16 Nisan 18 Maddenin Değil, Vicdanların Referandumu

16 Nisan 18 Maddenin Değil, Vicdanların Referandumu

04 Nisan 2017

Küresel rüzgarlar ve kamu erkini kötüye kullanma rüzgarları evet’ten, hakkaniyet, adalet, vicdan rüzgarları ise hayırdan yana esiyorlar.

Kaynak: artıgercek.com

4 Nisan 2017

ABD’de Trump seçim kazandı, Birleşik Krallık AB’den çıkıyor, Avusturya’da, Hollanda’da ırkçı adaylar kıl payı seçim kaybediyorlar.

Rüzgarlar, dünyaya özgürlük, hakkaniyet ekseninden bakanlar açısından ters yönden esiyorlar.

Böyle bir ortamda Türkiye’de rüzgarların başka yönden esmesini beklemek de kolay değil.

Üstelik, çok yoğun, adaletsiz ve haksız bir propaganda mekanizması, kamu erki de kullanılarak “evet’ten” yana çalışıyor.

Yazımın sonunda bahsedeceğim bileşkenin “evet” yönlü ayağı, vektörü bu.

***

Ancak, bu son mekanizma, kamu gücünün böyle adaletsiz, haksız kullanımı referandum sonuçlarında belki de tam tersi, “hayır” yönlü sonuçlar da üretebilecek.

Kamu erki, TRT, tüm kamu kurumları destekli haksız, adaletsiz, eşitliksiz propaganda süreci belki de “evet’in” en büyük handikabını oluşturacak.

Bu handikabın adı da muhtemelen vicdan.

AKP 3 Kasım 2002’den bu yana sayısını benim bile unuttuğum seçim zaferleri yaşadı.

Bu seçim zaferlerinin muhtemelen çok önemli maddi, tarihsel, sosyolojik temelleri de mevcuttu ama kanımca bu başarılarda temel etken bu seçim süreçlerinde AKP’nin hep bir adım, hatta çok adım önde olduğu moral, vicdan üstünlüğü idi.

Hareketin doğal lideri Tayyip Erdoğan’ı Kasım 2002 seçimlerinde aday bile yapmadılar, AKP birinci parti oldu.

2004 yerel seçimleri muhtemelen AKP’nin moral anlamda en güçlü, haklılık olarak da epey önde olduğu bir seçimdi.

Düşünebiliyor musunuz, hatırlamakta bile zorluk çekebilirsiniz, hatırlasanız da inanmakta zorlanabilirsiniz, AKP ve Erdoğan’ın Kıbrıs’ın statükocu, ulusalcı kesimlerine çok radikal tavır alabildikleri bir dönemde yapıldı 2004 yerel seçimleri ve AKP bu seçimlerde yüzde 42 oy aldı.

Arkasından 2007 Temmuz seçimleri geldi; 27 Nisan muhtırası kepazeliği ve 367 günleri.

AKP kanımca çok büyük bir moral ve haklılık üstünlüğü ile girdiği bu seçimden de yüzde 47 gibi büyük bir oy oranı ile çıktı.

Bu dönemin temel özelliği AKP ve Erdoğan’ın hakkaniyet temelli siyasi moral üstünlüğü idi.

Türban yasakları, katsayı rezaleti, Ergenekon, 2008’de parti kapatma davası, vs.

Sonra bir şeyler oldu, AKP ve Erdoğan değişti; bu değişim sürecinin temel nedenlerinin henüz iyi analiz edilmediği kanısındayım, meseleyi fabrika ayarlarına dönmekle açıklamak iyi de tam yeterli değil; muhtemelen, belirli bir konjonktürde, kendilerini yeterince güçlü hissetmedikleri çıraklık döneminde, AB’nin siyasi kriterleri, Kopenhag kriterleri AKP’nin işine geldi ama sıra kurumsal maddi düzenlemelere, mesela kamu ihalelerine, çalışma hayatı kriterlerine, rekabet hukukuna geldiğinde ip koptu zira rant dağıtımı tehlikeye giriyordu bu AB düzenlemeleri ile.

Bu aşamadan sonra AKP girdiği seçimlerden yine önde çıktı ama yavaş yavaş moral, haklılık ve hakkaniyet üstünlüğünü yitirerek.

Ancak, bir kesimde travmalar o kadar sıcak ve büyük, pastadan ilk kez daha çok pay alma hırsı o denli taze idi ki, bu hakkaniyet erozyonu seçim sonuçlarına pek yansımadı.

16 Nisan’da AKP ve Erdoğan ilk kez arkalarına büyük bir hakkaniyetsizlik, adaletsizlik, vicdansızlık ters rüzgarlarını alarak referanduma gidiyorlar.

Bu çapta bir sistem ya da rejim değişikliğinin, hayati bir önceliği yokken, OHAL şartlarında yapılması bile, kanımca, başlı başına bir evet, bir vicdan handikabı.

OHAL şartlarını AKP ve Erdoğan bir avantaj olarak kullanıyorlar ama şayet bu milletin bir parçacık hakkaniyet duygusu varsa, bu koşullarda bir referanduma gidilmesini, OHAL şartlarının tümüyle evet lehine kullanılmasını aktif ya da pasif olarak protesto edecektir.

Aktif protesto hayır oyu kullanma, pasif protesto ise evet oyu kullanacak iken sandığa gitmeme ya da geçersiz oy kullanma anlamına gelebilir.

Toplu açılışların (!!!) hep seçim ya da referandum öncesine getirilmesi, böylece Sayın Cumhurbaşkanının ya da Başbakanının kamu kaynaklarını kullanarak propaganda mekanizmasını işletmesi de ayrı bir haksızlık, eşitsizlik, hakkaniyet yoksunluğu örneği.

Sayın Cumhurbaşkanı ya da Sayın Başbakanın bu referandum sürecinde örtülü ödenekten ne kadar kamu kaynağı kullandıklarını zaten hukuken bilemeyeceğiz.

TRT, Anadolu Ajansı gibi finansmanı büyük ölçüde seksen milyonun vergileriyle yapılan kurumların bu süreçte anti-hukuk, anti-anayasal tavırları da hakkaniyet, adalet yoksunluğunun çok büyük bir ayağı.

Muhalif basının çok büyük bir oranda ortadan kaldırıldığı, gazetecilerin saçma sapan gerekçelerle hapse atıldığı, sindirildiği, yandaş basının da bu durumdan ahlaken rahatsızlık duymadığı bir ortamda referanduma gidiliyor olması da çok büyük bir siyasi rekabet eşitsizliği, haksızlığı.

Bu hakkaniyet ve adalet eşitsizliği listesini uzatmak mümkün ama yazıyı çok uzatmamak lazım.

Tüm bu faktörler geleneksel olarak siyasi iktidarın lehine telakki edilen faktörler.

Ama acaba bu mevcut konjonktürde doğru mu?

Yoksa, AKP tarihinde ilk kez bu haksızlık, adaletsizlik girdabı AKP’yi ve Erdoğan’ı mı vuracak?

Hollanda krizi çok taze ama kimse de Sayın Başbakan’ın 6 Mart tarihinde bir yandaş kanalda “Hollanda’ya Hollanda seçimlerinden önce gitmek doğru olmaz” ifadesine rağmen o kadın bakanın Hollanda’ya seçimlerden önce nasıl, hangi direktifle, muhtemelen Başbakanın onayı bile olmadan neden gittiğini sorgulamayacak mı?

Acaba AKP, haklılık günlerinden kalma bir büyük özgüvenle Türkiye seçmeninin hakkaniyet, adalet hislerini çok mu hafife alıyor?

16 Nisan referandumu kanımca 18 maddelik anayasa değişiklik paketi referandumu değil, seçmenin hakkaniyet, adalet, siyasi yarışma ahlakına saygı, vicdan referandumu olacak.

Seçmenin de illaki benim hissettiğim hakkaniyet, adalet, siyasi rekabet, vicdan sorunlarını hissetme gibi bir mecburiyeti de yok doğrusu, bunu da biliyorum.

Bence “evet’in” en büyük handikabı arkasına adaletsizlik, hakkaniyetsizlik ters rüzgarlarını almış olması, devlet dilini de çok sert biçimde kullanması.

Unutmayalım, 12 Eylül anayasa referandumu hariç, arkasına devleti, devlet dilini almış tüm siyasal tercihler sandıkta hüsrana uğramıştır 1950’den günümüze.

Küresel rüzgarlar, kamu erkini kötüye kullanma rüzgarları evet’ten, hakkaniyet, adalet, vicdan rüzgarları ise hayırdan yana esiyorlar.

Bakalım bu iki vektörün bileşkesi nasıl tezahür edecek?