Bağımlıyız!: Yeryüzündeki Hayatımız Üzerinde Fosil Yakıtların Bir An Olsun Gevşemeyen Pençesi

Bağımlıyız!: Yeryüzündeki Hayatımız Üzerinde Fosil Yakıtların Bir An Olsun Gevşemeyen Pençesi

06 Eylül 2016

Bireyler, hükümetler ve toplumlar, kayda değer hiçbir ekonomik avantaj elde etmemelerine ve gezegene ağır zarar verme riskine rağmen, fosil yakıtları seçmeye devam ediyorlar. Belli ki ortada akıl ve mantık dışı bir durum var. Buna, bariz bir bağımlılık eğilimi gözüyle de bakabiliriz pekala.

İşte iyi haber: rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi ve diğer yenilenebilir enerji türleri kimsenin beklemediği kadar hızla yayılarak, gelecekteki enerji tedarikimizi giderek büyüyen oranlarda bu sistemlerden sağlayacağımızı garantiliyorlar. Amerika Birleşik Devletleri Enerji Bakanlığı’na bağlı Enerji Bilgi İdaresi’nin en son tahminlerine göre küresel rüzgâr, güneş, hidroelektrik ve diğer yenilenebilir enerji tüketimi bugünle 2040 yılı arasında iki katına çıkarak, 64’ten 131 katrilyon BTU’ya (Britanya Sıcaklık Birimi/British thermal units) sıçrayacak.

Şimdi de kötü haber: petrol, kömür ve doğal gaz tüketimi de artıyor. Yenilenebilir enerji kullanımında ne kadar mesafe alınırsa alınsın, fosil yakıtlar gelecekte daha onyıllar boyunca küresel pazara hükmetmeye devam ederek, küresel ısınmanın hızını arttıracak ve iklim değişikliği kaynaklı afetleri kesifleştirecek gibi görünüyor.

Yenilenebilir enerjinin hızla büyümesi bizi neşeye gark etti. Pek de uzak olmayan bir zaman önce enerji analistleri, rüzgâr ve güneş sistemlerinin küresel pazarda petrol, kömür ve doğal gaz ile rekabet edemeyecek kadar pahalı olduğunu söylüyordu. O zamanki varsayıma göre yenilenebilir enerji sistemleri için pahalı teşviklere ihtiyaç vardı ve bunlar da her zaman kolay kolay bulunamayabilirdi. Dün dündür, bugün de bugün. Şaşılacak şey belki, ama şimdi rüzgâr ve güneş, pek çok pazarda ve pek çok kullanım alanında fosil yakıtlarla rekabet edebilir durumda.

O tahmin edilemediyse, şu da edilemedi ama: tüm bu ilerlemelere rağmen fosil yakıtların cazibesi tükenmedi. Bireyler, hükümetler ve toplumlar, kayda değer hiçbir ekonomik avantaj elde etmemelerine ve gezegene ağır zarar vermeleri riskine rağmen, bu tür yakıtları seçmeye devam ediyorlar. Belli ki ortada akıl ve mantık dışı bir durum var. Buna, bariz bir bağımlılık eğiliminin fosil yakıt düşkünlüğündeki karşılığı gözüyle de bakabiliriz pekala.

Enerjinin genel manzarasındaki bu çelişkili ve tedirgin edici hal Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) küresel trendlerin senelik değerlendirmelerini içeren ve Mayıs ayında yayınlanan Uluslararası Enerji Görünüm Raporu - 2016’da açıkça görülüyor. Yenilenebilirlere dair iyi haberler raporda hemen göze çarpıyor ve bu haberler arasında 2040 yılına kadar küresel enerji kullanımı projeksiyonları da var. Raporda “Yenilenebilirler bu zaman aralığında dünyanın en hızlı büyüyen enerji kaynağı olacaklar” sonucuna varılıyor. Gelecek yıllarda rüzgâr ve güneş enerjisinin diğer tüm enerji türlerini geride bırakarak güçlü bir şekilde büyümesi bekleniyor. Ama yenilenebilirler çok zayıf bir temelden başladığı için - 2012’de tüketilen tüm enerjinin sadece %12’sini temsil ediyorlardı - patlayarak büyüseler de önümüzdeki onyıllar boyunca gölgede kalacaklar. Raporun tahminlerine göre 2040 yılında fosil yakıtlar dünya enerji pazarının hâlâ  %78’i gibi şaşırtıcı yükseklikte bir oranını elde tutacaklar ve – tamamen depresyona girmenin sizin için mahzuru yoksa söyleyelim ki – petrol, kömür ve doğal gazın her birinin pazar payı, yenilenebilir enerji türlerinin toplam pazar payından daha fazla olmaya devam edecek.

2040 yılında enerji tüketiminin bugünküne oranla çok daha fazla olmasının beklendiğini de aklımızdan çıkarmayalım. Bugün yaklaşık 600 katrilyon BTU (British Thermal Unit/Britanya Isı Ünitesi) enerji tüketimine karşılık o zaman 815 katrilyon BTU enerji tüketileceği tahmin ediliyor. Diğer bir deyişle, fosil yakıtlar pazar paylarının bir kısmını yenilebilir enerjiye kaptıracak olsalar da, gene de mutlak anlamda çarpıcı bir büyüme yaşayacaklar. Örneğin, 2040 senesinde günlük petrol tüketiminin %34 oranında artarak, günde 90 milyon varilden günde 121 milyon varile ulaşması bekleniyor. Son zamanlarda hakkında çıkan tüm olumsuz söylemlere rağmen kömürün de hatırı sayılır derecede büyüyeceği, “iletimi/dağıtımı yapılmış enerji” olarak sözkonusu dönem içinde 153 katrilyon BTU’dan 180 katrilyon BTU’ya çıkacağı tahmin ediliyor. Doğal gaz ise küresel talebin %70 artması ile fosil yakıtların şampiyonu olacak. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde, fosil yakıt tüketiminin raporda bahsi geçen zaman içerisinde 177 katrilyon BTU (ya da %38 oranında) artması bekleniyor.

İklim bilimine dair en üstünkörü bilgiye sahip olanların bile bu tahminler karşısında titremesi gerekiyor. Çünkü en nihayetinde, fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan emisyonlar, insanların atmosfere saldığı toplam sera gazı miktarının yaklaşık dörtte üçünü oluşturuyor. Fosil yakıt tüketiminde böylesine büyük çapta bir artış, küresel sıcaklıkları arttıran seragazı etkisi üzerinde de buna tekabül eden bir sonuç doğuracaktır.

Geçen Aralık ayında Paris’te düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde 190’dan fazla ülkenin temsilcileri, küresel ısınmanın sanayi öncesi döneme göre 2 dereceyi aşmasını engellemeyi hedefleyen bir planı kabul ettiler. Bilim insanları bunun ötesinde bir ısınmanın Grönland ve Antarktik buz tabakalarının erimesi (ve bunun sonucunda deniz seviyesinin 3 - 6 metre yükselmesi) gibi feci ve geri dönülemez iklim etkilerinin olacağına inandığı için bu hedef seçildi. Paris Anlaşması’na göre katılımcı ülkeler seragazı emisyonlarının artmasını durdurmak için acil adımlar atılmasını sonra da seragazlarını fiilen azaltma safhasına geçilmesini gerektiren planı imzaladılar. Anlaşmanın gereğini yerine getirmek için hangi önlemlerin alınması gerektiği belirlenmese bile – her ülke bu hedefe varmak için sunacağı “niyet edilen ulusal katkı payı”nı (INDC) kendisi bulacak – pek çok ülke için tek uygulanabilir çözüm, fosil yakıt tüketimini azaltmak olacaktır.

2016 Enerji Bilgi İdaresi raporunun da apaçık bir şekilde gözler önüne serdiği gibi, Paris Anlaşmasını destekleyenler petrol, kömür, doğal gaz tüketimlerini azaltma yolunda gitmiyorlar. Hatta seragazı emisyonlarının 2012 ile 2040 yılları arasında %34 artması (32.3 milyar tondan 43.2 milyar tona çıkması) bekleniyor. 10.9 milyar tonluk bu net artış, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Kanada’nın ve Avrupa’nın 2012’deki toplam karbon salımlarına eşit. Eğer bu tahmin ve projeksiyonlar doğru çıkarsa küresel sıcaklıklar muhtemelen 2 derece seviyesinin çok üzerine çıkarak iklim değişikliğinin bugün bile yaşamakta olduğumuz yıkıcı etkilerini doğuracak ve yangınlar, sıcak hava dalgaları, seller, kuraklıklar, fırtınalar ve deniz seviyesi artışları gibi yıkıcı etkiler büsbütün yoğunlaşacak.

Bağımlılığın Köklerini Keşfetmek

Fosil yakıtların küresel ısınmada oynadıkları rolü bilmemize ve Paris’te verilen bütün bu ulvi sözlere rağmen, dünyanın fosil yakıt tüketimine ısrarla bel bağlamasını nasıl açıklayacağız peki?

Bu tutum bir noktaya kadar yerleşik döngünün sonucu: Var olan kent, endüstri ve ulaşım altyapısı, büyük ölçüde fosil yakıtlara dayalı enerji sistemlerinin etrafına örülü ve de karbon sonrası bir gelecek için tüm bunları yenilemek ya da yeniden ayarlamak çok uzun bir zaman alacak. Örneğin, elektriğimizin çoğu kömürlü veya doğal gazlı termik santrallerde üretiliyor ve bu santraller daha yıllarca çalışmaya devam edecek. Yenilenebilir enerjinin hızlı büyümesiyle birlikte bile kömür ve doğal gazın 2040 yılında dünya elektrik gücü üretiminin %56’sını sağlaması bekleniyor (ki bu, bugüne göre sadece %5’lik bir düşüş demek). Benzer şekilde, yollardaki arabalarla kamyonların ezici çoğunluğu şu anda benzin ve diesel yakıt tüketmekte. Elektrikle çalışan yeni araçların sayısında önemli bir sıçrama olsa bile, petrolle çalışan araçların yollardaki bu büyük üstünlüğünü kaybetmesi için daha pek çok yıl geçmesi gerekecek. Tarihin bize söylediği gibi, bir enerji türünden diğerine geçiş, zaman alır.

Sonra bir de yerleşik menfaatler meselesi var – hem de ne mesele! Enerji, dünyanın en büyük ve en kârlı işi; ayrıca, dev fosil yakıt şirketleri uzun zaman boyunca ayrıcalıklı ve hayli yüksek kazançlı konumlarının keyfini sürüp durdu. Chevron ve ExxonMobil gibi petrol şirketleri ile onların devlet mülkiyetindeki muadilleri olan Rusya’nın Gazprom’u ve Suudi Aramco, sürekli olarak dünyanın en değerli işletmeleri listesinin başlarını tutuyor. Bu şirketler – ve bağlantılı oldukları hükümetler – her sene elde ettikleri muazzam kârlarından, gezegenin gelecekteki iyiliği, refahı ve mutluluğu için vazgeçme eğiliminde değiller pek.

Sonuç olarak, bu şirketlerin (politikacılarla ve siyasi partilerle gayet iyi finanse edilmiş köklü bağları dahil) ellerindeki her türlü imkânı kullanarak, yenilenebilir enerjiye geçiş sürecini yavaşlatacaklarının garantisi var. Örneğin, ABD’de kömür üreten eyaletlerin politikacıları şu anda Obama yönetiminin kömür tüketiminde ciddi azalmaya yol açabilecek “temiz enerji” planını durdurma planları yapmakla meşguller. Benzer şekilde Exxon, firmanın iklim değişikliği ve fosil yakıt kullanımı arasındaki ilişkiyi bildiğine ve örtbas ettiğine dair soruşturmayı yürüten eyalet başsavcılarının gayretlerine ket vurmak için kendisine yakın Cumhuriyetçi yetkilileri saflarına kattı. Gerek bu çabalar, gerekse Heartland Enstitütüsü ile iklim değişikliğini inkâr eden diğer düşünce kuruluşlarının fonlanması, halkı yanlış yönlendirmek için girişilen şirket çabaları buzdağının yalnızca görünen kısmından ibaret.

Tabii, fosil yakıtları sürdürme kararlılığı başka hiçbir yerde “petro-devletler”deki kadar azgın değil; bu devletler hükümet gelirlerini yüksek tutmak için vatandaşlarına enerji teşvikleri sunmakta, fosil yakıt kullanımını teşvik için ürünlerini kimi zaman piyasa rayiç fiyatlarının altında satmaktalar. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre 2014 yılında farklı türdeki fosil yakıt teşvikleri dünya çapında 493 milyar dolar gibi akıl almaz bir rakama ulaştı – bu rakam yenilenebilir enerji türlerinin geliştirilmesi için harcanandan çok daha fazla. Önde gelen endüstri ülkelerinin oluşturduğu G-20 grubu 2009’da, bu tür teşvikleri aşamalı olarak devre dışı bırakma kararı almıştı; ancak, bu yılın Haziran ayında Beijing’de yapılan G20 Enerji Bakanları toplantısında bunun için bir takvim kabul edilemedi – Bu da gösteriyor ki Eylül’de G-20 ülkeleri hükümet başkanları yine Çin’de toplandıklarında bu konuda pek bir ilerleme kaydedilemeyecek..

Küresel ekonominin kurumsallaşmış fosil yakıt bağımlılığı ve ortaya konan para miktarı düşünüldüğünde, bütün bunlarda şaşacak bir şey yok. Açıklanamayan şey ise fosil yakıt tüketimindeki artış tahmini. Zaman içinde hızlanan tedrici bir azaltım, karbon temelli yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geniş ölçekli ama yavaş bir geçiş süreci ile tutarlı olurdu. Ama bunun tam tersi oluyor, yani aslında dünyanın pek çok yerinde fosil yakıt kullanımı artıyor gibi görünüyorsa bu, işin içinde başka bir etken olduğunu gösteriyor: bu da bağımlılıktır.

Sigara içmenin, kokain çekmenin ya da çok fazla alkol tüketmenin bizim için kötü sonuçlar doğurduğunu hepimiz biliriz; ama pek çoğumuz gene bunları yapmakta ısrar ederiz; çünkü bunları yapmanın getirdiği heyecanı, rahatlamayı ya da gündelik hayatın getirdiği acıların dinmesini karşı koyulamayacak kadar çekici buluruz. Aynı şekilde, dünyada insanların çoğunluğu arabalarının depolarını her zaman yaptığı gibi benzinle doldurmayı veya bir düğmeye basarak kömür veya doğal gazdan elektrik elde etmeyi, fosil yakıt bağımlılığından silkinip kurtulmaya girişmekten daha kolay buluyor.

Bağımlılığın gücü, tıpkı günlük yaşamda olduğu gibi, küresel seviyede de bambaşka ve çok daha sağlıklı bir yola koyulmanın bariz cazibesinin önüne geçiyor.

Hiçbir Yere Gitmeyen Fosil Yakıt Köprüsü Üzerinde Seyahat

2016 EIA raporu bunların hiçbirinin gerçekliğini teslim etmeden, sadece fosil yakıt bağımlılığımızın ne kadar yaygın ve geçerli olduğuna işaret ediyor. Örneğin, artan petrol talebini açıklarken, “ulaşım sektöründe sıvı yakıtların [büyük çoğunlukla petrol türevlerinin] tüketilen enerjinin çoğunu sağlamaya devam edeceği” notunu düşüyor. “Sıvı temelli olmayan [elektrikli] ulaşım teknolojilerinde ilerlemeler bekleniyor” olsa da bunlar “dünya çapında artan ulaşım hizmetleri talebini telafi etmeye” yeterli olamayacak ve dolayısıyla benzin ve diesele olan talep artmaya devam edecek.

Petrol temelli yakıtlara olan talep artışının en çok, gelişme yolundaki ülkelerde meydana gelmesi bekleniyor. Bu ülkelerde yüz milyonlarca insan orta sınıf saflarına katılıyor, ilk doğal gaz yakıtlı araçlarını satın alıyor ve enerji temelli yaşamın bağımlısı olmanın eşiğinden içeri adım atmak üzereler – artık ölüp gitmesi gereken ama bir türlü bitmeyen bir yaşamın. Petrol tüketiminin Çin’de 2012 ile 2040 yılları arasında %57 artması beklenirken Hindistan’da bunun çok daha büyük bir hızla  (%131!) artacağı tahmin ediliyor. ABD’de bile spor araba (SUV) ve pikap -kamyonet tercihlerinin artması, daha fazla petrol tüketimi anlamına geliyor. 2016 yılında, araba satış ve araştırma sitesi edmunds.com’a göre, hibrid veya elektrikli araçlarını satanların %75’i, onların yerine tamamen doğal gazla çalışan, üstelik 4 x 4 cip veya pikap gibi daha büyük bir araç satın almış.

Kömüre artan talep de insanı depresyona sürükleyecek kadar benzer bir yol izliyor. Kömür, iklim değişikliğine neden olan sera gazı salımlarının (emisyonlarının) çoğunluğunun asıl kaynağı olmayı sürdürse de, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğu, özellikle Asya’da, elektrik kapasitesini arttırmak için, düşük maliyetleri ve bilindik teknolojileri nedeniyle kömürü tercih ediyor. Uzun süredir öncü tüketicisi olan Çin’de kömür talebi azalsa da Çin’in kömür kullanımını 2035’e kadar % 12 oranında arttırması bekleniyor. Buradaki asıl büyük hikâye ise Hindistan: EIA’ya göre raporun incelediği zaman dilimi içinde Hindistan kömür tüketimini %62 artıracak; ABD’yi de geçerek dünyanın en büyük ikinci kömür tüketicisi haline gelecek. Bu fazladan kömürün çoğu, elektrik üretimi için: bir kez daha “genişleyen ve gitgide artan sayıda elektrikli cihaz kullanan orta sınıfı doyurmaya” gidecek.

Bir de, doğal gaz talebindeki devasa artış beklentisi var. Son EIA tahminlerine göre doğal gaz tüketimi, yenilenebilir enerji türleri hariç diğer tüm yakıtlardan daha hızlı artacak. Ancak, yenilenebilir enerjinin başlangıç noktasının küçüklüğü gözönüne alındığında, doğal gaz 2012 ila 2040 yılları arasında 87 katrilyon BTU ile diğer tüm yakıtlara göre en büyük mutlak artışı görecek. (Bu dönemde yenilenebilirlerin 68 katrilyon, petrolün ise 62 katrilyon BTU büyümesi bekleniyor).

Mevcut durumda doğal gaz, küresel enerji pazarında devasa bir avantaja sahip görünüyor.  EIA’ya göre “Pek çok bölgede santral kurmanın makûl yatırım maliyetleri ve cazip fiyatlandırmaları olmasının yanı sıra doğal gazın görece yüksek yakıt verimliliği ve gaz yakan termik santrallerin makûl yatırım maliyetleri gözönüne alındığında, doğal gaz enerji sektöründe yeni üretim tesisleri için cazip bir seçim haline gelmekte.” Ayrıca elektrik üretiminde (kömüre kıyasla) “temiz” şöhretinden de faydalandığı söyleniyor. “Pek çok ülke karbon diyoksit salımında azaltıma gitmek için ulusal veya bölgesel planları yürürlüğe koydukça, doğal gaz tüketimi, ondan daha karbon-yoğun olan kömürün ve akaryakıtın yerini alabilir.”

Maalesef, bu şöhretine rağmen, doğal gaz hâlâ karbon temelli bir fosil yakıt olma özelliğini sürdürüyor ve tüketiminin artmasıyla küresel sera gazı salımlarında ciddi bir artışa neden olacak. Hatta EIA’nın iddiasına göre, önümüzdeki çeyrek yüzyılda doğal gaz tüketimi kömürden ve petrolden daha fazla sera gazı salımlarına neden olacak. Doğal gazın yeşil enerji geleceğine uzanan bir köprü olabileceğini savunanların huzurunu kaçırabilecek bir not.

Tedavi Peşinde Koşmak

Eğer siz de EIA’nın son raporunu benim gibi baştan sona okursanız, insanlığın fosil yakıt bağımlılığında ihtiyaç duyduğu günlük doz karşısında afallayıp depresyona bile girebilirsiniz. EIA’nın analistleri, olağan şerhlerini koyuyorlar tabii, ve bu arada iklim anlaşmasını takiben beklenenden daha güçlü uygulamalara geçilmesi veya geçen Aralık’ta kabul edilen iklim anlaşmasının beklenenden daha sıkı uygulaması yapılması halinde bu tahmin ve projeksiyonlarının değişebileceğini belirtiyorlarsa da, fosil yakıtlara bel bağlanmasından uzaklaşma yönünde kararlı bir hareketlenmenin başladığına dair hiçbir işaret göremiyorlar.

Eğer gerçekten bağımlılık problemin büyük bir parçası ise, iklim değişikliğinin üzerine gitme yönünde üstlenilecek tüm stratejilerin, tedavi bileşenini içermesi şarttır. Sadece küresel ısınmanın gezegen için kötü olduğunu, sağduyu ve ahlakın bizi en kötü iklim felaketlerini önlemeye zorlayacağını söylemek, bağımlılara tütünün ve uyuşturucunun onlar için zararlı olduğunu söylemek kadar yetersiz kalır. İklim felaketini önlemek üzere girişilecek herhangi bir küresel kampanyanın başarısı, bağımlılık davranışlarının köklerine eğilip onlarla mücadele etmeyi, hayat tarzı üzerinde kalıcı değişiklikleri destekleyip teşvik etmeyi içermek zorunda. Bunu yapmak için de, uyuşturucu ve tütün bağımlılığı ile mücadele eden toplulukların en iyi (seçme) uygulamalarından gerekli dersleri çıkarıp, sonra da bunları fosil yakıtlara uygulamak gerekli olacaktır.

Örneğin, sigara tiryakiliği ile mücadele çabalarını ele alalım. Tütüne karşı mücadeleyi ilk başlatan, doktorlar ve sağlık çalışanları topluluğu idi: Mücadele, hastanelerde ve diğer sağlık tesislerinde tütün içme yasağıyla başladı. Bu çaba daha sonra kamusal tesislere taşındı – okullara, devlet binalarına, havalimanlarına ve diğerlerini kapsayacak şekilde yaygınlaştı –  ta ki kamusal alanın büyük kısmı sigarasız alan ilan edilene kadar. Sigara karşıtı aktivistler aynı zamanda tütün reklamlarının kaldırılması ve sigara paketlerine uyarıların konulması için kampanyalar yürüttüler.

Bu yaklaşımlar dünyanın dört bir tarafında tütün tüketiminin azaltılmasına yardımcı oldu; bunlar karbon karşıtı mücadeleye de pekala uyarlanabilir. Örneğin, üniversite kampüsleri ve şehir merkezleri araçsız alan ilan edilebilir. Bu strateji Londra’nın yeni seçilmiş belediye başkanı Sadiq Khan tarafından şimdiden sahiplenmiş durumda. Ana caddeler ve otobanlardaki hızlı (ekspres) şeritler hibrid, elektrikli araçlara ve diğer alternatif yakıt kullanan araçlara ayrılabilir. Benzin istasyonu pompalarında ve benzin reklamlarında örneğin şöyle uyarıların yer alması zorunluluğu getirilebilir: “Dikkat: Bu ürünün tüketimi astım, sıcak hava dalgası, deniz seviyesi artışı ve kamu sağlığına yönelik diğer tehditlere maruz kalmanız olasılığını arttırır.” Bu yaklaşım bir kere ciddi olarak ele alınmaya başladığında, fosil yakıt bağımlılığımızı sınırlamaya başlamamızı sağlayacak sayısız başka fikir ve önerilerin ortaya atılacağı şüphesiz.

Bu önlemler fosil yakıt şirketleri ve enerji ülkelerinin yerel ve küresel politikalar üzerindeki aşırı etkisini yenecek büyük adımlarla tamamlanmalı. Örneğin ABD’de senatör Bernie Sanders’ın başkanlık seçim kampanyasında savunduğu gibi kampanya finansmanında özel bağışların kapsamını kısıtlamak bu yolda bir adım olacaktır. Bir başka adım ise ExxonMobil gibi dev enerji şirketlerini, iklim değişikliği ve fosil yakıt tüketimi arasındaki ilişkiyi hasıraltı etmekten sorumlu tutmak olacaktır - aynı onlarca yıl önce sigara karşıtı aktivistlerin tütün şirketlerinin sigara içmek ve kanser arasındaki ilişkiye dair bilgiyi hasıraltı etmekten suçlandığı gibi.  

Küresel seviyede her türlü çabayı sürdürmezsek bir tek şey kesin görünüyor: EIA’nın tahmin ettiği gelecek bir gün gelecek ve insanlığın önceden hayal bile edilemeyecek ıstırabı gündemde olacak.

 

Kaynak:  http://www.tomdispatch.com/ 

Makalenin İngilizce aslını okumak için tıklayın. (14 Temmuz 2016)

Türçeye çeviren: Özgecan Kara