Doğa Su Istırabına ve Sel Riskine Çözümler Sunuyor

Doğa Su Istırabına ve Sel Riskine Çözümler Sunuyor

23 Eylül 2017
Flickr / DFID

Doğal alanları yeniden kurmaya çalışmak hiç bozmamaktan çok daha maliyetli. Sel, su kıtlığı, kontrolsüz yangınlar ve iklimdeki bozulmalardan korunabilmek ve bunlarla yaşayabilmek için doğayla birlikte çalışmak zorundayız. Doğaya karşı geldiğimizde kendimize de karşı gelmiş oluruz.

Kaynak: Common Dreams ( 7 Eylül 2017)

Aztekler 1325’te Tenochtitlán’ı Texcoco Gölü üzerindeki büyük bir adada kurdular. 200 binden fazla sakini savunma, ulaşım, su baskınlarından korunma, içme suyu üretimi ve beslenme için kanallara, su setlerine, hendeklere, yüzen bahçelere, su kemerlerine ve köprülere bel bağladılar. 1521’de İspanyollar şehri ele geçirdikleri zaman, gölü boşaltıp bulunduğu yere Mexico City’yi inşa ettiler.

Günümüzde Tenochtitlán’ın en kalabalık halinden 100 kat fazla sakiniyle giderek büyüyen bu metropol, canlı kültürü, karmaşık tarihi ve her telden çalan mimarisiyle çok ilgi çekici - aynı zamanda da kaotik. Su kıtlığı, pisliği ve atık su problemleriyle beraber suç, yoksulluk ve kirlilik de artış gösteriyor. Boşaltılıp kurumaya bırakılan su havzaları şehrin gitgide -son yüzyılda 10 metre kadar- batmasına sebep oluyor.

Doğanın “fethi” uzun zamandır Batı’nın kullandığı bir yöntem. Kibrimiz ve bazen de dini ideolojimiz bizi doğadan üstün olduğumuza ve doğaya boyun eğdirip onu kontrol etmeye hakkımız olduğunu düşünmeye itti. Teknik becerilerimizin aklımızın önüne geçmesine izin verdik. Doğayla beraber çalışmanın ve onun bir parçası olduğumuzu kavramanın uzun vadede daha uygun maliyetli ve verimli olduğunu yeni yeni öğreniyoruz.

Eğer şehirleri doğayı düşünerek tasarlasaydık, daha az su baskını, kirlilik ve aşırı sıcakla karşılaşırdık ve bunları düzeltmek için pahalı çözümlere başvurmak zorunda kalmazdık. Özellikle seller, kentsel bölgelerde yaşayan insanlar için büyük bir darbe olabiliyor. Global Resilience Partnership’e göre “seller, diğer doğal afetlere kıyasla, dünya çapında en fazla zararı veriyor ve en büyük ekonomik, sosyal ve insani kayıplara sebep oluyor.” Son 20 sene içinde seller, hava olaylarına bağlı afetlerin yüzde 47’sini oluşturarak yüzde 95’i Asya’da olan 2.3 milyar insanı etkiledi.

Dünya ısındıkça durum daha da kötüye gidiyor. Son zamanlarda Bangladeş, Hindistan, Pakistan ve Nepal’deki su baskınları 1000’den fazla ölüme sebep olup 40 milyondan fazla insanın da hayatını etkiledi. Bangladeş’in üçte biri sular altında. Houston, Texas’da Harvey Kasırgası nedeniyle çok sayıda insan öldü, binlercesi bulunduğu yeri değiştirmek zorunda kaldı, petrol rafineleri kapatıldı ve kimyasal tesislerde patlamalar meydana geldi. Bazıları, bunun Amerika tarihindeki en maliyetli “doğal” afetlerden olduğunu söylüyor.

Kasırgalar ve yağmurlar aslında doğal olsa da insan kaynaklı iklim değişikliğinin durumu kötüye götürdüğüne şüphe yok. Isınan okyanuslardan geçmişe nazaran daha fazla buhar yükseliyor ve bu sıcak hava daha fazla su barındırıyor. İklim değişikliğinin aynı zamanda Houston’daki fırtınanın normalden daha uzun sürmesine sebep olduğu ve yükselen deniz sularının fırtınada daha büyük dalgalanmalar yarattığı düşünülüyor.

İnşaatçıların sulak alanları kurutmasına ve taşkın alanlarına inşaat yapmalarına izin veren tutum, Houston’ın problemlerini arttırdı. Şehirde hiçbir imar yasası yok, ve normalde büyük miktarda suyu emerek sel hasarını azaltan veya sel riskini ortadan kaldıran pek çok sulak ve kırsal alan ya kurutuldu ya da imara açıldı. Başkan Donald Trump da Obama yönetimi tarafından oluşturulan federal su baskınından korunma standartlarını fes etti. Şimdi ise sulak alanları koruyan yasayı yürürlükten kaldırmayı planlıyor. Houston’ı Amsterdam ve Rotterdam gibi deniz seviyesinin altındaki şehirlerle karşılaştırın: Düzenlemeler ve planlamalar bu şehirlerde sel riskinin azalmasına ve maddi açıdan tasarruf etmelerine yardımcı oldu.

Gittikçe artan sera gazı etkisiyle iklim hızla bozuldukça, insanlar şehirlerini sel ve benzeri felaketlerden korumak için yollar aramaya başladılar. Çin, şehirleri daha süngerimsi bir hale getirmeyi amaçlıyor. The Guardian’daki bir makaleye göre, “Tasarımcılar doğanın bilgeliğini kabullenmek zorunda kalacaklar: Fazla su doğa tarafından emilir. Suya dirençli beton yerine, geçirgen materyaller ve yeşil alanlar yağan yağmuru emmek için kullanılacak, nehirler ve akarsular birbirine bağlanacak ve böylelikle su sel bölgelerinden dışarıya doğru akabilecek.” Bu yöntem, selden korunma sağlamanın yanı sıra su kıtlığının da önüne geçebilecek.

Dünya çapında, ABD’de de dahil olmak üzere, pek çok şehir sele karşı bunun gibi önlemler aldı. Eğer Çin 16 şehirlik deneme projesinin ötesine geçebilirse, şu ana kadar bu önlemlerin hayata geçirilebildiği en büyük yerleşim olacak.

Doğal alanları yeniden kurmaya çalışmak hiç bozmamaktan çok daha maliyetli. Daha güçlü ve sık fırtınalar ve seller doğanın savunmasını yine de alt edebilir veya artan nüfus doğal kaynaklar üzerinde baskı oluşturmaya devam edebilir, ancak doğal değerlere yeniden önem vermek iyi bir başlangıç olabilir.

Sonuç olarak, sel, su kıtlığı, kontrolsüz yangınlar ve iklimdeki bozulmalardan korunabilmek ve bunlarla yaşayabilmek için doğayla birlikte çalışmak zorundayız. Doğaya karşı geldiğimizde kendimize de karşı gelmiş oluruz.

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

İngilizce aslından çeviren: Nisan İğdem