Geleni Gideni Çoktur: Tarlabaşı'nın Tam Ortası Manastır

Geleni Gideni Çoktur: Tarlabaşı'nın Tam Ortası Manastır

17 Kasım 2017
17 Kasım 2017 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Manastır podcast servisi: iTunes / RSS

Açık Radyo'da iki hafta bir yayınlanan "Manastır - İ.S.M.'ye Bugünden Bir Bakış" programının ikinci bölümü 17 Kasım 2017 Cuma (saat 10:00'da) yayında idi. Program konuğu ise Manastır'ın "bekçilerinden" Savaş Kaplan.

On dört yaşında oyun oynamak için girdiği binadan otuzlu yaşlarında, o da ancak binanın tahliyesiyle ayrılan Kaplan; setle sokağın birbirine karşıtığı Manastır'ın içerisinin ve dışarısının tanıklarından.

Bayram'la Manastır'ın koridorlarına yayılmış klip ve film setlerini, kafeteryayı, Irish Pub'ı ve en çok da kapının hemen önünü konuşuyoruz.

İlksen Mavituna: Açık Radyo’dasınız, Manastır özel yayınının ikinci bölümünde geçtiğimiz hafta Merve Elveren ve Volkan Aslan’la yapmış olduğumuz girizgah söyleşisinden sonra bu hafta bir başka konuğumuz var.  Savaş Kaplan bizlerle beraber, hoş geldiniz.

Savaş Kaplan: Hoş bulduk, iyi yayınlar diliyorum.

İM: Çok teşekkürler stüdyomuza geldiğiniz için.

SK: Rica ederim.

İM: Manastır’ı konuşacağız sizinle, Manastır’da konuşmak ne güzel olurdu!

SK: Evet.

İM: Eğer olsaydı ama şimdi etrafı kapalı, inşaat içerisinde. Siz çok uzunca bir süre Manastır’da bulunmuş bir kişisiniz, çok çeşitli sanatçı atölyeleri, tiyatro kumpanyaları, yayınevleri, muhtelif STK’lar içerisinde yer almış Tarlabaşı’ndaki Manastır’ın içerisinde. Tarihi yanlış söyleyebilirim, siz düzeltin lütfen 96 yılı itibariyle yoksa daha mı evveldi orada bulunmanız?

SK: İlk açılış mı?

İM: Sizin ilk orada bulunmanız, 14 yaşındaydınız ilk gittiğinizde?

SK: Evet 14 yaşındaydım 1989 yılında Adnan beyle, Manastır’la tanışmam. Adnan abinin yeğenleriyle birlikte aynı yatılı okula giderdik, hafta sonları biz orada teras katında top oynardık, aşağı katlarda saklambaç oynardık, böyle eğlenirdik hafta sonları. Orası sırf film platosuydu, 2. katta hastane koridoru vardı, yukarıda mahkeme salonu vardı çekimler için, aşağıda mahzende de nezarethane, işkence odası gibi çekimler yapılıyordu. Biz orada eğleniyorduk, 91’den sonra sanatçılar gelmeğe başladı, ressamlar geldi.

İM: İlk kim geldi hatırlıyor musunuz?

SK: İnci Eviner diye hatırlıyorum, Erkan Özdilek geldi, Hülya Botasun geldi, Suat hoca, Nadi Güler, Kumpanya Sahnesi, bunlar 91’den 93’lere kadar böyle doldular hemen hemen. Sonra Adsız Alkolikler Derneği oldu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği geldi, Irish Pub oldu, ondan Evvel Mecaz’dı, ondan evvel de Yasemin Alkaya tiyatro, film sahnesi vardı orada, o işletiyordu, üstte restoran kısmı, fasıllı geceler yapıyorlardı, aşağıdaki girişte şapelde Erol Pekcan caz yapıyordu, caz söylüyordu, Ankaralı Alpay aynı zamanda orada konser veriyordu, Erol Büyükburç’un kızı rahmetli Ajlan Büyükburç da orada program yapıyordu. Böyle faaliyetli bir binaydı.

İM: Sizin saydığınız bu isimlerin hemen hepsiyle temastaydınız?

SK: Evet evet.

İM: Çalışıyordunuz da belki beraber?

SK: Evet çalışıyorduk, Suat hoca, Bedri Baykam, İnci Eviner, sonradan geliyor aklıma da, Feyyaz Yalçın vardı orada, Yeşil Üzümler, Zeynep hanım, Christine Brodbeck hatta geçenlerde Ülke tv’ye çıkmıştı.

 

İM: Öyle mi?

SK: Müslüman oldu, Rabia ismini kullandı, iki kitabı çıktı. O programa katıldı kiliseden Hristiyan hem Müslüman oldu orada.

İM: Çok ilginç bir figür aslında Christine Brodbeck de.

SK: Evet, Rabia ismini sonradan almıştı. Aşağıda bir de Kumpanya sahnemiz vardı, giriş katında şapel, bir de çay ocağı vardı, kafeterya kısmı, öndeki iki tane odalarda karakol sahnesi, İnce İnce Yasemince, Levent Kırca karakol sahnesini bizim orada çekiyorlardı, yani karakol sahnesi olduğu zaman bizim orası geçerliydi.

İM: Cahide dizisinin seti olarak galiba ilk kullanılıyor?

SK: Evet ilk o, koridor, yatakhane, hastane bölümleri orada çekiliyordu, ben göremedim tabii ama çekildiğini biliyordum, hatta malzemeleri orada kalmıştı. Savcı dizisi oldu, savcı Kadir İnanır bu binayı kullanmaya başladılar. Mayk Hammer, Kemal Sunal, Ahmet Abinin Vapuru’nda şiir klipleri, Ahmet Kaya orada çekim yaptılar.

İM: Peki nasıl oldu da bu kadar insan buraya rağbet etti? Siz uzun süre oradaydınız, nasıl açıklarsınız?

SK: Yüksek bir enerjisi vardı, o Manastır’da sizi çeken bir enerji, gizemli bir büyüsü vardı pozitif açısından. Oraya giriyorsunuz mutlu oluyorsunuz 5 dakika sonra moraliniz yerine geliyor, birbirinize dostluklar ediniyorsunuz, arkadaşlıklar ediniyorsunuz, dayanışma vardı, sevgi-saygı karşılıklıydı. Sıkılmanız imkansızdı çünkü atölyeleri vardı, canın sıkıldı caz dinleyebiliyordunuz, yukarı çıkıyor sanat müziği dinliyordunuz, aşağıda underground partiler oluyordu şapelde, özel partiler oluyordu oraya gidiyordunuz, aşağıda mahzende bilardo oynayabiliyordunuz. Tabii bunu met ede ede insanlar gelmeye başladılar.

İM: Kulaktan kulağa

SK: Evet, gelenler de eğlendiler orada, gülerek çıktılar.

İM: Manastır’ın web sitesinde sizinle yapılmış bir söyleşi var, oradan da faydalanıyoruz bu kayıt için onu da söylemek gerek. Oradan bir alıntı yapmak gerekirse, siz zaten çok yakın oturuyormuşsunuz uzunca bir süre, eviniz yakınmış.

SK: Evet, Tepebaşı tarafındaydı.

İM: Hep oradasınız aslında ve anahtar da sizde.

SK: Evet. Sabah çekimler olduğu zaman ben orada kalırdım. Bir de geceleyin, akşam gelip sabaha karşı bitirenler vardı, yönetmen Kahraman Afyonlu da zaten hep gece gelir sabaha kadar çekerdi. Ahmet Kaya da öyle, hep gece çekimi gelirlerdi sabaha karşı bitirirlerdi.

İM: Ahmet Kaya orada ne çekimi yapıyordu?

SK: Şiir klipleri çekiyorlardı, Kanal D’de Ahmet Abinin Vapuru adlı bir program vardı, bilirsiniz belki?

İM: Evet.

SK: Orada şiir klibi çekiyordu, kendisi çekiyordu, sabaha kadar biz orada olmak zorunda kalıyorduk.

İM: Bazen de belki ertesi sabah gelip kapıyı açıyordunuz?

SK: Tabii. Ben tabii tek başıma değildim, Adnan beyin yeğenleri İsmail Ünal, Yasin Ünal da vardı, onlar da bakıyordu, nöbetleşerek çalışıyorduk. Yani herkesin görevi belliydi orada, herkes kendi işini yapıyordu, ressamcılar içerideydi, o içeride olurken biz koridoru çekiyorduk mesela, hastane koridoru geçiyorduk. Aşağıda bar var normal caz yapılıyor, o şekilde hiç birbirlerini rahatsız etmezlerdi.

İM: Aslında size sormak lazım, kimse kimseyi rahatsız etmiyor, herşey düzen içerisinde ilerliyor ama o düzeni götürmesi için de aslında sürekli birilerinin herşeye gözkulak olması gerekiyor ne nereden gidiyor şeklinde?

SK: Tabii, dışarıdan gelen insanlar vardı mesela gereksiz, mesela Sibel Can bir ankesörlü telefonla konuşma sahnesi vardı, dışarıda birisi kavga yapmış, elinde bıçakla üstü başı kan içinde orada oturuyor merdivende. Sibel Can da zannediyor ki figüran “böyle bir olayımız var mıdır?” diyor veya “böyle bir çekimimiz var mı?” diyor. Bir bakıyor yönetmen yok, e bu adamın ne işi var burada? Haydaa onu apar topar çıkart, böyle mücadelelerimiz de olmuştur. Tarlabaşı çünkü farklı bir mekandı.

İM: Anlatır mısınız o zamanın Tarlabaşı’nı? Şimdi oradan inşaat geçince tabii tamamen değişti. Çoğumuz da biliyoruz, yani belli bir yaşı geçmiş insanlar ama siz yine de Manastır’ın orada bulunmasından ötürü biraz o Tarlabaşı’nı anlatır mısınız bize?

SK: Şöyle anlatayım, içeride kültürlü insanlar dışarıda bambaşka insanlar diyeyim, iki tarafı var, bir görkemli giriş kapısı var arka kapı, bir de caddeye bakan tarafı var Tarlabaşı’nın. Arka tarafta otoparkımız vardı, onun yanında binalar vardı, el konulmuş binalar, işgal edilmiş binalar, çoğu da Rum evleriydi onlar, tabanı 50 metrekare var-yok, üç katlı klasik Rum evleriydi. Dolayısıyla işgal etmişler, ya mirasçısı olmamış o Ermeni’nin ya da giderken Manukyan’ın cüzi miktarla satılmış orası ama Manukyan da ilgilenmediği için oranın kilidini kırdılar, içeride ya fuhuş odası oldu ya kumarhane yaptılar, böyle gayrimeşru işler oluyordu. Ön tarafında Tarlabaşı’ndan caddeden giriş tarafından gelirken sağ tarafında da travesti genelevi vardı. O caddede 5 tane yanyana mini pavyon, ocakbaşları, konsomatris çalıştırıyorlardı bunlar içeride. Dolayısıyla hergün bir olaya, kavgalara şahit oluyorduk. Gidiyorduk, bakıyorduk, ne oldu, ne etti, merak vardır ya herkeste.

İM: Ama bu anlattığınız Irish Pub’da geçen olaylar mı?

SK: Evet, Irish Pub ikinci kattaydı, biz hem aşağı bakıyorduk hem yukarı bakıyorduk. Genelde haftasonları giriş ücreti kesiyordum canlı müzik olduğu için, iki kişi güvenlik vardı, iki kişi de arka tarafta vardı, her geleni almıyorduk.

İM: Irish Pub’ı söylüyorum çünkü şimdi aynı isimle mi devam ediyor emin değilim ama karşı tarafta

SK: Aynı işte, James Joyce Irish Pub, şu anda Balo sokağında yeri.

İM: İlk açıldığı yer Manastır.

SK: Evet. İlk geldiği yer Manastır, Manastır’dan sonra tahliye oldu biliyorsunuz o bina, Zambak sokağına taşındık, Fransız konsolosluğunun arka tarafına taşındık. Orada 3-4 sene kaldıktan sonra kendi binasına taşındı Balo sokağındaki Irish Pub, 4 katlı bir yer. Her gün kavga gürültü oluyordu, biz aşağıda bekliyorduk, müşteriyi seçiyorduk, yani gelen müşteriler belliydi, çoğu turistti, yabancı iş adamıydı, konsolosluktan gelen elçiler vardı. İngilizce öğretmenleri oradaydı, Bayer genel müdürü oradaydı, devamlı gelen müşterimizdi. Hariçten işte grup falan gelenler

İM: Askerler geliyormuş.

SK: Evet askerler geliyordu, Maydo showland’e gelen river dansçılar vardı, onlar geliyordu eğlenmek için, çoğu müşterimiz de yabancıydı. Zaten gruplar, Irish grup var, Surrounder grup var, rock & roll, blues, caz yapıyorlardı, irish rock yapıyorlardı, yabancı müzikti bizimki. Dışarıda o kadar olaylar oluyor o kadar seçiyorsun ki zor zanaat sarhoşlarla uğraşmak, hele adam içmesini bilmiyorsa. Çünkü öyle bir yer ki orası sağ tarafını düşünün travesti genelevi var, insanları kapıda uyarıyoruz “orada köşede bekleme yapmayın aşağı doğru inin ya da gidin, o tarafa doğru gidin” diyorduk, çünkü dikkat çekiyor, dikkat çekildiği zaman da tedirgin oluyor müşteri. Travesti orada bir şekilde şov yapıyor, dikkat de çekiyor, ‘burası böyleyse içerisi nasıl?’ diye tereddüt içerisinde kalıyor bazı müşteriler. Biz o uyarmayı yapıyorduk, o sokağa günde 10-11 kere polis baskını yapılıyordu, bir ekip otosu öbür sokağın başına geliyor, 2-3 kişi poliste, arka kapıdan girip benim ön kapı tarafına çıktığı zaman, yani kaçacak nokta yoktu onlar için. Bizim oraya o travesti genelevine giden kişilerin yolu şaşırıp da bizim tarafa girmelerine engel oluyorduk, kapıda zor bir görevimiz vardı aslında. Bir de benim bir hikayem var, orada biz restoran olsun Irish Pub olsun 500 lirayı bozduruyordum ben, o zaman 1000’lik banknot vardı kağıt para. Hergün bozduruyordum ben, yukarıdan söylüyordum, sepeti salıyordum, 500 lira koyuyordum 5 deste bana hemen hazır parayı veriyordu. Bir gün gene para bozdurmaya doğru gideyim derken haydaa travestilerle beraber beni kapının içine attılar, kapıyı kilitlediler, genel uygulama var, bir basın ordusu, 50-60 kişilik polis ekibi o binaya baskına geldiler. O zamanlar program var Sıcak Sıcağına bilirsiniz belki, içeri girdim, kapıyı kırmaya çalışıyorlar, ben anlatamam şimdi aileme anlatamam oraya para bozdurmaya gittiğimi, gerçekten para bozdurmaya geldim ama “başka yer yok mu niye orada bozdurdun?” diye kimse inanmaz. Ben haliyle can havliyle yukarı kaçtım, çatıya çıktım, travestilerin bir kısmı da çatıya çıktı, bir tanesi dikkatleri çekmek için göğüslerini açıyor, bağırıyor, kameralar, ışıklar o tarafa, yukarı doğru çevriliyor. Ben “dikkat çekmeyin!” diye uyarıyorum,  bağırıyorum, çağırıyorum yani ben o kameraya çıkmamak için bir çatıdan bir çatıya atladım. Ya ölürüm ya gazi olurum gibi! Çünkü anlatacağım bir şey yok, gerçekten oraya herkes alındı zaten, orada kamerada bütün herkes çıktı, ben orada alçak bir yerden –nereden baksan 15-20 metreydi- o çatıdan öbür çatıya atladım. Şimdi söyleseniz “500 bin vereyim siz gene aynı şekilde atlar mısın?” deseniz hayatta atlayamam! O can havliyle atladım. Böyle bir anım da vardır. Gerçi ekmek parası kazanıyor, onların o şekilde kazancı var, ben adama diyorum ki “orada bekleme yapmayın, zararlı çıkan siz olursunuz!” diye uyardığım halde diklenen vardı, tabii polis de gereğini yapıyordu. Bir sistemdi çünkü yürüyen bir sistem. Öyle işte çok anılarımız var buna benzer, çok hikayeler var çünkü tastamam 12 senemi verdim ben oraya anılarım hala taze diyebilirim.

İM: Evet çok taze, isimleri de çok sıkı tutuyorsunuz aklınızda ama kayıt süremiz çok kısıtlı biz ne tutsak kardır diye bu kaydı yaptık. Manastır’ın web’deki kaydını da dinleyicilerimizi bir kere daha yönlendirelim, burada atlamış olduğumuz, konuşamadığımız yerleri orada da konuşuluyor. Savaş Kaplan Manastır’da en uzun yer almış kişilerden bir tanesi Manastır radyo yayınının ikinci konuğuydu. İçerideki atölyede çalışanlar onlar nasıl yaşıyorlardı Tarlabaşı, muhtemelen biraz izole kalıyorlardır korunaklılar ama.

SK: Çoğu ressam birbirini tanıyordu zaten, Godzilla Selahattin abi vardı mesela aksesuar odasıydı, filmlerde set amirliği yapmış ama epey sene, 40-50 senedir belki Yılmaz Güney’le çalışmış, hatta düğününü o yapmış. Bir sürü resimleri vardı, ben onu çekerdim, sanatçılar gelirdi, illa ki atölyesine uğramalarını söylerdi, bir neskahve ikram ederdi. Neskahvesiz kimseyi çıkartmazlardı, yani illa ki bir kahve ikram ederdi. Birbirlerini tanıyorlardı zaten çoğu ressam, ya onların odasındaydı, Erkan hoca İnce Evirgen’in odasında oluyordu, yani komşuluk ilişkileri gayet güzeldi. Arkadaşları geliyordu, misafirleri geliyordu, caza iniyordu, fasıla gidiyordu, atölyede muhabbetler oluyordu, canım sıkılıyordu bilardo oynuyordu. Böyle günümüz eğlenceli geçiyordu.

İM: Godzilla Selahattin nasıl bir kişidir bilmeyenler için?

SK: Çok mütevazı bir insandı, çok yardımsever, çok iyi kalpli diyebilirim, çok siyah-beyazlı dönemlerden geliyor çalışmaları, yüzlerce, belki de bine yakın filmde çalışmıştır. Set amirliği, sisçi mesela bir sahnede tavla sahnesi var, o tavlayı Eminönü’nde 50 liraya alırsınız, Selahattin abiden de 40 liraya kiralarsınız bir günde. Araç gereç olarak aklınıza gelebilecek herşeyi vardı.

İM: Sihirbaz gibi?

SK: Evet, içeri girdiği zaman zaten 30-40 tane misafir var, çalar saatler olur tiktak, tiktak onu dinleyip huzurlu oluyordu, yani illa ki atölyeye geliyordu, yani işi olmasa bile o saatlerin sesini dinliyordu. Ufak tefek işler yapıyordu, silah vardı mesela, sis bombası yapabiliyordu filmlerde, sis makinası vardı kiralıyordu, setlere çok gidip geliyordu. Yani bütün sanat yönetmenleri illa ki Selahattin abiye uğrarlardı film araç-gereci için, bir şey lazım olur onda yok yoktu, herşey bulunuyordu onda.

İM: O da uzunca bir süre kaldı değil mi orada?

SK: Tabii, tabii. O da 2003 gibi Topkapı’ya taşındılar, tahliye durumları oldu, Ermeni vakfından Türk vakfına geçti, anlaşamadılar, bakanlık girdi devreye

İM: Manastır binası için?

SK: Tabii tabii. Sanatçıların çoğu gitmişti, ressamlar gitmişti, en son gidenler tiyatro, Kumpanya tiyatrosu. Biz o katı Christine Brodbeck’in dans okulunu Irish Pub’a bağlamıştık, o kat komple Irish Pub oldu ve epey de masraf yaptı Gülsüm hanım orada eskiyi bozmadan, çok da para harcadı, tam bitti iki ay sonra birden gelip “kapatıldı” dediler ve eşyaları aşağı taşıdılar hammal getirip. Yani öyle aniden, bir anda işte ressamların eşyalarını indirmeye başladılar filan. İki gün masaade tanıdılar. Biz o arada çıktık zaten.

İM: 2006 mı oluyor, yoksa daha mı erken?

SK: 2003-2204 gibi olabilir. Biz tabi Zambak sokağa taşındık, Erkan Özdilek bir arka sokağa, orası da kilise vakfına aitti, Bedri Baykam, Piramit Sanat oluşturdu Taksim’de oraya taşındı, bina olarak aldı. Bazı sanatçılar da karşıya gittiler, öyle bir dağıldı.

İM: Bir şekilde dağıldılar. Ben çok teşekkür ederim bizi kırmadığınız için.

SK: Ben teşekkür ederim, ben de güzel anılarımı tazeledim burada.

İM: Eksik olmayın, umarız daha fazlasını da yapabiliriz, bu kayıtlar bir işe yarar.

SK: İnşallah, belki bir yönetmenin ya da bir yapımcının dikkatini çeker, inşallah bir yerde filmini çekeriz diye umuyorum, her zamanki hayalim. Oranın yaşantısı gerçekten farklı bir yaşantı, içerisi ayrı, dışarısı bir ayrı. Oradaki çoğu sanatçılar tanır beni. Erkan Özdilek olsun, Suat hoca olsun, Bedri bey olsun, Erkan abi olsun, Feyyaz abi olsun, yani ilişkilerimiz karşılıklı sevgiye saygıya dayanıyordu, küçüklüğümü bilirler yani, gençliğimi orada geçirdim, en güzel yıllarımdı.

İM: Hem onlarla olan temasınız, hem de alında dışarısıyla sürekli iletişimde olmanız belki Manastır’a dair en canlı hafızalardan biri sizde bir kıymeti var.

 

SK: Evet. Turgut Özal döneminde oradaydım, Erbakan, Tansu Çiller zamanında, en son Ecevit iktidarken oradan ayrılmıştım. Yani bunların dönemlerini yaşadım acısıyla tatlısıyla orada olduk. Erkan hocayı da çağırmanızı tavsiye ederim, onun da çok anlatacakları vardır.

İM: O da aklımızdı. Şimdilik bu kadar olsun, belki devam ederiz başka bir mecrada sohbetimize çok teşekkürler bir kere daha.

SK: Rica ederim.

 

(Söyleşide zikredilen mülakat için: http://saltonline.org/projects/manastir/)