Direnmenin Bedeli

Direnmenin Bedeli

20 Kasım 2017

Direniş yalnızca karanlığın güçleri ile çarpışmak demek değildir. Direniş, tam ve bütünleşmiş bir insanoğlu ya da insankızı olmaya ilişkin birşeydir. Direniş, yenilsek bile meydan okumanın insana getirdiği bir iç özgürlük olduğunu, hatta belki de görüp göreceğimiz tek özgürlüğün ve gerçek mutluluğun bu olduğunu kabul eder.

Kaynak: Truthdig (6 Kasım 2017)

Direniş, ıstırabı da beraberinde getirir. Kendini feda etmeyi gerektirir. Yok edilebileceğimiz olasılığını kabul eder. Rasyonel değildir direniş. Mutluluğun peşinde koşmaya ilişkin birşey de değildir. Özgürlüğün peşinde koşmaya ilişkindir. Direniş, yenilsek bile meydan okumanın insana getirdiği bir iç özgürlük olduğunu, hatta belki de görüp göreceğimiz tek özgürlüğün ve gerçek mutluluğun bu olduğunu kabul eder. Kötülüğe karşı direnmek, insan hayatının en yüksek kazanımıdır. En yüce sevgi edimidir direniş. Direniş, ilahiyatçı James Cone’un bize hatırlattığı gibi, hem çarmıhı sırtımızda taşımak, hem de taşıdığımız çarmıhın, üstünde öleceğimiz şey olduğunun da keskin biçimde bilincinde olmak demektir.

Direnenlerin çoğu –Oturan Boğa, Emma Goldman, Malcolm X ve Martin Luther King, Jr.– yenilmişlerdir; en azından muktedirlerin soğuk hesap defterlerinde yenikler hanesinde yer alırlar. Direnişin nihaî ve belki de en önemli özelliği, Cone’un da yazdığı gibi, “dünyanın değer sistemini tepetaklak etmesi”dir. Umut, yenilginin içinden başını kaldırır ve ayağa kalkar. Direnenler, bedeli ne olursa olsun, çarmıha gerilenlerin yanında saf tutarlar. Direnenlerin görkemi ve gücü de işte burada yatar.

İnsanı düzene uymaya teşvik eden bütün o unsurlar –para, şöhret ve ödüller, cömert burslar, devasa kitap sözleşmeleri, dolgun konuşma ücretleri, önemli akademik ve siyasi mevkiler ve kamusal platform armağanları– direnenler tarafından küçümsenir ve aşağılanır. Baş kaldıran insan başarıyı muktedir seçkinlerin tanımladığı gibi tanımlamaz. Direnenler, kitle kültürünün ve muktedir seçkinlerin putlarıyla idolleri önünde diz çökmeyi reddederler. Onlar zengin olma çabası içinde de değildirler. Muktedirlerin yakın çevresinin bir parçası olmak istemezler. Ezilenlerin yanında yer aldığın zaman sana ezilenlerle aynı muamelenin yapılacağını bilirler.

Dünya değer sisteminin tepetaklak edilmesi özgürlüğü mümkün kılar. Direnenler, birçok dünya malı veya yüksek mevkiler edinmiş oldukları için değil, pek az şeye ihtiyaç duydukları için özgürdürler. Onlar, birçok insanı köleleştiren ve köle halinde tutan prangaları koparıp atarlar. Elitlerin onlardan korkması da işte bu yüzdendir. Elitler onları fiziksel olarak ezebilirler ama satın alamazlar.

Muktedir elitler direnenleri itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Onları, bir gelir elde etmek için çaba harcamaya zorlarlar. Onları toplumun kenarlarına iteklerler. Onları resmî anlatıdan silip çıkarırlar. Onları statü sembollerinden yoksun bırakırlar. Uysal ve itaatkâr liberal sınıfı kullanarak onları mantıksız ve ütopyacı, hayalperest kişiler olarak resmetmeye çalışırlar.

Direniş, temelde siyasi birşey değildir. Direniş, kültüreldir. Aşkın (transandantal) olanın içinde, hayatın olanca tutarsızlıkları içinde anlam ve ifade aramaya ilişkindir. Müzik, şiir, tiyatro ve sanat, kadim Yunanlıların fortuna (kader) adını verdikleri o karşıkonulmaz ve nihai olarak alt edilemez baskın güçlere karşı isyan etmenin soyluluğunu dile getirmek suretiyle direnişi ayakta tutar. Sanat, habis kötücüllüğe meydan okuyanların özgürlük, vakar ve haysiyetini kutlar. Zafer kaçınılmaz birşey değildir – en azından, muktedirler tarafından tanımlandığı şekliyle zafer mutlaka kazanılacak diye birşey yoktur. Ne var ki, her bir isyan ediminde özgür oluruz. Afrikalı Amerikalıların her şeye katlanabilmelerini mümkün kılan şey, blues’un, ilahilerin ve emekçi şarkılarının o düpedüz dürüstlüğü idi.

Güç, zehirdir. Onu elinde tutanın, tahakküm edenin kim olduğu önemli değildir. Başkaldıran insan, işte bu sebeple, ebedi kâfirdir. Başkaldıran adam ya da kadın herhangi bir sisteme asla ayak uyduramayacaktır. Başkaldıran, güçsüzün yanındadır. Dünyada daima güçsüzler olacaktır. Dünyada daima adaletsizlik olacaktır. Başkaldıran insan, daima aykırı insan olarak kalacaktır.

Direniş daimi bir teyakkuzu gerekli kılar. Muktedirlerin artık korkmamaya başladıkları anda, halkın dikkati dağıldığı anda, hareketler tedbiri elden bıraktıkları anda, yönetici elitler amaçlarını gözlerden gizlemek için propaganda ve sansürü kullanma olanağını bulabildikleri anda, direnenlerin kazanımları geri alınacaktır. ABD’de –düzene meydan okuyarak başkaldıran ve ardından kapitalist elitler tarafından tasfiye edilen, şeytanlaştırılan ve öldürülen– örgütlü erkeklerle kadınların New Deal (Yeni Düzen ya da Yeni Bağıt) anlaşması ile elde ettikleri tüm haklar şaşmaz biçimde adım adım elimizden alındı. Afrikalı Amerikalıların kanları ve canları pahasına mümkün kıldıkları Büyük Toplum (Great Society) ve yasalar önünde ayrımcılığa son verilmesini mümkün kılan zaferler de geriye döndürüldü.

Şirketlerin devleti, toplumsal eşitsizliklere ya da beyazların üstünlüğüne çare arama numaralarına bile yatmıyor artık. Şirketler devleti sadece intikam politikası uyguluyor. Toplumu denetleme araçları olarak baskı, korku, şiddet, polis terörü ve kitleleri hapse atma yöntemlerini uyguluyor. Direniş hücrelerini silbaştan yeniden kurmak zorundayız.

Bununla birlikte, şirketler devletinin de başı dertte. Bu devletin hiçbir inandırıcılığı kalmamış durumda. “Serbest piyasa”, küreselleşme ve “akmasa damlar” ekonomisi vaadlerinin tümünün koca bir palavra, ihtirasları doyurmak için kullanılan içi boş bir ideoloji olduğu açığa çıktı. Elitlerin anti-kapitalist ve anti-emperyalist eleştirmenlerine verecekleri bir cevap yok. ABD’nin iki yönetici siyasi partisinin içindeki seçmen ayaklanmalarının sebebini, sınaileşmiş dünya ülkeleri içinde en kötüsü olan yoğun toplumsal eşitsizlik yerine Rusya’nın seçimlere müdahalesine bağlamak, umutsuz bir manevra. Şirketler medyası içindeki saray dalkavukları bizi gerçeklerden uzak tutmak için gece-gündüz hummalı bir mesai yapıyorlar. Elitlerin, hoşnutsuzluğumuzun kökünde toplumsal eşitsizliğin yattığını kabul etmek zorunda kaldıkları an, bu eşitsizliğin organize edilmesinde kendilerinin oynadığı rolü kabul etmek zorunda kalacakları an olacak. Bu da onları dehşete düşürüyor.

Şirketler iktidarının hizmetkârı olan ABD hükümeti bir vodvil tiyatrosuna dönmüş durumda. Hukukun üstünlüğü kurumunun son kalıntıları da buharlaşmakta.  Kleptokratlar (hırsız yöneticiler) barbar orduları gibi her yeri yağmalayıp ortalığı talan ediyorlar. Kamu yararını korumak için yaratılmış programlar –yani kamu eğitimi, toplum refahı ve çevre koruma düzenlemeleri– sökülüp atılıyor. Davul gibi şişmiş olan ve milleti iliğine kadar sömüren silahlı kuvvetlere dil uzatmak imkânsız. Nüfusun yarısı için yoksulluk bir kâbustan ibaret. Yoksul siyahlarla yoksul Latinler sokak ortasında ateşli silahlarla öldürülürken katiller cezasız kalıyor. Hapishane sistemimiz –ki dünyanın en büyüğü oluyor– biçare çulsuzlarla tıklım tıklım dolmuş durumda. Ve, tüm bu kaos ve işlev bozukluğuna riyaset eden de meşhur sirk sahibi P. T. Barnum’un siyasetçi versiyonundan başka biri değil. Bir başkan ki, bizim derimiz yüzülürken o binbir türlü garipliği atraksiyon olarak sergilemekte –tıpkı Barnum sirkindeki Feejee denizkızı gibi: Başıyla üst gövdesi bir balığın kuyruk tarafına eklemlenmiş bir maymundan oluşan bir hilkat garibesi.

Martin Buber’den George Orwell’e, Orwell’den James Baldwin’e kadar, bu distopya çağının hızla yaklaşmakta olduğu konusunda bizi uyaran sanatçılar, entelektüeller ve yazarlar saymakla bitmez. Ne var ki, sarhoş edici sonsuz görüntülerle, tapındığımız kendi putlarımızla ve bile isteye kapılmış olduğumuz cehaletimizle lebalep dolu bu Disneyleştirilmiş dünyamızda biz onları dinlemedik. Bu ihmalimizin bedelini ödeyeceğiz.

Søren Kierkegaard, Batı medeniyetinin sonunu getirecek olan şeyin aklı duygudan ve empatiden ayırmamız olduğunu ileri sürmüştü. Teknokrat bir toplumda “ruh”un oynayacağı bir rol yoktur. Müşterek olan, tuzla buz edilmiştir. Ortak yarar (kamu yararı) kavramı bir kenara atılmıştır. Hırs, baş tâcı edilmektedir. Birey bir tanrı olmuştur artık. Selüloid görüntü gerçeğin yerini almıştır. Aşkınlığı (transcendence) ve müşterekliği mümkün kılan sanatsal ve entellektüel güçler küçümsenmekte ya da hiçe sayılmaktadır. En bayağı şehvanî arzular kimliğin belirtileri ve kendini ifade biçimleri olarak kutsanmaktadır. Gelişim ve ilerleme sadece ve sadece teknolojik ve maddî  alanlardaki ilerlemelerle ölçülmektedir. Bu ise, kolektif bir umutsuzluk ve kaygı yaratmaktadır: tüketici-kültürünün putlarının pırıltısını, gürültü patırtısını ve sahte vaatlerini besleyen ve onlar tarafından beslenen toplu umutsuzluk ve kaygıyı. Umutsuzluk her geçen dakika artıyor ama biz varoluşsal korku ve dehşetimizi asla kabullenemiyoruz. Kierkegaard’ın anladığı şekliyle söylersek: “Umutsuzluğun belirgin karakteri tam da şudur: O, umutsuzluk olduğunun farkında bile değildir.”

Direnenler, bıkmadan usanmadan kendilerini amansızca eleştirirler. Bizlere o ulaşılması imkânsız ebedî gençliği, şöhreti ve mali başarıyı vaad eden kitle kültürünün bizi sormaktan alakoyduğu şu zor soruları direnişçiler sorarlar: Hayata gelmenin anlamı nedir? Yaşamak ne anlama gelir? Ölmek ne anlama gelir? Anlamlı bir hayatı nasıl yaşarız? Adalet nedir? Hakikat ve doğruluk nedir? Güzellik nedir? Şimdiki halimiz hakkında geçmişimiz bize ne söyler?  Köktenci kötülükle nasıl baş ederiz?

Biz, Kierkegaard’ın “ölüme götüren hastalık” diye adlandırdığı o durumun pençesine düşmüş haldeyiz şimdi: Umutsuzluk yüzünden ruhun uyuşup hissizleşmesi ve bunun da insanda manevi ve fiziki çöküşe yol açması. Kiergegaard’a göre, kendilerini rasyonel soyutlamaların ve mesafeli bir entelektüalizmin hakimiyetine bırakmış olanlar da tıpkı zevk-ü sefa arzusuna düşen, kudret, şiddet ve vahşice seks tutkularına saplananlar kadar düşkünleşmiş  haldeler. Biz, bedenle ruhun engellerini, eksik-gediğini, insan olmanın getirdiği sınırlama ve kısıtlamaları kabul eder ve bu kısıtlamalara rağmen iyilik yapma peşinde koşmayı sürdürürsek ancak, selamete erişebiliriz. Daima umutsuzluk uçurumunun kıyısında varolacağımız anlamına gelen bu yakıcı dürüstlük bizi, Kierkegaard’ın deyişiyle, “korku ve titreme” içinde tutar sürekli olarak. Asla birer melek olamayacağımızı kabullenirken, bir zalim olmamak için mücadele ederiz. Önce davranmalı, eylemeli, sonra bağışlanmayı dilemeliyiz. Kendi yüzümüzü zalimin yüzünde seçebilmeliyiz.

İlahiyatçı Paul Tillich “günah” kelimesini bir ahlaksızlık eylemini anlatmak için kullanmıyordu. O da Kierkegaard gibi, günah kavramını yabancılaşma olarak tanımlıyordu. Tillich için günah bizim en derin varoluşsal ikilemimizdi. Günah, bize hayatın nihaî anlam ve amacını veren güçlerden ayrılmamız demekti. Bu ayrılış, kitle kültürünün yağmalayıp talan ettiği o yabancılaşma, kaygı, anlamsızlık ve umutsuzluk hallerini besleyip büyüten şeydir işte. Kendimizi kendi içimize doğru katlayıp kıvırdıkça, bencillik ve kendine hayranlıkla tanımlanmış sapık bir aşırı-bireycilik halini kucakladıkça, bu yabancılaşma halini asla aşamayacağız. Kendimizden, başkalarından ve kutsal olandan hep ayrı düşmüş olacağız.

Direniş yalnızca karanlığın güçleri ile çarpışmak demek değildir. Direniş, tam ve bütünleşmiş bir insanoğlu ya da insankızı olmaya ilişkin birşeydir. Uzaklaşma ve yabancılaşmanın üstesinden gelmeye ilişkin birşey. Sevme kaabiliyetine ilişkin birşey. Kutsal olanı onurlandırmaya ilişkin birşey. Haysiyete ilişkin. Direniş, fedakârlığa ilişkin birşeydir. Cesarete ilişkin. Özgür olmaya ilişkindir direniş. Direniş, insanın varoluşunun doruk noktasıdır.

 

İngilizce aslından Türkçe'ye çeviren: Ömer Madra

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.