'Radikal kötüye karşı kötüyü tercih etmek'

'Radikal kötüye karşı kötüyü tercih etmek'

21 Kasım 2019
Fotoğraf: Reuters

'Ekonomi Politik' köşesinde Ali Bilge'yle konumuz olası erken seçim senaryoları.

Ekonomi Politik podcast servisi: iTunes / RSS

(18 Kasım 2019 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

 

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

 

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, günaydın Selahattin, merhabalar.

 

Can Tonbil: Günaydın efendim.

 

ÖM: Merhabalar. Bir haberi veremedik, şimdi onu da önden söyleyelim. Siyasi cesaret ödülü almış Almanya’da kurulan İlerici İttifak 2019 özel ‘siyasi cesaret’ ödülünü dün akşam Stockholm’de yapılan bir törenle HDP önceki dönem eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’a vermiş. Törene HDP dış ilişkiler sorumlusu Hişyar Özsoy ve Demirtaş’ın eşi Başak Demirtaş’la birlikte katılmışlar. Edirne cezaevinden de Demirtaş “bana layık gördüğünüz ‘siyasi cesaret’ ödülünü direnen Kürt halkı başta olmak üzere Türkiye’deki tüm halklara armağan ediyor ve bu ödülü Türkiye’deki cezaevlerindeki kadın yoldaşlarım başta olmak üzere tüm siyasi tutsaklar adına kabul ediyorum” demiş.

 

AB: Galiba Sezgin Tanrıkulu da katılmış törene.

 

ÖM: Öyle mi? Ben Bianet’ten okudum haberi.

 

AB: Katıldığını okudum, doğrusu Tanrıkulu’nun katılmasını da önemsedim. Sincan Türklerine değindiniz değil mi?

 

ÖM: Evet ayrıntılı olarak değindik çünkü bir tek Karar gazetesinde görebildik, çok önemli gelişmeler oluyor, biraz da acar muhabirlik yaparak Sincan’la iş yapan dünyanın bütün şirketlerini tekstil olsun, köle emekçisi çalıştırarak Sincan’dan memnun olduklarını gösteren haberlere de raporlara da yer verdik.

AB: Birkaç ay önce Temmuz başında Cumhurbaşkanı Erdoğan Çin’e resmi bir gezi yaptı malum, onu hatırlatmakta fayda var.

 

ÖM: Çok iyi olur evet.

 

AB: Erdoğan Çin’deyken böyle bir sorunun varlığından söz etmedi “Uygur Türkleri meselesinde Çin devletiyle herhangi bir görüş ayrılığımız yok” dedi. Uygur Türklerinin “mutlu ve refah içerisinde bir yaşam sürdüğünü” söyledi. "Çin’in Sincan bölgesindeki insanların Çin’in gelişimi ve refahı içinde mutlu bir yaşam sürdüğü bir gerçektir. Türkiye, Çin’le olan ilişkisinde var olan uyumu kimsenin bozmasına izin vermez” dedi bu gezide, “Türkiye aşırılığa kesin bir şekilde karşıdır.” dedi. Binlerce insanın zulüm görmesine rağmen.

 

ÖM: Kelimesi kelimesine söyledi bunu değil mi?

 

AB: Evet “refah ve mutluluk içinde bir yaşam sürdürüyor oradaki halklar” dedi.

 

ÖM: Yalnız haberler tam tersine buranın bir toplama kampı durumunda olduğu ve muazzam bir problem yaşandığını, dünyanın en büyük problemlerinden birinin yaşandığı gözünden kaçmış herhalde Cumhurbaşkanı’nın.

 

AB: Zaten hemen akabinde ABD’de yaşayan Dünya Uygur Kongresi Başkanı Rabia Kadir Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir mektup gönderdi, yaptığı açıklamadan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Özellikle ‘Sincan’da insanlar mutlu bir hayat sürüyor’ sözlerinin kendilerini çok üzdüğünü söyledi. Önce açıklamanın Çin tarafından çarpıtılmış olduğu öne sürüldü ancak ama çarpıtılmadığı daha sonra ortaya çıktı. Türkiye tarafından yapılan 'yayın yanlış' diyen bir açıklama bildiğim kadarıyla yok. Zaten, Sincan Türkleri temsilcileri de protesto ettiler ve Erdoğan’dan bir açıklama istediler

 

CT: Geçen hafta Macron Çin ticaret fuarına gitmişti, karşılıklı olarak kadeh kaldırmışlardı Xi Jinping Ping’le, ardından Paris iklim anlaşmasından çıkmasını eleştirmişlerdi ABD’nin. Orada da Macron İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından eleştirilmişti Çin’in Sincan’da yaptıklarıyla ilgili hiçbir şey söylemediği ve tepki göstermediği için.

 

ÖM: Daha önceki yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakan iken ve kuvvetle eleştirmiyor muydu? Ben yanlış mı hatırlıyorum bu Sincan’daki durumu?

 

AB: Eleştirdiği zamanlar oldu.

 

ÖM: Ben de öyle hatırlıyorum.

 

AB: Yanlış hatırlamıyorsam bir sene öncesinde de eleştirel açıklaması var, ama bu ‘dostlar alışverişte görsün’ türü açıklamalar oluyor, sonuçta Çin yatırımları Erdoğan için çok önemli, Çin’le imzalanan ekonomik anlaşmalar söz konusu. Bu arada şunu ekleyelim, 2-3 gün önce Dünya Bankası da, Çin’in Uygur bölgesindeki Müslümanlara yapılan baskılar nedeniyle verdiği krediyi kesti, kırptı. Dünya Bankası’nın bölge halkı için verilen kredinin toplama kamplarında kullanıldığını öne sürerek önemli bir kısmını iptal etti. ABD merkezli Foreign Policy dergisinde ilk kez Ağustos ayında gündeme gelen haberde, Çin’in Dünya Bankası'ndan aldığı 50 milyon dolar değerindeki kredinin, Uygurlu Müslümanların zorla tutulduğu kamplarda harcandığını kamplarda kullanılan teller , biber gazı silahı ve kurşun geçirmeyen yelek gibi malzemeleri satın almak için kullanıldığı iddia edilmişti. Dünya Bankası, 2015 yılında Çin'e verilen 50 milyon dolarlık krediyle, Uygur bölgesindeki Müslümanlara baskı yapıldığı suçlamasının ardından buradaki kalkınma projelerine yapacağı desteğin miktarını düşüreceğini duyurdu. Çin’in bölgeye uyguladığı politikalardan endişe duyduğunu belirterek - soykırım gibi bir şey- gelişmeleri dikkatle izlediklerini, denetimlerin zor olduğunu da öne sürerek kredinin önemli bir kısmını engelledi

Ayrıca Çin Merkez Bankasından bu yıl içinde 1 milyar Dolar geldi bize, dövizimizin çok kıt olduğu dönem vardı ya, işte o zaman da Çinliler bize 1 milyar dolar gönderdiler, 23 Haziran seçimleri sırasında Türkiye’nin kasasına girdi bu para. Biz bu aktarımı Ağustos’ta öğrendik

Sonuç itibariyle çok yüksel bir miktar değil, ama asıl meselemiz paradır, yatırımdır, ekonomidir. Para bir yana, Uygur Türkleri bir yana..Daha önce de hatırlarsınız, “bizi Şanghay beşlisi içine alın” diye yalvardık durduk, çevrelerinde dolaştık. Uygur Türklerine reva görülen bu durum üzerine şu ana kadar muhalefetten ve iktidardan hiç ses var mı? Dün, Türkçe yayın yapan Euro News’ da haberleştirmiş bu konuyu, New York Times’tan alıntı yapmış. Bu habere, 3 konuyu da eklemiş olduk. Dünya Bankası’nın bu durumu protesto ettiğini ve yardımı kestiği/azalttığını , Çin Merkez Bankası’ndan Türkiye’ye gelen parayı, ayrıca Erdoğan’ın 3 ay önce Çin gezisinde “böyle bir sorun yoktur” demecini.

 

CT: Ben bir de şunu anlamıyorum Ali bey, geçtiğimiz yıllarda bu ramazan aylarında Çin’in Sincan bölgesinde oruç tutturmama, devlet dairelerinde bunu yasaklama ile ilgili haberler dolayısıyla insanlar sokaklarda Koreli turistleri kovalıyorlardı, hatta Sincanlı aşçılara saldırılar düzenleniyordu konu doğrudan onlarla ilgili olmamasına rağmen ama böyle bir potansiyel protesto hareketi olmasına rağmen hiç kimse sesini çıkarmıyor Türkiye’de. Neden?

 

ÖM: Evet bütün bu izleme araçları, veri toplama araçları da Sincan’daki teknoloji şirketlerinde yapılıyor köle emeğiyle. Onu da hatırlatalım.

 

AB: Evet. Aslında Türkiye’deki kömür ocaklarında çok ucuza, gün yüzü görmeden Çinlilerin çalıştığını da belirtelim. Türkiye’deki özelleştirilen kömür ocaklarında Çin’li işçiler çalıştırılıyor çok düşük ücretlere ve yerin üstüne de çok fazla çıkamıyorlar. Türkiye’de de, Çin emeği anormal biçimde sömürülüyor. Türkiye’deki Çin yatırımlarındaki istihdama baktığımızda bu görülüyor, çok ucuza ve çok kötü koşullarda çalıştırılıyorlar. İsterseniz bu konuyu tamamlayalım.

ÖM: Evet şimdilik bir kenara bırakalım ama dünyanın en büyük trajedilerinden biri yaşanıyor, riyakarlık ve trajedilerinden biri ve tepki gelmiyor.

 

CT: Şunu da hatırlatmak isterim, en zengin Çinlilerin sayısı geçtiğimiz ay en zengin Amerikalıların sayısını geçmişti ilk kez tarihte. Dünyanın en zenginlerini oluşturan %10’luk kesimdeki Çinlilerin sayısı Amerikalıları geçmişti. Hikayenin böyle bir kısmı da var.

 

ÖM: Evet, hepimiz Çinliyiz!

 

AB: Ama kişi başı düşen gelire bak!

 

CT: Orası önemli değil! Konu o değil!

 

AB: Riyakarlık aynı zamanda Türkiye’de özellikle kayyımlar karşısında alınan tavırda da görülüyor malum geçen hafta da bu meseleye değindik. Türkiye’de 24’ü buldu kayyım atamaları, sanki hergün açıklanan döviz fiyatları gibi, hava durumu gibi, kayyım atamalarına tanık oluyoruz.

ÖM: “16 Kasım 2019 itibariyle eğer yenileri eklenmediyse” diye yazmış Aydın Engin bir kısa son dakika yazısıyla “tam 24 il, ilçe ve beldenin belediyeleri kayyımlandı” diyor.

 

AB: Üstelik ikinci tur kayyımlanma! 2016’da ki OHAL uygulamasında da kayyım atamalarıyla karşı karşıya kaldık, malum 2014 yerel seçimlerini kazanan HDP’li Belediye Başkanları ve meclis üyeleri görevlerinden alındı, tutuklandı, ilk turda da seçilmiş başkanları ve üyeleri temizlediler. Ve geldik 2019 yerel seçimlerine, seçimlerde daha önce kayyım atanan şehirlerin %95’ini tekrar HDP kazandı. Altını çizmemiz gereken en önemli husus: HDP hem daha önce kayyım atanan belediyeleri tekraren ve çok yüksek oylarla kazandı, hem de Batı Türkiye’de ve Türkiye’nin genelinde ittifakın adaylarına HDP‘nin destek vermesi sonucunda 12’ye yakın büyük şehir dahil ana muhalefet CHP önemli başarı elde etti, adayları seçilmiş oldu. İstanbul dahil iktidar önemli bir yenilgiyi tattı. İktidar, bu şehirleri HDP sayesinde kaybetti.

Ama bugün gelinen sonuç şu oldu; iktidar HDP’li 24 belediyeye ikinci kez ve yeniden kayyım atadı ve buna karşı ana muhalefet ve genel olarak toplumsal muhalefet kayıtsız ve duyarsız. Elbette sessizlik ve kayıtsızlığın yarattığı bir hasar söz konusu. HDP tabanında belediyelerden ve meclisten çekilme düşüncesi hasıl oldu, seçimlere karşı güven bunalımı doğdu. Demokrasi tek başına seçim ve sandık demek değil elbette ama seçimlerin tüm zorluklara ve oyunlara rağmen gerçekleşebilmesi çok önemli, ancak kayyım atamaları seçimleri yok saymakta.Üstelik kayyım atamaları ciddi hukuki sorunlar içermekte .

Bütün bu kırılmalar, kopuşun sebebi ana muhalefetin gösterdiği tavırda saklı , genel muhalefetin gösterdiği kayıtsızlık, böylesi duygu ve düşünce kırıklıklarına, ayrılma, kopuşa, tabir-i caizse sine-i millet denilen “meclisi ve belediyeleri bırakıp gidelim” tartışmalarını ve yönelimini yarattı. 20 Kasım Çarşamba günü bu duruma ilişkin HDP genel merkezi, hem bir politika setini deklere edecek, hem de anladığım kadarıyla katılımcıların görüşünü alıp tartışmaya açacak. “Belediyeleri, belediye meclisini bırakalım” diyenler de var, kesinlikle buna karşı olanlar da var, “belediyeleri bırakalım mecliste kalalım” diyenler de var. Kayyım atamalarını irdelerken meseleye Suriye’deki savaşa birlikte bakmak lazım. İktidar Suriye de istediğini elde edemedikçe içerde kayyım atamaya hızlanarak devam ediyor, Suriye‘de genişleyemeyen harekat burada kayyım atamaları ile gerçekleşiyor, tüm bu gelişmelerde siyaset alanının daralmasına yol açıyor. İktidar meydanı boş buluyor ve hukuk dışı düzenlemelerle seçilmiş insanların görevlerinden alarak HDP’li seçmene, bölge halkına başka bir adres gösteriyor. Gösterdiği yer doğru bir adres değil, bu tuzağa düşmemek lazım, buna çok dikkat edilmesi lazım.

Kürt siyasi hareketi de genel olarak HDP’yi destekleyenler için iktidarın gösterdiği yer belli, siyaseti sonlandırmaya gayret ederseniz, siyaset alanını daraltırsanız, insanlara legal alan dışında başka bir adres gösteriyorsunuz demektir. Dolayısıyla “meclisi ve belediyeleri bırakıp gidelim” diyenler, kendilerine yeni adresi nasıl tarif ediyorlar? Bu çok önemli, aksi taktirde iktidarın tarifine uygun hareket etmiş olursunuz. Türkiye’de demokrasi mücadelesiyle Kürt sorununun çözümü iç içe geçmiş hususlardır. Bugün Türkiye’de, genişleyen demokrasiyle Kürt sorununun çözüleceğine inanan çok ciddi bir demokrat kitle söz konusudur. Meseleye bu çerçevede bakmak ve çözümü bu şekilde aramak gerektiğini düşünüyorum. Demokratik toplumsal muhalefetin çok etkin tavır alması gereklidir.

Ben kişisel olarak, Ali Bilge olarak yetkileri daralmış, önemini önemli ölçüde kaybetmiş olmasına rağmen TBMM’den ayrılmaya karşıyım, en son zerresine kadar buralarda kalınması gerektiği düşüncesindeyim. Belediyelere gelince, evet iktidarın hukuk dışı zalimane uygulaması var, evet iktidar politikası “lanet olsun bırakıp gidelim” türü düşüncelere, kırılmalara yol açıyor ama,- pek çok kez ama diyebiliriz -unutmayalım yerel yönetimler her şeyden evvel çok fazla da tabanla, halkla, seçmenle ilişkide olunan kurumlardır. Bu nedenle de, HDP’nin kazandığı ortamları, belediyeleri de terk etmesinin doğru bir düşünce olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Toplumsal muhalefetin konuya dikkatli bir şekilde eğilmesi gerektiğine inanıyorum, özellikle baroların. Demokrasiden yana güçlerin, partilerin , demokratik kitle örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının HDP‘yi yalnız bırakmaması gereklidir. Barolar, ilk hamleye karşı, 3 büyük şehre kayyım atamasına karşı ciddi bir tavır aldılar, 30’a yakın büyük baro katıldı.

HDP’de gelişen terk duygusunu anlamak çok mümkün, destekledikleri ana muhalefetin kayıtsız tavrı duyarsızlığı, teşekkür beklerken uğradığınız zulme seyirci kalınması müthiş bir kopuş ve terk duygusu yaratıyor. Ana muhalefet ve ittifak sayenizde kazanmış ve size sırtını dönüyor. Aynı zamanda ikinci kez %90’lara varan oylarla seçtikleri kişilerin görevden alınması, tutuklanması büyük bir kırıklık yaratıyor.

Ancak siyaset ve siyasa oluşturmak kırıklıkların üstüne çıkmayı gerektirmektedir. Son dönemde HDP Yönetimi ve seçmeni; radikal kötüye karşı kötüyü tercih etme durumu ile karşı karşıya kalmaktadır, radikal kötü belli, kötüde belli, kötüyle de ciddi sorunlar yaşıyorsunuz, güvenmiyorsunuz. Ancak radikal kötü sizi yok edecekse, an itibarıyla kötüyle işbirliği seçeneği her şeye rağmen doğru bir seçenektir. Dolayısıyla kötüyü tercih etmek, kötüyle birlikte radikal kötüyü saf dışı bırakmak, elbette zor ve taban ve kadro bunalımlarına açık bir süreçtir. Aynı zamanda siyasi virtüözlük isteyen, ipliği iğne deliğinden geçirmek gibi incelik isteyen bir durumdur. Radikal kötüye karşı kötüyle işbirliği yapmak tabanda HDP ‘de bugün yaşanan kırıklıklara yol açabiliyor ama siyaset yapmak ve siyasa oluşturmak böyle bir şey. Adım adım demokrasi mücadelesi, doğru zamanlama ve ittifaklar üzerinden, tercihleri doğru yönetmekle kazanılabilir. Hem keskin bir bıçak üzerinde düşmeden yürümek, hem de ayağını kestirmemek. Zor fakat imkansız değil , Kürt siyasi hareketi ve demokratik toplumsal muhalefet aklını uçurmadığı müddetçe başarabileceği bir şey. Radikal kötü size bir adres gösteriyor ve o adres doğru adres değil. Elbette burada asıl mesele kötüyü onarmak meselesidir.

 

ÖM: BBC Türkçe’den Ayşe Sayın yazmış “HDP yönetimi ‘sine-i millet’ seçeneğine sıcak bakıyor mu?” diye, yani “orada bu HDP’nin Şanlıurfa, Suruç, Mardin, Savur, Derik ve Mazıdağı ilçe belediye başkanlarının da görevden alınıp yerine kayyım atanmasıyla toplam 24 gibi muazzam bir sayışa ulaşması üzerine kayyım atanan belediyelerin, HDP’ye yakın kesimler ve parti içinde sine-i millet tartışmasını bir kez daha gündeme taşıdı. Özellikle Selahattin Demirtaş’ın avukatı Mahsuni Karaman’ın partinin elinde toplu istifa ederek ara seçimle hodri meydan deme imkanı olduğunu belirtiyor. HDP’nin elinde toplu istifa ederek hodri meydan deme imkanı var, TBMM istifaları kabul eder ve ara seçim olursa ne âlâ, yeni bir çıkış olabilir. Kabul etmezse de iktidarın tasfiye politikası ifşa olur” demiş ama hemen bir açıklama ve düzeltme da yayınlıyor Mahsuni Karaman. “Bir kimseye istifa çağrısı yapmadım, anayasada belirlenmiş hüküm ve imkanlar çerçevesinde tespit ve yorumda bulundum. İki, Demirtaş’ın avukatı sıfatıyla değil Mahsuni Karaman olarak kişisel bir paylaşımda bulundum” demiş.

 

AB: Bu konuda değişik açıklamalar var, sanıyorum önce 20 Kasım’da genel merkezin yaklaşımı, düşüncesi ortaya konulacak ve bu çerçevede parti içerisindeki tartışma mı yapılacak, onu anlamış değilim, yani önce tartışma sonra karar mı olacak? Yoksa bir karar mı deklere edilecek? Açıklamalardan bunu tam anlamış değilim.

 

ÖM: Ayşe Sayın’ın haberinde HDP yönetimi tüm talepleri 20 Kasım’da parti bileşenleri, belediye başkanlarının da katılacağı ve kayyım atamalarına karşı izlenecek tutumun belirleneceği toplantıda netleştirileceğini ve bir deklarasyonla da kamuoyuna açıklandığını belirtiyor.

 

AB: Anladığım bir şekilde eleştirileri alacak yani açıklamalar arasında bazen farklılıklar olabiliyor ama hem teşkilatın hem de toplumsal muhalefetin bu konudaki düşüncesine itibar ederek bir politika setinin ortaya konması, beklenen bu olmalı diye düşünüyorum. Çünkü sonuçta, evet bu çok yüksek bedelli ağır bir mücadele ve Kürtler açısından ve Kürt siyasi hareketi açısından çok ağır geçiyor. Ancak esas husus, anahtar rol CHP, CHP’nin duyarsızlığının aşılması. Şu ana kadar herhangi bir kıpırdama görmüyoruz ana muhalefette.

 

ÖM: Evet ses seda çıkmıyor.

 

AB: Pek çok konuda da olduğu gibi ses seda yok. İzninizle birde şunu hatırlatmak istiyorum. HDP’nin öncelleri de zaman zaman boykot girişimlerine baş vurmuşlardı, BDP’nin de daha önce de birkaç boykot girişimi olmuştu hatırlayın; mecliste yemin krizi, Hatip Dicle krizi, o boykotlardan geri dönmüştü parti. Terk ve boykot gibi vaziyet almalar iyi bir zamanlama ve doğru okunacak bir siyasette yapıldığında sonuç alınabilecek durumlardır. İktidarın gösterdiği adresin tuzağına düşmemek gerekir, dikkatli olunması gereken bir durum. HDP siyasetçileri de çok önemli tecrübeler yaşamış insanlar ve herhalde parlamentodan , belediye meclisleri ve başkanlıklardan ayrılmamak şeklinde bir eğilim karar çıkacaktır, benim beklentim böyle.

 

ÖM: HDP eş başkanı Sezai Temelli de “tavrımızı deklarasyonla açıklayacağız. Çok sayıda çeşitli seçenekler var, hepsini değerlendireceğiz, kamuoyu araştırmalarına bakacağız ve ona göre karar alıp kamuoyuna açıklayacağız” demiş. Ağrı eski belediye başkanı Sırrı Sakık da “ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız” diye konuşmuş. Kars belediye başkanı Ayhan Bilgen de tepkisel tartışmalarla yürütülmemesi gerektiğini savunmuş, yani parti kurullarının toplumdaki beklentiyi de dikkate alarak yeniden bir değerlendirme yapılması gerektiğine işaret ediyor ama esas karar vericinin seçmen olduğunu söylemiş. Böyle bir durum var.

 

AB: Tabanda ciddi bir rahatsızlık var, yani insanlar seçtikleri adamları 3 gün sonra görevden alan bir devletle karşı karşıyalar, neye güvenecekler?

 

ÖM: Ve kadınları.

 

AB: Evet adamları ve kadınları, kadınlar da çoğunlukta zaten. Dolayısıyla büyük bir kırıklık yaşanıyor ama bunu tamir etmek, siyasa geliştirmek toplumsal muhalefetin, HDP’nin icra etmesi gereken hususlar, topyekûn bu meseleye demokrasi paydası üzerinden bakmak gerekiyor. Şunu unutmayalım, 1946’dan bu yana, iyi kötü bir demokrasimiz vardı, 3 darbe yaşadık ama bir şekilde , tatmin etmese de kurumlar oluşmuştu, parlamenter sistem hakimdi. Dünyada son 25 yıl içerisinde orta düzey demokrasiden hiç demokrasiye geçip, hiç demokrasiden yeniden demokrasiye geçme deneyimi olan ülke benim bildiğim kadarıyla yok. Üstelik Türkiye’de demokrasi mücadelesi kadim bir etnik sorunu kapsıyor, bu sorun üzerinden yükseliyor. Dolayısıyla bütün bunları çerçeveleyerek bakmak lazım. Ancak esas odaklanılması gereken ana muhalefettir. CHP’nin bu mesele üzerinde yaklaşımı nasıl değiştirilebilir, nasıl bu konuya dikkatleri cezbedilebilir ve olması gereke çizgiye nasıl çekilebilir? Buna uğraşmak gerekiyor böyle bir perspektif içinde bakılması lazım ittifak meselesine de. En büyük yanılgı da bence, 23 Haziran sonrasındaki ittifakın daha güçlendirilerek değil, ittifakı unutarak bu noktalara gelinmesi oldu. Demokratik ittifakın güçlendirilmesi üzerine kafa yormak lazım, ben böyle düşünüyorum.

 

ÖM: Ben de aynı kanaatteyim doğrusu.

 

AB: Başka konumuz var ama zamanımız var mı?

 

CT: ‘Official’ olarak yok ama yani siz istiyorsanız bir kolaylık sağlamak için elimizden geleni yaparız! Zaten bir 15 saniyenizi aldım.

 

AB: 25 yılın 17 yılında varım, sadece 17 saniye lütfen! Geçen haftadan şunlara dikkat çekmek istiyorum, Kaşıkçı cinayetinden sonra yeni bir cinayet daha yaşandı İstanbul’da. Ne olduğu aslı astarı nedir açıklanmadı? Netliğe kavuşmadı değil mi bu beyaz baretliler meselesi?

 

CT: Eski İngiliz ajanı.

 

AB: Sanki İkinci dünya savaşı İstanbul’unu yaşıyoruz, ajanlar kaynıyor, gidiyor, geliyor, ölümler, öldürmeler filan. İlginç bir dönem yani. Bir uçak dolusu adam geliyor, bir gazeteciyi parçalayıp gidiyor. Sonra eski bir ajan ölü bulunuyor..

 

ÖM: O da karanlıkta çok, karısına çıkış izni verilmemiş.

 

AB: Öyle mi? Onu bilmiyordum.

 

ÖM: Evet, yurt dışına çıkış izni verilmediğine dair bir haber vardı. Bir de Mesurier’in oturduğu o sokağın karşısında her gün aynı saatte saatlerce mendil satan adam ortadan kaybolmuş.

 

AB: Evet çok ilginç, ilginç gelişmelerden iki tanesi de söyleyerek hakkımı kullanmış olayım ve de gelecek haftaya da bir pas atmış olalım. Perinçek Eymür çatışması oldu birde .

 

ÖM: Evet, izleyemedim ben ama arkadaşlardan, dostlardan söyleyenler oldu.

 

AB: Aynı zamanda Erdoğan’ın Amerika heyetindeki bir kişi eksikti, hep giderdi bu kişi, dikkatimi çekti. MİT müsteşarı yoktu heyete..

 

ÖM: Öyle mi?

 

AB: Evet, hep ABD’ye birlikte gidiyorlardı, sürekli ekipte olurdu, Cumhurbaşkanı “sır küpüm” demişti kendisi için..

 

ÖM: Hakan Fidan mı?

 

AB: Evet. Bu gezide yoktu bunlar geçen haftadan dikkatimi çekenler, programı bunlarla kapatalım. Gazeteci arkadaşlarımıza da pas atmış olalım. Hepimize yani.

 

ÖM: Çiçero kitabını da okumaya başlayalım tekrardan.

 

AB: Evet bence de! Peki iyi yayınlar, son olarak geçen hafta 25. yılımızı kutladık, Yıldız Kenter’i de alkışlarla uğurluyoruz ve dev sanatçıyı selamlıyoruz.

 

ÖM: Evet ona da bir günaydın ve son oyunuyla ilgili olarak Eraslan Sağlam’ın onunla yaptığı güzel bir söyleşi vardı, onun da bir bölümünü yayınlayarak kendisini andık.

 

AB: İyi yayınlar.

 

ÖM: Görüşmek üzere, teşekkürler.

Kategori: