşılık olarak her türden müthiş insancıl cevaplar verildiğini de görüyoruz tabii. Ama, sağa kayış olduğu çok açık. Fransa’daki şu OHAL durumu hâlâ yürürlükte. Sağcı politikalar Avrupa’da boydan boya her yerde revaçta. Küresel güney ülkelerinde devletlerin batmasının kısa vadedeki en büyük tehlikelerinden biri, küresel kuzey ülkelerinde ve gelişme yolundaki ülkelerde sertleşme politikalarına, gittikçe daha otoriter, yabancı-düşmanı, faşist-benzeri politikalara yol açması.”

1977’de bir Temmuz gecesi New York Şehri’nde elektrikler gitmişti. Bunun üzerine şehirde boydan boya isyanlar koptu. Kundakçılar 1,037 yangın çıkardı. Yağmacılar kapılarını-pencerelerini kırarak 1,616 dükkâna daldı. 300 milyon dolardan fazla zarar-ziyan meydana geldi. Hobbes’vari bu kâbus, insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkmakta olan altıncı büyük kitlesel yokoluş sürecinde ilerlediğimiz sürece yerkürenin gitgide daha çok yerinde normal hale gelecek.

Çağımızın en büyük varoluş krizi, bir yandan önümüzdeki trajik gerçekliği kabul edip, aynı anda da buna direnecek cesareti bulabilme konusunda. Yani bir yandan, bildiğimiz dünyanın daha sert, yaşaması daha zor bir yer olacağını, insanların çekeceği acıların artacağını teslim ve kabul ederken, bir yandan da, eğer karşı koyarsak, en büyük vahşet durumlarını azaltabilmek üzere hayatlarımızı ve toplumumuzu belki yeniden tanzim edebileceğimizi, karbon ayak izimizi dramatik biçimde azaltıp kendimizi mutlak yokoluştan kurtarabileceğimizi düşünmekten geçiyor. Gücü elinde tutan elitler ise bizi kurtarmak için parmaklarını bile oynatmayacaklar.

Tarihçi Howard Zinn, “zor zamanlarda ümitvar olmak sadece aptalca romantik davranmak değildir” diye yazmıştı. “Bu ümitvarlık, insanlık tarihinin yalnızca zalimlik tarihinden ibaret olmadığı, aynı zamanda merhamet, özveri, cesaret ve iyilik tarihi de olduğu gerçeğine dayanır. Bu karmaşık tarih içerisinde neye ağırlık vermeyi seçiyorsak, bizim hayatımızı işte o belirleyecektir. Eğer yalnızca en kötü şeyleri görürsek, bu bizim bir şey yapabilme kapasitemizi mahveder. Yok eğer, insanların şahane davrandıkları zamanları ve yerleri hatırlarsak –ki bunların haddi hesabı yoktur– bu bize harekete geçme enerjisi ve en azından bu fırdöndü dünyayı farklı bir yöne döndürme olasılığı sağlar. Ve eğer harekete geçersek, hareketimiz ne kadar küçük olursa olsun, şahane bir ütopya geleceğini bekleyecek değiliz. Gelecek, sonsuz olarak birbirini izleyen şimdilerdir; etrafımızdaki bütün kötülüklere meydan okuyarak, insanların nasıl yaşamaları gerektiğini düşünüyorsak bizim de şimdimizi işte o şekilde yaşamamız, bizatihi harika bir zaferdir zaten.”

Gözlerimizin önünde olup bitenleri göremeyişimiz, hızla uçurumdan aşağı yuvarlanırken sonsuz şan ve şereflerini kutlamakla meşgul olan tüm o geçmiş medeniyetlerin bakar körlüğünü tekrarlamak anlamına geliyor. Fark şurada ki, bu kez tüm gezegende hayat mahvolacak. Bütün bunlar olmuyormuş gibi yapmak, çakma umutlar besleyip büyütmek ve insanlığın ilerlemesi masallarıyla kendimizi kandırmak içimizi rahatlatabilir ama unutmayalım, bu kuruntular, kaçınılmaz sonumuzu hazırlayanlara karşı olanca gazabımızla hep birlikte baş kaldırmamızın şart olduğu bir anda bizi uyutan sakinleştiricilerden ibaret.

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

İngilizce aslından Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra