Kendimizi Yiyip Bitiriyor ve Hasta Ediyoruz

Kendimizi Yiyip Bitiriyor ve Hasta Ediyoruz

26 Temmuz 2017

“Basit gerçek şu ki, beslenme tarzımız son 50 yıl içinde kökünden değişmiş durumda. Beslenme biçimindeki bu değişimler halk sağlığına sigara içmek kadar büyük bir tehdit oluşturuyor. Fazla yağ, fazla şeker ya da tuz, kalp hastalıklarına, kansere, obeziteye ve diğer öldürücü hastalıklara doğrudan bağlanabilmektedir ve bağlanıyor da. Toplamda, Amerika Birleşik Devletleri’nde başlıca 10 ölüm sebebinden altısının beslenme tarzımızla bağlantılı olduğu saptanmıştır." 

Kaynak: Truthdig (9 Temmuz 2017)

1976 yılının Temmuz ayında Beslenme ve Beşerî İhtiyaçlar Seçilmiş Komitesi, Senatör George McGovern başkanlığında, “Ölümcül Hastalıklara İlişkin Beslenme Biçimleri” başlıklı oturumlar düzenledi. Amerikalıların beslenme biçimleri (diyet) ile şeker hastalığı, kalp hastalıkları ve kanser arasındaki ilişkiler hakkında tıp doktorlarının, bilim insanlarının ve beslenme uzmanlarının görüşlerini dinleyen Komite, bu oturumlardan altı ay sonra da “Amerika Birleşik Devletleri’nin Beslenme Biçimi Hedefleri” raporunu yayımladı ve bu belge kısa süre içinde McGovern Raporu diye anılmaya başladı. Rapor Amerikalıları “Et tüketimini azalt”maları konusunda uyarıyor, vatandaşları “Tereyağı, yumurta ve diğer yüksek kolesterol kaynakları tüketimini azalt”maya teşvik ediyordu.

Rapor yayımlandığında McGovern şöyle dedi: “Basit gerçek şu ki, beslenme tarzımız son 50 yıl içinde kökünden değişmiş durumda. Beslenme biçimindeki bu değişimler halk sağlığına sigara içmek kadar büyük bir tehdit oluşturuyor. Fazla yağ, fazla şeker ya da tuz, kalp hastalıklarına, kansere, obeziteye ve diğer öldürücü hastalıklara doğrudan bağlanabilmektedir ve bağlanıyor da. Toplamda, Amerika Birleşik Devletleri’nde başlıca 10 ölüm sebebinden altısının beslenme tarzımızla bağlantılı olduğu saptanmıştır. Ülkemiz yönetiminde sorumluluk almış olanlarımız bu gerçeği teslim etmekle yükümlüdür.”

Sözkonusu rapora verilen cevap, hızlı ve amansız oldu. Et, yumurta ve süt (mandıra) endüstrileri başarılı bir lobicilikle belgenin geri çekilmesini sağlamakta gecikmediler. Tezgâhladıkları yeni oturumlarda Amerikan Sığır Yetiştiricileri Derneği’nin o dönemde başkanı olan Wray Finney’in deyişiyle halk “bütün bu mesele hakkında dengeli, doğru bir görüşe sahip olabilsin” diye Ulusal Hayvancılık ve Et Kurulu’nun onayladığı 24 uzmanın görüşlerinin alınmasını sağladılar. 1977 Aralık’ında yeni bir bir rapor yayınlandı. Bu ikinci versiyonda “et, tavuk ve balık ürünlerinin temel amino asitler, vitaminler ve mineraller bakımından fevkalade bir besin kaynağı oluşturduğu” konusunda ısrar ediliyordu. Beslenme ve Beşerî İhtiyaçlar Seçilmiş Komitesi lağvedildi. Onun görev ve işlevlerini Tarım Komitesi üstlendi. New York Times gazetesi “Tarım Komitesi tüketicilerin ve özellikle en muhtaçların değil, üreticilerin menfaatlerine göz kulak olmaktadır” diye yazdı. Zaten 1972’deki isyankâr başkanlık kampanyası ile hem Demokrat, hem de Cumhuriyetçi parti liderlerini kızdırmış olan Senatör McGovern da 1980’de senato seçimlerine yeniden girdiğinde, bir büyükbaş hayvan yetiştiricisi ve et endüstrisinin iyi fonlanmış sözcüsü olan James Abdnor karşısında seçimi kaybetti.

***

Hayvancılık endüstrisinin çevre üzerindeki etkilerini ele alan ve benim de veganlığı seçmeme yol açan “Cowspiracy” (Komplosığır) adlı belgeselin yapımcıları Kip Andersen ve Keegan Kuhn, “What the Health” (Sağlık Mı, Daha Neler?” adlı yeni bir film çektiler. Belgeselde şeker (diyabet), kalp ve kanser gibi kronik ve ölümcül hastalıkların gerek ABD’de gerekse diğer birçok ülkede artış göstermesinde yüksek derecede işlenmiş hayvansal ürünlerin ne kadar büyük rolü olduğu konusunu ele alıyor. Her iki filmi de Netflix’te bulmak mümkün.

Truthdig Kitap Editörü ve eşim olan Eunice Wong’un yazdığı aynı adlı (“What the Health”) kitap, filme eşlik etmek üzere yayımlandı. Kitapta hayvancılık endüstrisinin ilaç endüstrisi, tıp endüstrisi, sağlık kuruluşları ve hükûmet kuruluşları ile derinlemesine ilişki içine girip, hayvansal ürünlerin sağlığımız üzerindeki feci sonuçlarını maskelemek ve sürdürmek için neler yaptığını daha da ayrıntılı olarak ortaya koyuyor. Hayvancılık tarımı endüstrisi, tıpkı fosil yakıt endüstrisi ya da şirketler devletinin herhangi bir diğer kolu gibi, sağlığımız ve hatta hayatımız karşılığında kâr sağlamakta. Pek çok şirkete ilaveten hükûmetimiz de bizi hasta halde tutmak için büyük yatırım yapmakta.

Biyoteknoloji şirketlerinin hisse senetleri üzerine analiz yapan bir uzman New York Times gazetesine şöyle diyor: “Aramızda şöyle bir şaka yaparız: Klinik bir deney yaparken sizin önünüzde iki büyük felaket tehlikesi vardır. Birinci felaket, hastayı öldürmenizdir. İkinci felaket ise onu iyileştirmeniz. ... Gerçekten iyi ilaçlar kronik olarak uzun, çok uzun zaman kullanabildiğiniz ilaçlardır.”

“What the Health” adlı kitapta Wong şöyle yazıyor: “Halkın ömür boyu ilaç kullanmaya katlanma konusundaki gönüllülüğüne, sektör dilinde ‘uysallık’ deniyor. Biz de gerçekten uysalız ya. 2014 yılında ABD’de ilaçlara 374 milyar $ harcandı. Bu miktar Yeni Zelanda ile Bangladeş’in toplam gayri safi milli hasılalarından fazla. Ayrıca, ABD Federal hükûmetinin 2015’te eğitim hizmetlerine harcadığı miktarın yüzde 200’ünden çok daha fazla.”

Şirketler Amerikan halkının sağlıksız beslenme biçimini teşvik etmek için ağır yatırımlara giriyorlar. Ekonomist David Robinson Simon, kitapta kendisiyle yapılan mülakatta şöyle diyor: “Et, yumurta ve süt (mandra) endüstrileri sadece ABD Kongresi’nde lobi faaliyetleri için bir yılda en az 138 milyon $ harcadılar.”

“Bu sektörler için gayet iyi yolda harcanmış paralar bunlar” diye yazıyor Wong. “Endüstrilerin 1 $ tutarındaki lobi harcaması karşılığında genellikle federal sübvansiyon (destek) olarak kendilerine 2 bin $ geri ödeme yapılıyor.”

Tanınmış kardiyolog Dr. Caldwell Esselstyn, kitapta şöyle söylüyor: “Elde 5 milyar dolarlık bir stent endüstrisi var.” (Stent, bir arteri yani atardamarı açık tutmak üzere onun içine sürekli olarak yerleştirilen bir tel yumağına deniyor.) “Ayrıca 35 milyar dolarlık bir statin [yani kolesterol düşürücü] ilaç endüstrisi de var. Bunların ellerinden kaçıp gitmesini istemiyorlar. Şimdi bakın, bir kalp krizinin tam ortasındaysam, stentler konusunda büyük tecrübe sahibi bir adamın ya da kadının yanı başımda bulunmasını elbette isterim, buna şüphe yok. Hayatımı ve kalp kaslarımdan epey bir kısmını kurtarırlar. Ama ya stentlerin yüzde 90’ı isteğe bağlı olarak takılıyorsa? Stentlerin insan hayatını uzattığına ya da gelecekteki kalp krizini önleyeceğine dair elimizdeki kanıt sayısı sıfır.”

“ABD’de federal gelir vergisinden elde edilen her 1 doların 28.7 cent’i sağlık hizmetlerine gidiyor” diye yazıyor Wong. “Bu, tek bir doların en büyük parçasını oluşturuyor; şu andaki askerî harcamaların payından bile daha büyük (25.4 cent). Şimdi de bunu eğitime ayrılan 3,6 cent ile ve çevre konusunda yapılan 1,6 cent harcama ile karşılaştıralım. Önceliklere bakar mısınız? Ve fakat, bütün o sağlık harcamalarına karşın, ABD, yüksek gelire sahip 12 ülke arasında en düşük ortalama ömür oranına sahip; sağlık bakımından da en kötü sonuçların alındığı birkaç ülke arasında yer alıyor.”

Filmin başlarında bir yerde bir haber programından bir anons yer alıyor: “Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bu sabah itibarıyla beykın, salam ve sosis gibi işlenmiş et ürünlerini karsinojen, yani insanlarda kanser oluşmasına doğrudan katkısı olan maddeler sınıfına sokmuş bulunuyor. ...”

Yönetmen Andersen, Dünya Sağlık Örgütü’nün kanser bölümünün işlenmiş eti, tütün, asbest ve plütonyum ile birlikte 1. Grup karsinojen (yani kanser yapıcı) olarak sınıflandırdığını keşfediyor.

Aslına bakılırsa, diye yazıyor Wong kitapta, “... her gün [uzun süre devamlı olarak] yenen işlenmiş etin 50 gramı kolorektal kanser (yani kalın barsak ve/ya rektum kanseri) olma riskimizi yüzde 18 oranında artırıyor. Elli gram, iki parça beykından veya iki dilim salamdan daha az bir miktar. ... Oxford üniversitesinin bir araştırmasına göre ise haftada sadece 4 kere [uzun süre devamlı olarak] et yersek, kanser olma riskimiz yüzde 42 artıyor.”

“Birincil derecede ölüm sebeplerinin en fazla yüzde 10 ilâ yüzde 20’si genlerimizden geliyor” diye yazıyor Wong. “Kanser vakalarının yalnızca yüzde 5 ilâ 10’u genetik bozukluklara bağlanabiliyor; geri kalan yüzde 90-95’in kökleri ise hayat tarzına ve çevre faktörlerine bağlı. ABD’de en öldürücü ikinci kanser türü olan kolon kanseri, yediklerimizden en fazla etkilenen kanser türü. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, tüm kalp hastalıklarının, inmelerin ve Tip 2 diyabet hastalıklarının yüzde 80’i tedavi edilebilir.” (Kapsamlı referanslar, okurların kitapta belirtilen bilimsel ve tıbbi araştırmaları gözden geçirmesini kolaylaştırmakta.)

“Kolon kanseri gibi kanserlerin bu kadar önlenebilir olduklarını nereden biliyoruz, çünkü oranlar dünyanın değişik yerlerinde dramatik farklılıklar göstermekte” diyor Dr. Michael Greger filmde. “Örneğin, kolon kanseri oranlarında en yükseği Connecticut’ta, en düşüğü de Uganda’nın Kampala şehrinde olmak üzere ölçümlerde 10 kat, 50 kat, 100 kat farklılıklar gözlenebiliyor. Bizim ülkemizde 2 numaralı öldürücü kanser olan bu hastalığın neredeyse hiç görülmediği yerler var dünyada. Connecticut’ta insanların kolon kanserinden ölmesine yol açan, Uganda halkının ise ölmemesini sağlayan şey, genetik yatkınlık filan değil. Riskin yüksek olduğu bir ülkeye taşınırsan, o ülkenin risk oranına dahil olursun. Mesele genlerimizde değil, çevremizde.”

“Genlerimizin ifade biçimini – tümörleri baskılayan genleri, tümörleri etkin hale getiren genleri – vücutlarımıza soktuğumuz şeylerle değiştirebiliriz” diye devam ediyor Dr. Greger. “Bize genetik bakımdan kötü bir el dağıtılmış olsa bile, beslenme tarzı ile o desteyi yeniden karabiliriz.”

***

Filmde Andersen Amerikan Kanser Derneği (ACS) web sitesini ziyaret ediyor. Sitenin “Sağlıklı Bir Mutfak İçin Temel Gıda Bileşenleri” başlıklı bölümünde “ekstra yağsız hamburger, hindi göğsü kıyması, tavuk göğsü, balık, yumurta ve peynir” gibi yiyecekler tavsiye edilmekte.

Amerikan Diyabet Derneği (ADA), web sitesinde önerdiği “Diyabet Hastaları İçin Planlanmış Öğünler” bölümünde, Amerikan Kanser Derneği’nden geri kalmıyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu’na göre ABD, 38 gelişmiş ülke arasında en yüksek diyabet (şeker) hastası oranına sahip olan ülke. ADA, sayılarının yaklaşık 29 milyona ulaştığı tahmin edilen 29 milyon şeker hastası Amerikalıya “Fas Usulü Kuzu Yahnisi”, fırında kızartılmış piliç, Asya usulü domuz pirzolası ve mangalda et köftesi gibi yemekleri yemelerini tavsiye ediyor.

Günde bir yumurta yemek, şeker hastalığı olanlarda ölüm riskini üç katına çıkartabilir. Ayrıca yumurta tüketimi prostat kanserinden mustarip olan erkeklerde bu hastalığın ilerleme riskini ikiye katlıyor. Muhtemelen bu yüzden olsa gerek, kitapta belirtildiği gibi, “beslenme rejimlerinde kolesterol konusunda yapılan bilimsel araştırmaların yüzde 90’ı hal-i hazırda yumurta endüstrisi tarafından finanse ediliyor.”

“Bütün hastalıklar arasında, et yemekten en çok etkilenen hastalık diyabet olabilir.” Dr. Garth Davis filmde böyle diyor.

Tip 2 diyabet hastalığına neyin yol açtığı konusunda doktorlar, hastalar ve medya arasında mevcut olan kafa karışıklığı, muhtemelen başka tüm hastalıklardan daha fazla.” Dr. Michelle McMacken kitapta böyle diyor. “İnsanlar yüksek kan şekerinin şeker hastalığının bir belirtisi (arazı/semptomu) olduğunu anlamıyorlar. Yüksek kan şekeri, diyabetin sebebi değil. Tip 2 diyabet hastalığının gelişmesi ile en açık biçimde bağlantılı yiyecekler beykın (domuz pastırması), sosis, soğuk söğüş et, salam, biberli salam gibi işlenmiş etlerdir. Beslenme tarzımız ne kadar çok işlenmiş et içeriyorsa, Tip 2 diyabet hastalığına yakalanmamız ihtimali de o kadar çok olacaktır. Ve, tüm yiyecekler içinde bu hastalığa karşı en büyük koruma sağlayan da, tam tahıllardır. Diyabet hastalığının temel sebebi vücudumuzdaki insülinin gerektiği gibi çalışmamasıdır ve bu da doğrudan doğruya vücudumuzdaki ekstra yağa bağlıdır. Bu mesajı iyice etrafta yaygınlaştırmadıkça çemberi kırmayı asla başaramayacağız.

Amerikan Kalp Derneği (AHA) web sitesine “Kızarmış Tavuk ve Karışık Sebze”, “Ispanak Doldurulmuş Domuz Filetosu”, “Böf Stroganoff” (Sığır Bonfilesi) gibi tarifler koymuş. Bunların yanı sıra, yağı azaltılmış mandıra ürünleri, derisi çıkarılmış kümes hayvanları ve balıkları yememiz tavsiye ediliyor. Ayrıca, et satın alırken “en iyi kesim” (prime) yerine  “lüks” (choice) ya da “seçkin” (select) etiketleri taşıyan etleri satın almamız doğrultusunda tavsiyeler koymuş.

Andersen ile Kuhn, ABD’nin bu önde gelen sağlık kuruluşlarının hayvancılık tarımı endüstrisinden, McDonald’s gibi hazır yemek (fast food) zincirlerinden, Coca-Cola gibi meşrubat (soft drink) şirketlerinden ve ilaç firmalarından külliyetli miktarda bağış aldıklarını tespit etmişler.

Wong’un yazdığına göre: “Amerikan Kalp Derneği, şu kuruluşlardan para alıyor: Ulusal Sığır Yetiştiricileri Sığır Eti Derneği, Ulusal Besi Hayvanları ve Et Kurulu, Subway, Walgreens, Teksas Dana ve Sığır Eti Konseyi, Cargill, Güney Dakota Sığır Eti Endüstrisi Konseyi, Kentucky Sığır Eti Konseyi, Nebraska Sığır Eti Konseyi, Tyson Foods (Besin), AVA Pork (Domuz), Unilever, Trauth Dairy (Mandıracılık), Domino Pizzaları, Perdue, Idaho Sığır Eti Konseyi, ve de avuç dolusu ilaç firması: AstraZeneca, Bristol-Myers Squibb, GlaxoSmithKline, Novartis, Pfizer, Sanofi ve Merck gibi olağan şüpheliler... Bu firmalar 40 bin doktora ‘kolesterolün usulüne uygun şekilde tedavisini öğretme’ amacıyla bir kurs düzenlemesi için AHA’ya 400 bin dolarlık fon sağlamışlardı.

Beslenme ve Diyet Uzmanlığı Akademisi (AND) adlı kuruluşun ana sponsorlarından biri Ulusal Mandıracılık Endüstrisi. ABD’nin, tescilli diyet uzmanlarını temsil eden en büyük ticari topluluk olan AND, kamuyu aydınlatmak üzere Nutrition Fact Sheets (Beslenme Bilgi Formları) denen bültenleri düzenli olarak yayınlamaktadır. Gıda endüstrisi bu Beslenme Bilgi Formları’nı kendi ürünleri için hazırlamakta ve bu formların her biri için AND’a 20 bin dolar vermektedir.

***

20 yılı aşkın bir süredir yürütülen ve “Çin’de 65 ilçede hayvan proteini yemekle hastalığa yakalanma riski arasında istatistiksel bakımdan anlamlı 8 bin bağıntı (korrelasyon) bulan” Çin - Cornell - Oxford Araştırması’nın başındaki önde gelen bilim insanlarından Dr. T. Colin Campbell süt ürünlerinin tehlikesinin altını çiziyor. Campbell, Guardian gazetesine yaptığı açıklamada “inek sütü, belki de insanların maruz kaldığı en önemli tek kimyasal kanser yapıcı (carcinogen)” diyordu. Sorumlu Tıp için Doktorlar Komitesi’nin beslenme eğitimi direktörü Susan Levin de kitapta süt konusunda şöyle uyarıyor: “Süt, bizatihi niteliğinden dolayı [yani 25-30 kilogramlık bir buzağıyı 650 kilogramlık bir ineğe dönüştürecek hızlı ve patlamalı büyüme sürecini başlatmak için tasarlanmış bir sıvı olmasından dolayı] her şeyin daha hızlı büyümesini sağlar, tabii bu, kanser hücrelerini de kapsar. En saf halinde dahi tüketmek isteyeceğiniz bir ürün değildir bu.”

“What the Health” filminin yönetmen ve yapımcıları, “Cowspiracy” adlı önceki filmlerinde çevre savunucusu gruplara yaptıkları gibi, şimdi de bu filmde sağlık kuruluşlarının sözcülerinin üstüne gidiyor ve hayvancılık endüstrisinden gelen fonları soruyorlar. Hakemli dergilerde yayımlanmış olan ve bitki temelli beslenme tarzlarının insanlarda hastalıklara yakalanma risklerini çarpıcı (dramatik) biçimde azalttığını gösteren bilimsel araştırmalar hakkında bu kuruluşların sözcülerine sorular yöneltiyorlar. Bu sağlık kuruluşlarının yöneticileri –ki aralarında Amerikan Diyabet Derneği’nin baş bilimsel ve tıbbi sorumlusu Dr. Robert Ratner de var– kendilerine beslenme tarzı ile hastalık arasındaki bağlantının sorulacağını anladıkları anda şaşmaz bir şekilde mülakatleri ya iptal ediyor ya da oracıkta kesiveriyorlar.

***

Tavuğun kırmızı ete karşı sağlıklı bir alternatif olduğu fikri, bir uydurmacadan ibarettir. Kitapta ortaya konduğu gibi, derisi soyulmuş bir tavuk budu, birbirinden farklı kesimlerle üretilmiş iki düzine yağsız dana eti parçasının her birinden daha fazla yağ içerir – üstelik burada sağlığa en zararlısı olan doymuş yağ sözkonusudur. Tavuk potansiyel olarak en şişmanlatıcı ettir. Kanser yapıcı maddeler tavukların ve diğer etlerin içinde, onlar pişerken oluşur. Tavuk, erişkin Amerikalılar için bir numaralı sodyum (tuz) kaynağıdır, çünkü tavukçuluk endüstrisi kümes hayvanlarının ölü bedenlerine tuzlu su zerk ederek onların pazardaki ağırlığını ve dolayısıyla fiyatlarını arttırma yoluna giderken, ürünlerini hâlâ “% 100 doğal” diye etiketleme hakkına da sahiptir. Tavukta, domuz pirzolasından daha çok kolesterol vardır. Ve kolesterol da öncelikle etin yağsız kesimlerinde bulunur.

Ölü tavuk bedenlerinin nasıl işlemlerden geçtiklerini kitapta izah eden Dr. Lester Friedlander olayı şöyle anlatıyor. “Tavuklar çengellere asılı olarak getirilirler; derken bir mekanik kol kalkıp cloaca’dan [yani hayvanın çiş ve dışkısını dışarı saldığı delikten] içeri girer ve oyuğun içinde ne varsa hepsini çekip çıkarır. Maalesef, mekanik kol çekip çıkarma işlemini yaparken barsaklar çoğu kez yırtılır ve patlar. O zaman da tüm bulaşı hayvanın içine yayılır. Tavukların kesim hattının sonunda, hayvanların hızla soğutulup paketlenmesi ve bir an önce satış merkezlerine gönderilmesi için büyük bir soğutma haznesi yer alır. Ve eğer bu tavuklardan bir tanesinin bile barsakları parçalanmış ve hayvan dışkıya bulanmış ise, tüm soğutma haznesine pislik bulaşıp yayılmış demektir. Haznedeki suya ‘dışkı çorbası’ derler. Eğer suyu değiştirmezlerse, gün boyunca tüm tavuklar dışkı ile kontamine olurlar. O suyun içinden yüzbinlerce tavuk geçer. Haznenin içindeyken tavuğun eti o dışkı çorbasını iyice emer. Tavuğun ambalajındaki etikette yazan ‘tutulmuş su’ (‘retained water’) dedikleri şey de işte budur.”

Kitapta “ABD’deki perakende tavukların yaklaşık yüzde 90’ının dışkı ile bulaşmış durumda” olduğu belirtiliyor. “Evet, bulaşı bizim o temiz yerel süpermaketimizde aldığımız tavukları da kapsıyor. Bu oran, ABD Gıda ve İlaç Kurulu’nun (FDA) 2011 tarihli raporunda ortaya konuyor. Rapor etlerdeki E.faecalis ve E.Faecium gibi bakterileri izlemiş ve tavuk parçalarında yüzde 90, hindi kıymasında yüzde 91, dana kıymasında yüzde 88, domuz pirzolasında ise yüzde 80 oranında dışkı bulaşısı tespit etmiştir.”

Gıda rejimimizde protein, kalsiyum, demir, omega-3 [yağ asitleri] ya da diğer herhangi bir besin için hayvansal ürünlere ihtiyaç duyduğumuz yalanına inanmaktan vazgeçmek zorundayız artık. Filmde Dr. Neal Barnard’ın belirttiği gibi “Etten, süt ürünlerinden ve yumurtadan elde edebileceğimiz her besini en az bunlardaki kadar, hatta daha da sağlıklı biçimde bitkilerde bulabiliriz.”

***

Filmin bir zaafı var. Son bölümde, ciddi hastalıklardan mustarip olan ve sonra vegan beslenmeye geçen birkaç kişiye odaklanıyor. Bu insanlar birkaç hafta sonra ekranda dramatik biçimde iyileşmiş halde görünüyorlar. Filmden farklı olarak kitapta hastaların bunu tam besinlere ve tuzdan, yağdan, şekerden ve işlenmiş besin maddelerinden arınmış bitki temelli vegan beslenme tarzına geçmeden önce sıvı besinli oruçları da içeren denetimli bir tıbbi program çerçevesinde yaptıkları net olarak belirtiliyor. Evet bu hastaların durumu gerçekten daha iyi. Ama kaygım şu ki, filmdeki sahne, veganizmin mucizevi bir tedavi olduğunu ima ediyor ki bu yanlış. Bu kusuruna rağmen “What the Health” (Sağlık Mı? Daha Neler?”) belgeseli muazzam önem taşıyan bir film. Hayvancılık tarımı endüstrisi, tıp ve ilaç endüstrileri ile ve de hükümetle işbirliği halinde bizi yiyip bitirmekte ve zehirlemekte.

“Sağlık alanında gerçek anlamda deprem gibi bir devrimin eşiğindeyiz” diyor Dr. Esselstyn kitapta ve devam ediyor: “Bu devrim asla yeni bir ilaç ya da operasyon sayesinde olmayacak. Devrim, şifa mesleğinde çalışan bizlerin beslenme konusundaki okur yazarlığımızı paylaşacak cesaret ve azme kavuşup halkı bu yaygın, kronik ve ölümcül hastalığı [kalp hastalığını] mutlak surette yoketme gücüne kavuşturduğumuz zaman gerçekleşecek. O zaman, birisi bir peynirli pizza ya da bonfile ısmarladığında, bugün birisi sigara içtiğinde ne olursa o olacak. Bakın bu noktaya ulaşmamız ne kadar zamanımızı aldı; ama sonunda oldu işte. Bugün sizin evinizde kimse sigara içmeyi düşünemez bile. Aynı şey yiyecekte de olacak.”

“Gerçekliği, onu işitmeye hazır olmayan bir topluma anlatmak için uğraşan  George McGovern’ı düşündüm” diye yazıyor Wong. “Hayvancılık tarımı endüstrileri onun gerçeği söyleme çabasını –o an için– amansızca söndürdü; tıpkı onun savaştan harap olmuş bir ülkeye adalet getirme çabalarını diğer kudretli politik güçlerin söndürmesi gibi. ... Ama devran döner. Uyanışın dip dalgası yüzeye doğru yükselmekte ve insanlar onu ifade etme yetisine kavuşmadan önce değişimi hissedebiliyorlar. Endüstriyel yiyecek, tıp ve ilaç sistemlerinde korkunç bir kırılma ve bozukluk olduğunu biliyoruz, ama çoğu insan bunun ne olduğunu bilmiyor. Bunda da şaşılacak birşey yok aslında, çünkü, zamanla keşfettiğimiz gibi, işin içyüzünü anlamamızı engellemek üzere oraya yerleştirilmiş gayet girift ve çapraşık bir siyaset ve şirket mekanizması mevcut.”

 

İngilizce oaslından Türkçe’ye çeviren: Ömer Madra

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın