Belirtileriyle Değil, Hastalığın Kendisiyle Savaşalım

Belirtileriyle Değil, Hastalığın Kendisiyle Savaşalım

27 Kasım 2017

Küresel kapitalizm hastalığı, gezegenimizin her yerinde aynı sonuçları yaratıyor. Demokratik kurumları zayıflatarak veya tamamen ortadan kaldırarak, onları oligarşik güçlere ve büyük şirketlere boyun eğmeye zorluyor. 

Kaynak: Truthdig (12 Kasım 2017)

Küresel şirketlerin, bankaların, Dünya Ticaret Örgütü’nün ve IMF’nin dikte ettiği politikalarla yönetilen yerel hükümetleri, kendi ekonomileri üzerindeki hakimiyetten vazgeçmeye mecbur ediyor. “İşgücü fazlası” veya “gereksiz” diye nitelendirilen yüz milyonlarca işçiyi bir kenara atıyor. Sağlıksız, sefalet içindeki atölyelerde düşük ücretlerle çalışan korunmasız işçileri daha da güçsüzleştiriyor; korku, endişe ve boyun eğmeye mahkum ediyor. Borç köleliği gibi cezalandırıcı yollarla bireylerden, kurumlardan ve devletlerden para çeken soyguncu küresel kurumlar yaratarak ekonomiyi “finansallaştırıyor”. Şirketlerin sahipliğindeki medya platformlarının sesini kısarak, özellikle muazzam gelir farklılıkları ve sosyal eşitsizlikler üzerine samimi tartışmalar yapılmasını engelliyor. Ve bu tahribat, proto-faşist hareketleri ve hükümetleri güçlendiriyor.

Bu proto-faşist güçler, doğruluğu ispatlanabilir gerçekleri ve tarihi itibarsızlaştırarak yerine hayali söylemler üretiyor. Kaybolmuş şan-şeref adına nostalji tüccarlığı yapıyor. Modern, teknokratik dünyanın manevi iflasına saldırıyor. Yabancı düşmanlığı yapıyor. Aşırı-erkeksiliğin ve savaş kültünün “erdemlerinin” savunuculuğunu yapıyor. Şiddet yoluyla yeniden canlanmayı va’zediyor. Müritlerini ahlaki seçimler yapmaktan kurtararak güç ve korunma sözü veren demagogların çevresinde toplanıyor. Özeleştiri ve içe bakışı teşvik eden ve özellikle şeytanlaştırılanlara empati duymamızı öğütleyen tüm bireyleri, kurumları ve okulları marjinalize ediyor ve yok etmeye çalışıyor. Bu maksatla sanatçıları ve entelektüelleri alaya alıyor, onları susturmak istiyor. Bu nedenle muhalefete saldırıyor, muhalefet etmeyi hainlik ilan ediyor.

Bu proto-faşist hareketler aynı zamanda kadın düşmanıdır. Kız ve kadınları güçsüzleştirerek, gücü (iktidarı) küresel ekonominin içinde kendini güçsüz hisseden erkeklere devreder. Ulusal gerileme için etnik ve dini azınlıkları suçlar. Tuhaf komplo teorileri üretip besler. Orwell-tarzı “alternatif gerçek” söylemleriyle konuşur. Dinsellik ve vatanseverlik sembollerini temsil etme ve kullanma hakkının sadece kendilerinde olduğunu iddia eder.  

Türkiye, Polonya, Rusya ve A.B.D.’nin yanı sıra, kast köleliği temelleri üzerine kurulmuş olan Hindistan da neo-feodal devletlerden biri olmuştur. Hindistan’ın neo-feodal yapısı, Dalit’lere --eskinin “Dokunulmazları’na-- ve şimdi giderek artan ölçüde Müslümanlara karşı zulüm uygulamaktadır. Şimdinin Hindistan Başbakanı Narendra Modi, batı Hint eyaleti Gujarat’ın başkanı olduğu dönemde Müslümanlara karşı acımasız bir pogromuygulamış, ve sekter (mezhepsel) ayrımcılığı ve şiddeti savunmuştu; her ne kadar daha sonra, bu yıl “inanç adına işlenen şiddet suçlarını hoşgörüyle karşılamayacağız” gibi cılız bir demeç verdiyse ve dinsel barış adına, hiç de ikna edici olmayan çağrılarda bulunduysa da… Narendra Modi başbakan olarak, Hindistan’da yapılan insan hakları ihlallerini ve kıyımları dile getirenlere karşı tehditler savurmuş, onları taciz etmiş ve susturmak için güç kullanmıştır. Kendisini eleştirenlere “anti-milli” diye saldırmıştır, yani A.B.D.’deki “anti-vatansever” suçlaması gibi. 

Modi, Donald Trump’ın da içinde bulunduğu dünyanın başka bölgelerindeki demagoglar gibi, “ahlaki temizlik” jargonuyla konuşuyor, ve kendine hizmet etmesini amaçladığı tarihi efsaneler öne sürüyor. Örneğin, et yiyen Hintliler --ki sayıları çok fazladır-- hedef alınıyor; sağcı Hindu ideolojisine hizmet eden ve faşizme açıkça hayranlık besleyen yeni okul kitapları yazılıyor, ve fazla politik veya müstehcen diye nitelendirilen sahne sanatçılarına hücum ediliyor.

Amerika’nın güçlü kurumsal şirket yapıları içinde, Trump gibi demagogların histerik, budalaca ve akıl dışı hezeyanlarını itici bulan bireyler, partiler ve gruplar var. Bunlar, Hillary Clinton ve Barack Obama gibi politikacıların cilalanmış yalancılıklarına dönülmesini istiyor. Küresel kapitalizmin çıkarlarını, iyi işleyen bir demokrasi ve açık toplum masalları ile güçlendirmeyi ümit ediyor. Oysa bu “ılımlılar” veya “liberaller”, küresel şirketlerin sürdürdüğü yağma ve talanın mimarlarıdır aynı zamanda. Yerini demagogların ve proto-faşist akımların doldurduğu bir politik boşluk yaratmışlardır.Ama kendi suç ortaklıklarını görmezden gelirler. Eski FBI Direktörü James Comey’nin ve Rusların, Trump’ın seçilmesinden sorumlu olduğu gibi kendi yarattıkları safsatalara dört elle sarılıp, küresel krizin ve kendi yenilgilerinin ardında yatan toplumsal eşitsizlikleri değerlendirmekten kaçınırlar.

A.B.D.’nin en zengin 400 kişisi, nüfusun alttaki %64’ünden daha fazla varlığa sahiptir; ve Amerikanın en zengin üç kişisi, A.B.D. nüfusunun en alttaki %50’sinden daha varlıklıdır. Ekonomiyi düzenleyen zayıf kontrol mekanizmalarından ve vergi yasalarından vazgeçilmesi,veya bunların egemen oligarkların zenginliğini daha da arttıracak şekilde yeniden düzenlenmesi sonucunda, bu sosyal eşitsizlik daha da şiddetlenecektir. Tarih gösteriyor ki, toplumsal eşitsizliğin bu seviyelere yükselmesi, daima patolojik sonuçlara ve politik tahrifatlara yol açar. Aynı zamanda, potansiyel bir devrimin habercisi olur. 

Demokrat Parti ve liberal sınıfın son onyıllarda elde ettiği kısa-vadeli politik ve ekonomik kazanımlar, işçi sınıfının zararına gerçekleşmiştir. Liberal sınıf, küreselleşmede suç ortaklığı ettiği için inandırıcılığını kaybetmiştir; aynı zamanda temsil ettiği iddiasında olduğu “liberal” demokratik değerlere inancı da yok etmiştir. Onyıllar boyunca, Bill ve Hillary Clinton ve Obama gibi “liberal” politikacılar tarafından kendilerine yalan söylenen kızgın işçi sınıfı, Trump’ın nefret ettikleri iktidar yapısına ve elitlere yönelttiği kaba-saba kışkırtma ve hakaretleri eğlenerek izliyor. Pek çok Amerikalı, Trump’ın bir üçkâğıtçı olduğunu biliyor, ama Trump hiç değilse onların (işçi sınıfının) “liberal” elitlere, işçi sınıfını terk etmiş olan liberal elitlere karşı hissettiği küçümsemeyi paylaşıyor.

Ancak, bir süre sonra Trump’ın destekçilerinin bir kısmı, hatta büyük bir kısmı, onun en zengin %1’e hizmet eden bir korkak olduğunu ve büyük kurumsal şirketlerdekikleptokrasiyi (hırsızlığı) pompaladığını anlayacaktır. Bernie Sanders destekçilerini saflarından temizlemekle meşgul olan Demokrat Parti, bu temizliğin partinin talihini canlandıracağına güveniyor. Demokrat Parti liderliğinin, Trump’un bir köşeye sıkışacağını ümit etmekten başka hiçbir gerçek politik stratejisi yoktur. Demokrat Parti, bir yandan Indivisible Hareketi (Trump’ın Başkan seçilmesine tepki olarak başlatılan ilerici bir politik girişim, “Bölünmezlik” Hareketi) ve kadın yürüyüşleri gibi muhalefet hareketlerini, diğer yandan 2016 başkanlık seçimine Rusların müdahale etmesi etrafında yürütülen cadı avını destekliyor ve bunlar için maddi kaynak sağlıyor. Bütün bu gayretlerin tek odak noktası Trump’ı başkanlıktan uzaklaştırmak ve iktidara tekrar Demokrat Parti’yi getirmektir. Bu tarz bir karşı koyma faydasızdır ve sonuçsuz kalacaktır.

Ama başka direniş hareketleri de var, ki en önde geleni ve hastalığın kendisiyle savaşanı, Kızılderili Bölgesi Standing Rock’ta “Dakota Access Boru Hattı”nı engelleyen su koruyucularının direnişi. Eyalet (devlet)yönetiminin verdiği tepkiye bakarak, gerçek bir direnişi göstermelik bir direnişten kolayca ayırt edebiliriz. Aralarında Debbie Wasserman Schultz’un da bulunduğu Demokratlar, kadın yürüyüşlerinin itibarlı katılımcılarıydı. Bu yürüyüşlerde polisler genellikle nazik davranmış ve protestoculara kolaylık sağlamıştı; az sayıda tutuklama olmuş, ve ana akım medyası hareketlere sempatiyle yaklaşmıştı.

Buna karşılık, Obama yönetimi sırasında gerçekleştirilen Standing Rock’taki uzun süreli eylemlerde barışçıl direnişçiler polis, Ulusal Muhafız güçleri ve özel güvenlik taşeronları tarafından fiziksel saldırıya maruz kalmıştı. Bu kuvvetler direnişi kırmak için sıfırın altındaki derecelerde tazyikli su sıkmış, biber gazı, ses bombası, insansız hava araçları, zırhlı taşıtlar ve köpekler kullanmış, yüzlerce tutuklama yapmıştı. 

Hastalığın kendisi ile değil, belirtileri (semptomları) ile savaşırsanız, devlet pasif kalacaktır. Ama doğrudan hastalık ile savaşırsanız, devlet acımasız olacaktır.

Trump’ın seçmen tabanı onu bir kez terk etmeye başladığı zaman, siyasi manzara çok çirkinleşecektir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın baskısı altındaki Türkiye, buna iyi bir örnek oluşturuyor. Trump ve müttefikleri, iktidara tutunmak için her şeyi göze alan çaresiz bir hamle yaparak Müslümanlara, çalışma belgesi olmayan işçilere, Afrika-kökenli Amerikalılara, ilericilere, entelektüellere, feministlere ve tüm muhaliflere karşı nefret suçlarını ve şiddeti açıkça körükleyecektir. Trump ve onun “alternatif sağdaki müttefikleri” (“Alt-right conservatives”: ılımlı muhafazakârlığı reddeden, aşırı sağcı ideoloji yanlıları) ve Hıristiyan sağcılar, dev şirketlerin yağma ve talanlarının üstünü örtüp, vitrinlerine sözde medeniyet cilası çekmeye çalışan ana akım medyası dahil, tüm muhalefet organlarını susturmak için harekete geçeceklerdir. Devletin mevcut tüm iç güvenlik mekanizmalarının gücünü kullanarak halk protestolarını ezecek ve muhalifleri hapse atacaktır -- sözde(göstermelik) direnişlere katılanları bile.

Zaman bizden yana değil. Eğer işçi sınıfını da içine alan kapitalizm-karşıtı hareketleri güçlendirirsek, bir şansımız olabilir. Standing Rock’taki su koruyucularının yaptığı gibi, şiddetli devlet baskısına karşı sürekli bir direniş gösterebilirsek, bir şansımız olur. Devletle işbirliğine karşı çıkan millet çapında kampanyalar örgütleyebilirsek, bir şansımız olur. Belirtilerle oyalanarak dikkatimizi dağıtmamalıyız. Hastalığın kendisini tedavi etmemiz gerek.

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın.

İngilizce aslından çeviren: Canan Ener Silay

 

Kategori: