Türkiye: Rastlantısal Demokrasi, Keyfi Otoriterizm, Mağdurlar Manzumesi

Bağlı olduğu dosyalar: 
Demokrasi Yazıları

Türkiye: Rastlantısal Demokrasi, Keyfi Otoriterizm, Mağdurlar Manzumesi

03 Temmuz 2018

Özge Başak Taneli, akademisyen Ahmet İnsel'le bir söyleşi yaptı: "Türkiye sürekli otoriterizm üretiyor. Bu sadece tepeden dayatılan bir otoriterizm değil, toplumun kendi içinden gelen bir eğilim de var. O yüzden halkın desteklediği popülist bir otoriterizm oluyor."

Bianet (2 Temmuz 2018)

Ahmet İnsel ile arkadaşım Cengiz Ağabey sayesinde Paris’te bir röportaj yapma imkanım oldu. 21 Haziran günü buluştuk. Yani en uzun gündüz, en kısa gecede ve seçimlerden üç gün önce. Bahar bitiyor, yaz başlıyor.  Unuttuğum kısmı her 21 Haziran‘da müzik festivali oluyor. Bütün sokaklardan adım başı başka başka müzik sesleri yükseliyor.

Sessiz bir yere gidip röportaj yapmak için yılın en gürültülü gününü seçtiğimi fark ediyorum. Belki biri çalışmaz diye yanıma iki fotoğraf makinesi alıp fotoğraf çekmeyi unutuyorum. 

Cumartesi günü bir cafede kaydı yazıya döküyorum. Biri elbet tepki almaktan korkmayacak ya da korkacak ama korka korka da olsa yayınlayacak diye umut ediyorum. Hesabı ödemek için kasaya gittiğimde garson masa numaramı soruyor. "301" diyor iş arkadaşı.

21 Haziran ve seçimler geçiyor. Şimdilik hissetmiyoruz belki ama gündüzler kısalıyor, bahar yaza, Türkiye başka bir Türkiye’ye dönüşüyor.
 
Ahmet İnsel çok yönlü bir akademisyen. Harika analizleri var. Eminim söylediklerinde haksız bulduğunuz taraflar da var. Ama her şeyden önemlisi susmuyor, korkmuyor, yazıyor, konuşuyor. 

Türkiye’de neden seçim süreci maç sloganları gibi söylemler üzerinden gerçekleşiyor? Halk bundan hoşlandığı için mi böyle oluyor yoksa politikacılar sağlıklı bir diyalog kurmayı beceremedikleri için mi?

Türkiye’de seçimler çok tutkulu biçimde gerçekleşiyor. Siyasi pozisyonlar siyasi olmanın ötesinde bir tür kimlik aidiyeti savunusu olduğu için seçmenler, seçimleri bir varlık ve yokluk meselesi olarak görüyor. Türkiye’de seçime katılım bu nedenle çok yüksek oranda. Seçimler nerdeyse bir iç savaşın simgesel bir uzantısı gibi yaşanıyor. Bu aynı zamanda çok hayırlı bir şey çünkü bu Türkiye’deki bütün kimlik, siyasi, etnik, kültürel çatışmaların fiziki çatışmaya dönüşmesini engelleyen ve o enerjinin seçim alanına akmasını sağlayan, insanların seçim yoluyla bir şeyi değiştirmek ya da seçim yoluyla varlığını korumak imkanına inandıkları bir ortam yaratıyor.

Türkiye toplumu gergin ve çatışmaların çok içselleştirildiği bir toplum. Seçimler toplumun o gergin enerjisinin boşalmasını sağlıyor ve sloganların çok atıldığı, çok gürültülü patırtılı, gösterişli, bayraklı fakat adayların karşılıklı oturup tartıştıkları bir fikir çatışması olmaktan ziyade bir güç gösterisi şeklinde tezahür ediyor. Evvelden de böyleydi ancak şimdi daha fazla böyle oldu. Buna neden olan faktörlerden biri Erdoğan’ın dayattığı siyasi ortam. Kendisi 2002’den beri herhangi bir seçimde rakipleriyle karşılıklı bir konuşma gerçekleştirmedi. İktidar ve muhalefet arasında seçim öncesi bir fikir tartışması, görüş çatışması mümkün olmuyor. Meydanlarda birbirlerine uzaktan bağırarak bunu çözmek zorunda kalıyorlar.

Bunun yanında, 2011 seçimlerinden itibaren daha fazla medyanın iktidar denetimine girmesi, muhalefeti başka kanallardan kendi sesini duyurma arayışına itti. Bu da fikir tartışmasını zorlaştırıyor. Medyada fikir tartışması yapabilirsiniz ancak sokakta, meydanda yapamazsınız. Meydanda insanlara uzun, detaylı öneriler, tartışmalar dinletemezsiniz.

Bu durumda Türkiye’de basın özgürlüğü var diyemeyiz.

Evet Türkiye’de basın özgürlüğü yok. Bir kaç nedenden dolayı yok. Birincisi basın özgürlüğünden önce ifade özgürlüğü son derece sınırlı. İfade özgürlüğünün sınırlı olduğunun göstergelerinden biri, insanların sosyal medyada paylaştıkları iktidar eleştirisi içeren mesajlar nedeniyle haklarında ceza davası açılması. İfade özgürlüğünün sınırı ceza kanununda çok daraltılmış biçimde uygulanıyor. Aynı zamanda terörle mücadele yasası ve şimdi bir de buna ilaveten OHAL uygulaması ifade özgürlüğünü daha da sınırlıyor.

İkincisi, basın özgürlüğü ifade özgürlüğü sınırlı olduğu için yok. Basın özgürlüğü, iktidarın basını iktisadi olarak da büyük bir çember ve baskı altında tutuyor olması nedeniyle de yok. Büyük şirketler, bankalar denetiminde şimdi dağıtımı da denetlemeye başladı.  Kendine yakın şirketler tarafından kontrol ediliyor. Bir gazete ve bir yayınevi için kitabı ve gazeteyi basmaktan daha önemlisi onu dağıtmaktır çünkü okuyucuya başka türlü ulaşamazsınız.

Türkiye dünyada bildiğim kadarıyla 14 aydan beri Wikipedia’ya erişimin yasak olduğu tek ülke. İnternet yasakları çok yaygın bir biçimde uygulanıyor. Bunların bazıları suç teşkil eden siteler olabilir ancak birçoğu demokratik bir toplumda suç teşkil etmeyen sadece iktidarın hoşuna gitmeyen sitelere yasaklar şeklinde tezahür ediyor.

Türkiye’de şu anda gazetecilik yaptığı için kendisine ceza verilmiş, hapiste olan insan sayısı dünyada en yüksek olan sayı. Hapis edilmese bile ceza alan, hakkında ceza ve tazminat davaları açılan gazeteci sayısı son derece yüksek. Bu iktidar tarafından da teşvik ediliyor, yönlendiriliyor. Tazminat, hukuk ve ceza davaları ifade ve medya özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalar. Bunun başını çeken Recep Tayyip Erdoğan’dır. Dünyada Erdoğan kadar kendisi hakkında edilen sözlerle ilgili, diğer siyasetçilere ya da sıradan vatandaşa tazminat davası açmış başka bir yönetici var mıdır bilmiyorum ama onun açtığı davalar binlerle sayılıyor.

"Keyfiliğin iktidarı"

Ama siz hala yazabiliyor, bunları söyleyebiliyorsunuz. 

Evet. İşte bu rastlantısal demokrasidir, rastlantısal ifade özgürlüğüdür. Benden çok daha az eleştirel bir sözü sosyal medyada yazan bir kişi hakkında soruşturma açılabiliyor, o kişi gözaltına alınabiliyor. Bu tam rastlantısal demokrasi çünkü rejim keyfi karar üzerine dayalı. Bu bir keyfi rejim, yarın kimin tutuklanacağının bilinmediği bir rejim. Şu anda Türkiye’de sokakta yürüyüş yapıp iktidarı eleştirebilirsiniz ve hiçbir şey olmaz ama her şey de olabilir. Bu tam keyfiliğin iktidarıdır. Bir hukuk devleti olmamasının en etkili göstergesidir. Bir totaliter rejim değildir çünkü totaliter rejimlerde keyfilik yoktur, hiçbir şey yapamazsınız. Bu tam totaliter bir rejim değil, demokrasi de değil, bu bir keyfi otoriter yönetim.

Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Hrant Dink öldürülürdü, şimdi ise birçok gazeteci ve aydın hapiste. Bu Türkiye’nin kaderi mi?

Otoriter bütün rejimlerde bu böyle olur. Türkiye’de otoriterizm Erdoğan’dan ve AKP’den önce de vardı. Otoriterizm Türkiye’de en büyük süreklilik gösteren rejim biçimidir. Türkiye 1923 öncesinden başlayan kurumlaşmış otoriter bir cumhuriyettir. Tek parti iktidarının olduğu bir yer zaten otoriterizmin olduğu bir yerdir. Arkasından demokrat parti geldiğinde de, çok partili hayata geçtiğimizde de otoriter eğilimlerin ortaya çıktığını gördük. Askeri darbeler yaşadık. Bunlar otoriterizmin zirveleridir. Askeri darbeleri izleyen dönemlerde, örneğin 1990’larda yaşanan o  baskı, kayıplar, cezaevlerinde infazlar, kişilerin söz hakkının engellenmesi, üst üste kapatılan partiler… Kürtlerin 1990’dan 2009’a kadar en azından beş kere partileri kapatıldı. Diğer taraftan İslamcı partiler kapatıldı, 1980 darbesi sonrasında bütün partiler kapatıldı. Siyasi yasaklar üst üste getirildi. Üniversitelerin üzerine YÖK gibi bir otoriterizmin simgesi kurum yerleştirdiler. RTÜK gibi bir kurum yerleştirdiler.

"Türkiye bir mağdurlar manzumesi"

Türkiye neden sürekli otoriterizm üretiyor?

Bu sadece tepeden dayatılan bir otoriterizm değil, toplumun kendi içinden gelen bir eğilim de var. O yüzden halkın desteklediği popülist bir otoriterizm oluyor. 1982 yılında askerin getirdiği anayasayı yüzde 92 oy ile kabul etmiş bir toplumdan bahsediyoruz. Türkiye’de esas otoriterizmi üreten etkenlerden bir tanesi zannediyorum toplum üyelerinin kendilerine olan güvensizlikleridir.

Türkiye toplumunda herkes en çok en yakınından korkar. En çok en yakınındaki farklı kimliğin mağduru olmaktan korkar. Müslümanlar Kemalistlerden mağdurdur, Aleviler Sünnilerin mağduru olarak hisseder kendilerini, Sünniler Batı dünyasının mağduru olarak görür kendilerini, Kemalistler sürekli Batı’nın Türkiye’yi parçalama peşinde koştuklarını düşünüp kendilerini tehdit altında görür. Kürtler Türklerin tehdidi altındadır. Gayrimüslimler ise herkesin tehdidi altındadır. Askerler evvelden hakim sınıf gibiydi ancak şimdi kendilerini Ergenekon davalarının mağduru olarak görüyor. Türkiye bir mağdurlar manzumesi. Herkes birbirinin mağdurudur. Bunun için de herkes birbirinden korkar.

Bir toplum olma yapısına sahip değil Türkiye toplumu. Toplum olma yapısına sahip olamadığı için kendisini diğerlerinden koruyacak bir üstün güce sarılma eğilimi çok yüksektir. Bu Mustafa Kemal de olabilir, Tayyip Erdoğan da olabilir, asker de olabilir. Bu kendisini diğerlerinden korumak için sürekli bir kurtarıcı arayışıdır. Çünkü kendisinden korkmaktadır. Kendisinin çok büyük kötülükler yapabileceğinin farkında olan bir toplum.

"Biz buralı değiliz"

Türkiye neden parçalanacağız korkusu yaşıyor?  

Bu paranoya Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma paranoyası. Çünkü Türk toplumu özellikle Türk kesimi-çünkü Kürtlerde böyle bir paranoya yok-hakim sınıf olarak imparatorluğu kaybetmiş olmanın ızdırabını hala atamadı. Bu normal çünkü 20-30 yılda unutulacak bir şey değil bu. Rusya’da, Macaristan’da da benzer tepkileri görüyoruz. Dolayısıyla bu imparatorluk konumunu kaybetmenin endişesidir. Türkiye İstiklal Savaşı’nı son kalan devlet alanını kurtarmak ve Batı’nın emperyalist heveslerine karşı bir direniş olarak tanımladı, bu aynı zamanda Hristiyanların ülkeyi işgal etmesine karşı bir toparlanma hareketi olarak yaşandı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda olmayan fakat bizim Türk milliyetçiliğinin getirdiği bir ikilem ile karşı karşıyayız. Osmanlı İmparatorluğu bir imparatorluk geleneğinde olduğu için topraklarının orası veya burası olması fark etmezdi. Orayı kaybeder, burayı kazanır, genişler, daralır, imparatorluklar böyledir. Ulus devlet olma çabasına geçtikten sonra, ulusun bir toprak parçası üzerinde yerleşmesi, orayı vatan olarak kabul etmesi gerçekleştikten sonra Cumhuriyet ile beraber, 1908’den itibaren gelişen bu eğilim bir paradoks yarattı.

Bu paradoks Erdoğan’ın ilk üç hedefinin ikisinde çok açık biçimde görülüyor. Erdoğan üç hedef koyuyor: 2023, 2053, 2071. 2023 Cumhuriyet’in 100.yılı, 2053 İstanbul’un fethedilmesinin 600. yılı, 2071 Türklerin Anadolu’ya savaş ile girmelerinin bininci yılı. Bir ideoloji düşünün, toplumun egemen ideolojisi, milliyetçi ideoloji, milli ideoloji ve bu ideoloji diyor ki ben burayı fetihle aldım ve fetihle aldığını da vura vura söylüyor. Bunun arkasında yatan korku “ben buralı değilim, ben buranın yabancısıyım, buranın asıl sahipleri var, beni bir gün buradan çıkartırlar” korkusudur aynı zamanda. Bunu ne kadar ifade ederseniz, İstanbul’u fethettiğinizi ne kadar kutlarsanız İstanbul’u fethettiğiniz o kadar hatırlanır. Dolayısıyla Türklerin içinde hala “biz bu memleketten sürülürüz”, “biz buranın asıl sahipleri değiliz” korkusu var. Osmanlı’nın böyle bir korkusu yoktu. Bunda Türkiye toplumunun üçte birinin muhacir olmasının etkisi de var. Balkanlardan, Kafkaslardan göçmüş, ciddi bir muhacir topluluk var. Onlar da biz buralardan yeniden sürülürüz endişesini sürekli taşıyor. Bölünme korkusu aslında garip bir şekilde Türkiye toplumunun kendi ideolojisiyle kendi kendine yarattığı bir korkudur.

Ermeni Soykırımı karşısındaki büyük inkarcılığın da arkasında başka nedenlerin yanında bu korku yatıyor. Çünkü Ermeni Soykırımını kabul edersek cezalandırırız ve elimizden bu toprakları alırlar korkusu var.   

Bir sessizlik döneminden sonra inkar dönemi yaşanmıştı. Şimdi bu sürecin neresindeyiz?

Yeniden sessizlik dönemine döndük. Bir kaç yıldan beri Türkiye’de bu konu tartışılır hale gelmişti fakat iki yıldan beri Türkiye’de Ermeni Soykırımı ile ilgili inkar eğiliminin gene yükseldiği, iktidar tarafından yükseltildiği, milliyetçi solun da buna katkıda bulunduğu ama diğer taraftan da sessizliğin hakim sürdüğü bir dönemdeyiz. Bu konuda tartışmaların, tarihi bilgilenme çabalarının biraz yavaşladığı, gündemden düştüğü bir yerdeyiz. 100. yılında dünyada da tartışma daha fazlaydı.

2010 24 Nisan’ında ilk defa kamuya açık bir yerde, Haydarpaşa Garı’nda ve Taksim Meydanı’nda İstanbul’dan tehcire zorlanan Ermeniler anısına bir toplantı yapılmıştı. Bu yıl ise Ermeni Soykırımı’nın 103. yıldönümünde Sultanahmet Meydanı’ndaki anma, polis tarafından engellendi. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Maalesef açık bir geri adım. Soykırım pankartı taşıyanlar engellendi. Şu anda iktidar MHP ile ittifak halinde ve MHP’nin yapacağı şey tabii ki soykırım tabirini Türkiye’ye hakaret olarak tanımlamaktır. Polislerin gösterdiği tepkiler Erdoğan’ın aşırı sağ ile olan ittifakının doğal bir sonucu.

Biz bu acıyı neden Ermenilerle paylaşamıyoruz?  Bu, Osmanlı Devleti Dönemi’nde yaşanan bir acıydı, biz Türkiye Cumhuriyeti’yiz diye mi düşünüyoruz?

Hayır. El koydukları malları geri verme korkusu var. Ermenilerin tehciri çok ciddi bir el koymadır, büyük bir mülk değişimidir. Türkiye burjuvasının önemli bir kesiminin sermaye birikiminin kaynağında el konulmuş Ermeni malları vardır. Bir kısmı da Balkan ve Kafkas muhacirlerine verilmiştir. Tanıma yaptıkları zaman bunun aynı zamanda bir tazminat talebini doğuracağını herkes biliyor. Tazminatın çok başka yöntemleri olabilir. Ermeni vakıflarına yapılacak bağışlar da bir tazminat olabilir. Bunun dışında toprak talebi olacağından korkuyorlar. Bunları yan yana getirdiğimizde Ermeni Soykırımı ile ilgili inkarın ana damarlarını görüyoruz. Bir de bizim atalarımız bunu yapmaz, biz öyle insanlar değiliz iddiası. Bunu bütün soykırım yapmış toplumların torunları söyler, sadece Ermeni Soykırımına özgü bir şey değildir. 6-7 Eylül 1955’daki büyük pogrom da, 1938’de ordunun Dersim’de uyguladığı katliam da bunun bir parçası. Türkiye toplumunun önemli bir kesimi kendisinden farklı olanla eşit yaşamayı kabul etmeyen bir toplum. Bu eşitlik talebi geldiği zaman büyük bir tepki ve şiddet sergiliyor. Gayrimüslimlerle Müslümlerin yurttaş olarak eşit olmasının hala mümkün olmadığı bir toplumda yaşıyoruz.

"Hem Erdoğan hem de Avrupa değiyti"

Bugün Tayyip Erdoğan’ı eleştiren Avrupa basını, iktidarının ilk zamanlarında onu destekliyordu. Değişen Erdoğan mı oldu, Avrupa’nın tavrı mı yoksa ikisi birden mi değişti?

İkisi birden değişti. Erdoğan’ın otoriterizme savrulmasında çeşitli etmenler var. Bunlardan bir tanesi 2007’den itibaren Avrupa’nın iki belli başlı ülkesinin “Türkiye ne yaparsa yapsın Avrupa Birliği’ne üye olamaz” lafını etmiş olmaları, arkasından müzakerenin çok yavaşlaması ve durması. Bu Erdoğan’ın Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne sokmuş bir lider olma projesine son verdi. Avrupa’nın 2001 New York’taki büyük saldırı sonrası ortaya çıkan İslam korkusu Avrupa’da kamuoyunu giderek daha fazla Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini endişeyle karşılamasına yol açtı. Diğer taraftan Erdoğan otoriterizme savruldukça AB kamuoyunun Türkiye’yi dışlaması kendi kendini doğrular hale geldi.

Erdoğan’ın kendisi otoriter bir adam ancak demokrasinin gücü otoriterleri de kendisine çekme kapasitesidir. Herkesin inançlı demokrat olması demokrasinin gereği değildir. Ama demokrasinin gücü otoriter olanları, diktatöryel eğilimleri olanları da kendi alanına çekebilmesi gücüdür. 2000lerde bunu yaşadık. İslamcı bir partinin iktidara gelmek için demokrat olma ihtiyacı duyması çok büyük bir kazanımdı. Ama ne Türkiye’deki iç dinamik ne Avrupa Birliği’ndeki dinamik bunu devam ettirebilecek koşulları yaratamadı.

"Mutlak iktidar mutlaka baştan çıkarır"

Erdoğan 2002’de verdiği bir röportajda “Hiçbir zaman ipleri elinde olan bir genel başkan olmam. Bizim liderlik anlayışımızda tekelci bir aklın egemenliği yok, kolektif bir aklın egemenliği var” diyor.  Güç ve iktidar insanı zehirler mi?

Meşhur bir söz vardır: ‘iktidar baştan çıkarır, mutlak iktidar mutlaka baştan çıkarır’. Tabii ki Erdoğan otoriter eğilimleri çok yüksek olan bir kişi. Fakat koşullar bunun ortaya çıkmasını engelleyebilir. Erdoğan’ın geçmişte söyledikleriyle bugün söylediklerine baktığımızda çok çelişkili şeyler çıkartabiliriz ama birçok siyasetçi için bunu söyleyebiliriz. Türkiye hafızası çok güçlü olmayan bir ülke, dolayısıyla bunların kendisine hatırlatılmasının bile anlamlı olmadığı bir ülke.

Erdoğan 2002’de gerçekten demokrasiye inanıyor muydu bilmiyorum ama demokrasi onun için bir fırsattı ve onu demokrasi alanına çekmiş olmak da büyük bir fırsattı. Maalesef o fırsat gelişemedi. Çünkü bir de şöyle bir sorun var; 1980 sonrası askerlerin getirdiği yapı otoriterizmi üretmeye yatkın bir yapıydı. yüzde 34 oyla meclisin üçte iki çoğunluğuna sahip olma şansını askerlerin getirdiği seçim sistemi sayesinde kazandı. Yani 2002’de yüzde 34 oyla iktidara gelselerdi ve %10 barajı olmasaydı koalisyon hükümeti kurmak zorunda kalacaklardı.  Büyük ihtimalle bambaşka bir gidişat olacaktı. Türkiye’deki otoriter kurumsal yapı otoriterizmi üretmeye çok yatkın, kendinin eğilimleri buna yatkın. Toplumun önemli bir kesiminin tahakküm eğilimi ve bir otoritenin peşinden gitme eğilimi bunlara yatkın. Bütün bunlar üst üste gelince 2009-2010’dan itibaren iş giderek daha baskıcı, daha tek adam iktidarına yönelik bir iktidar yapısı oldu.

AKP de değişti. 2001’de kurulan AKP ile 2015’deki veya şimdiki AKP arasında çok benzerlik yok. AKP kolektif bir aklın egemen olduğu bir partiyken yavaş yavaş bütün o kurucu, dengeleyici unsurların tasfiye olmasıyla tek adam partisine dönüştü. Ama kurumların bunu kolaylaştırdığını dikkate almak lazım.

"Ekonomide 90'ların tersi yaşanıyor"

Her sene ekonomik açıdan büyümeye devam ediyoruz. Bir yandan şimdiki Türkiye ile on yıl önceki Türkiye’yi karşılaştırıp ekonomik büyüme övülüyor diğer yandan ekonominin bir çıkmaza girdiği, her geçen gün kötüye gittiği söylemleri var. Türkiye ekonomisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

1970’lerin ortasından baksak herhalde on sene önceki Türkiye nerede şimdiki Türkiye nerde derdik. Tabii ki iktisadi olarak bir gelişmenin yaşandığı, ciddi bir dönüşümün yaşandığı bir toplumuz. 1950'lerdeki Türkiye ile 1980'lerdeki Türkiye aynı değil. 80'lerin Türkiye’si ile 2010'ların Türkiye’si de aynı değil. İktisadi değişimin gerçekten olduğu bir toplumuz. Ancak üreterek var olan bir toplum olmamız bizim büyük şansımız. Rant dağıtmak üzerine yani bir petrol ya da maden rantına dayalı bir ekonomimiz yok. Turgut Özal “petrol olmaması Allah’ın bize verdiği en büyük hediyedir” demişti zamanında. Bu doğrudur. Çünkü toplum üretmek zorunda.

Üretme gerekliliğin yarattığı dinamizmi iyi kullanılırsa ki zaman zaman bunu iyi kullanan yönetimler oldu, ciddi bir büyüme hamlesi yaratabilir. Örneğin 1965-1969 arasındaki büyüme çok önemliydi. 1950'lerin başındaki o büyük büyüme hamlesi de çok önemliydi. 1930'larda başka türlü bir büyüme dinamiği yaşamıştık. O da çok önemliydi.

Şimdi baktığımız zaman Türkiye ekonomisi bazı açılardan hala güçlü olmaya devam ediyor fakat siyasi istikrarsızlığın istikrarsızlaştırdığı bir ekonomik yapımız var. Halbuki 1990'larda bunun tersini yaşıyorduk. 1994, 1997, 1999, 2001 krizleri iktisadi krizlerdi ve bu iktisadi krizler aynı zamanda siyasi istikrarsızlık da yaratıyordu. Fakat 2000'lerdeki değişim Türkiye’deki iktisadi yapının güçlenmesini sağladı. Ekonomik alt yapı eskisine nazaran daha da güçlendi. Ama şimdi tam tersi bir durumdayız. Siyasi iradenin yarattığı belirsizlik ortamı iktisadi yaşamı belirsiz hale getiriyor. Erdoğan’ın Merkez Bankası hakkında söylediği her cümle iktisadi anlamda bir şok yaratıyor.

Şu anda bizim en büyük sorunumuz iktisadi yapının zayıflığından ziyade siyasi yapının yarattığı büyük belirsizlik yapısı. İktidar uzun vadeli bir büyüme için gerekli bir yatırım ve verimlilik artışı politikası yürütmek yerine kısa vadeli büyümeyi sağlayacak politikaları ön planda tuttu. Bunu oy almak, rant dağıtmak, kamu ihaleleri üzerinden etrafına yeni bir bağımlı işveren sınıfı, zengin sınıfı oluşturmak için yaptı. Devlet imkanlarının sonuna gelmiş durumdayız.

Seçimlerin erkene alınmasındaki etmenlerden bir tanesi Erdoğan’ın 2019 belediye seçimlerine iktisadi kriz ortamında girme endişesiydi. Bunu 2009’da yaşadık. 2009’da Türkiye’den kaynaklanmayan uluslararası finans krizinin yarattığı ortamda yerel seçimler yapılmıştı ve AKP’nin o yerel seçimlerdeki oyu yüzde 40'ların altına indi. Erdoğan 2019’da öngörülen yerel seçimleri böyle bir kriz ortamında girmemek için genel seçimleri öne almak ihtiyacı hissetti.

Türkiye ekonomisi kırılgan ama bu kırılganlığını daha da tehlikeli hale getiren şey şu anki siyasi otoritenin hukuk devletini, hukuki güvenliği, uzun vadedeki belirsizliği ortaya çıkaran etmen haline gelmesi.

"Çözüm süreci AKP'ye oy kaybettirdiği için bitirildi"

Çözüm sürecini kim ya da ne bitirdi?

Çözüm sürecini, sürecin en ileri aşamasına gelindiğinde Erdoğan’ın yaptığı bir tespit bitirdi. HDP ve hükümet temsilcilerinin Dolmabahçe’deki ortak toplantısı çözüm sürecinin zirve noktasıydı.

Erdoğan politikalarını haftalık kamuoyu yoklamalarıyla yürüten bir kişi. Bu kamuoyu yoklamalarında, AKP’nin milliyetçi tabanı çözüm sürecine karşı olduğu için MHP’ye ciddi bir kayma olduğunu gördü. Kürt seçmenler de doğal olarak çözüm süreci çerçevesinde daha fazla Kürt kimliklerini öne plana çıkartan bir partiye yöneldiler. Yani AKP kendi milliyetçi tabanından MHP’ye oy kaybettiği gibi Kürt tabanından da HDP’ye oy kaybetmeye başladı ve bunu durdurmaya çalıştı. O yüzden de birdenbire, beklenmedik bir şekilde çözüm süreci yoktur dedi. İki hafta önce kendisinin düzenlediği Dolmabahçe Zirvesi’ni reddetti. Halbuki herkes biliyor ki orda kimin nereye oturacağı ne konuşacağını virgülüne kadar kendisi tespit etmişti. Gerçekten de bu öngörüsü yanlış değil çünkü buna rağmen 2015 Haziran’ında seçimleri kaybetti. MHP yüzde 16, HDP yüzde 13 oy aldı.

Erdoğan çözüm sürecini gündeme getirirse Kürtlerin ona oy vereceğini düşündü. Ancak tam tersi oldu. Kürtler bir Kürt kimliğinin ortaya çıkmasının heyecanı içinde daha fazla Kürt partisine oy vermeye başladılar.

2010 referandumu bugün yapılsa yine evet mi derdiniz?

Bugünkü koşullarda yapılsa hayır derdim. Çünkü 2010 referandumu sonrasında yapılan usulsüzlükleri bilerek hayır derdim. Seçimin iktidarın manipüle ettiği bir seçim olmaması koşuluyla HSYK’nın hakimler ve savcıların seçimiyle belirlenen bir kurum olmasını şimdi de desteklerim. 2010 referandumunun en büyük sorunu iktidarın HSYK seçimlerini Gülencilerle beraber kendi tekellerine almış olmasıdır.

Eğer HSYK seçimleri gerçekten demokratik bir seçim olabilseydi Adalet Bakanlığı müsteşarı liste kurup 11 temsilcinin 10’unu Gülencilerle beraber almamış olsaydı, HSYK gerçekten hakim ve savcı grubunun farklılıklarını temsil eden bir meclis haline gelseydi herhalde bu gelişmeler yaşanmazdı.

2010 referandumundaki en büyük sorun referandum sonrasındaki seçim uygulamalarıdır. HSYK’nın hakim ve savcılar tarafından seçilen bir kurum olması gerekir. Ama hakim ve savcıların yarısını AKP atadığı için artık bunu da talep etme imkanına sahip değiliz.