Liberallerin ‘FETÖ’ sınavı

Bağlı olduğu dosyalar: 
Demokrasi ve Referandum Yazıları

Liberallerin ‘FETÖ’ sınavı

13 Mart 2017

Sonuçta tek bir kişiye, yani Fethullah Gülen’e biat üzerine kurulu ve birçok kapalı örgütlenmede olduğu gibi takiyeyi yaygın bir yöntem haline getirmiş bir yapıdan demokrasi havariliği beklemek ne kadar gerçekçi?

Kaynak: diken.com.tr (7 Mart 2017)

Ergenekon ve Balyoz davalarında büyük hukuksuzluklar yaşandı. Kurunun yanında bolca yaş yandı. Haksız ithamlara uğrayanlar intihar etti. Askeri vesayeti sonlandırmak ve demokrasimizi güçlendirmek için yakalanan altın değerindeki fırsat cadı avına dönüştürülerek heba edildi…

Ben dahil birçok liberal yazar ve özellikle gazete yöneticileri, Cemaat tarafından servis edilen sözde delilleri yeterince incelemeden, kurcalamadan mutlak gerçek olarak kabul etti; bu yüzden bizim de günahımız var.

Fakat bizleri her fırsatta bu yüzden eleştirenler, Ergenekon ve Balyoz’u çoktan sollayan hukuk katli ve doğurduğu dramlar karşısında neden suspus?

Diyeceksiniz ki Türkiye’de siyasi yapı bu gibi çifte standartlarla dolu. Herkes kendi mahallesine sahip çıkıyor. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın kafası aşılamıyor… Peki ama ayrım yapmaksızın tüm mağdurlara sahip çıkma iddiasındaki liberallere ne oldu? Onlar neden suskun? Neden sesler sadece bir avuç tanınan ve ‘daha makbul’ kabul edilen tutuklu gazeteciler için yükseliyor?

Bunları daha önce de yazdım ama bakıyorum değişen tek bir şey yok.

Misal, geçenlerde çok sevdiğim ve saygı duyduğum arkadaşım, eski CHP milletvekili Aykan Erdemir ve yine CHP çevresinden genç ve başarılı strateji danışmanı Cenk Sidar Washington Post için Türkiye’de tutuklu gazetecilerin durumunu anlatan gayet düzgün ve iyi niyetli bir yazı kaleme aldı.

Ne var ki yazıda tutuklular kafilesine yeni eklenen Die Welt muhabiri Deniz Yücel’e ve sevgili dostlarım Ahmet Şık ve Kadri Gürsel’e yer verilirken, Cemaat’e yakın tek bir isim yoktu. Örneğin, tam iki yıldır hapiste çürüyen ve eşi kahrından düşük yapan, Mehmet Baransu’dan söz edilmiyor.

Hadi Baransu’nun el üstünde tutulduğu günlerdeki ergence celallenmeleri, aymazca tehditleri antipati yarattı. Ya Nazlı Ilıcak, Şahin Alpay, Ayşenur Parıldak, Ali Bulaç, Hidayet Karaca, Ahmet Turan Alkan ve saymadığım daha niceleri? Yazı falan yazmayan, uluslararası ödülleri bulunan Zaman gazetesinin görsel yönetmeni Fevzi Yazıcı’nın ismini zikreden var mı peki?

Çoğumuz daha ziyade kendimize yakın gördüklerimizi ve elbette her türlü desteği hak eden, daha ziyade sol, liberal tandanslı mağdurlara omuz veriyoruz.

Neden bu seçicilik? Bu soru hepimize.

Cemaat’e bağlı veya sempati duyanlar için sesimizi yükseltirsek bizler de ‘FETÖ’cü’ damgası yeriz korkusundan mı?

Balyoz’da olduğu gibi önyargılarımıza yenilerek bu kişilerin suçlu olduklarına peşinen kanaat getirdiğimizden mi?

Yurt dışında bulunan Cemaatçilerin yönettiği iddia edilen bir takım gayet sofistike sosyal medya hesapları üzerinden mağduriyetlerini nasıl olsa dillendirdikleri için mi?

Veya Cemaat’in kanaat önderleri şu ana kadar doyurucu özeleştiri yapmadığından mı?

Gerçi Zaman’ın eski genel yayın yönetmeni Abdülhamit Bilici Artı Gerçek sitesine verdiği mülakatta kapıyı az da olsa aralamış. Gazetenin eski Washington temsilcisi Ali Aslan’ın ucu Fethullah Gülen’e dokunan cesur çıkışları var. Bir tweetinde, “Şahsi kanaatimce, Cemaat’in önde gelenleri neden bu denli düşman kazanıldığını ciddi sorgulamalı, sorumluluk almalı, gerekirse çekilmeli” diyebildi.

Bunun gibi kamu önünde tek tük eleştiriler belki zamanla Cemaat içinde daha kapsamlı bir iç muhasebe ve arınmaya yol açar. Ve tabii ki en başta 15 Temmuz’daki kanlı darbe girişimiyle yüzleşilmeli.

Ama sonuçta tek bir kişiye, yani Fethullah Gülen’e biat üzerine kurulu ve birçok kapalı örgütlenmede olduğu gibi takiyeyi yaygın bir yöntem haline getirmiş bir yapıdan demokrasi havariliği beklemek ne kadar gerçekçi?

Zaten ABD resmi çevrelerinde yaygın kanaat Cemaat ve AK Parti’nin güç ve rant kavgası yüzünden birbirine düştüğü ve Cemaat’e yakın bir takım asker ve sivillerin diğer AK Parti karşıtı unsurlarla bir olup darbeye katıldığı yönünde.

Ancak bunların hiçbiri darbe sonrası ‘FETÖ’yle ilişkilendirilen on binlerce kişinin ‘darbeci hain’ ilan edilerek neden zindanlara atıldığını, işlerinden kovulduğunu sorgulamamamızı meşru kılmıyor.

Sizi, güvenliğini riske atmamak için adını veremeyeceğim, ipe sapma gelmez bir ‘FETÖ’ suçlamasıyla tutuklanan gencecik bir kadından elime ulaşan bir mektubun kısa bir bölümüyle  baş başa bırakıyorum: “Burada anneleriyle birlikte kalan öyle çok çocuk var ki. Her koğuşta en az iki üç tane, daha süt emen bebecikler var. Hava soğuk, yeteri kadar beslenmiyorlar. Ama annecikleri ne yapsın.. Burada sütünü sağıp tuvalete döken anneler gördüm. Ağlaya ağlaya… Eski oda arkadaşım dokuz aylık hamileydi. Bir annenin en zor zamanları o son bir haftalık dönemdir değil mi? O kız son haftasını bir cezaevi koğuşunda geçirdi. Buradan gitti doğuma. Buradaki kreşten verilen pembe kıyafetleri giydirdi oğluna. Öyle zor ki anlatmak. Herkesin hikayesi bambaşka…”