Açık Gazete'de Ali Bilge ile 'Ekonomi Politik': YSK kararı ve ekonomi

Açık Gazete'de Ali Bilge ile 'Ekonomi Politik': YSK kararı ve ekonomi

30 Mayıs 2019
Fotoğraf: Reuters

Açık Gazete'nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge'yle konumuz YSK kararı ve ekonomi.
 

20 Mayıs 2019 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Ekonomi Politik podcast servisi: iTunes / RSS

(20 Mayıs 2019 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali bey.

Ali Bilge: Günaydın, merhabalar. Merhaba Ömer bey, merhaba Can, Selahattin ve diğer arkadaşlara selamlar, iyi haftalar hepinize.

Can Tonbil: Günaydın Ali bey, merhaba.

ÖM: Bugün ekonomik durumdan mı bahsedeceğiz, ana konumuz nedir?

AB: Önce biraz İstanbul seçimleri, malum biliyorsunuz YSK’nın gerekçeli kararını da bekliyoruz.

ÖM: Gerekçesini açıklamadı mı daha?

AB: Yok benim bildiğim açıklanmadı.

ÖM: Ben de kaç gün oldu 31 Mart’tan bu yana?

AB: Kararını verdi ama gerekçe açıklanmadı, kararın açıklanması 14 Mayıs günü müydü?

ÖM: 14 Mayıs değil 1 hafta sonra filan verdi galiba iptali?

AB: Seçimlerin üzerinden 40 gün geçti, İl seçim kurulu seçim sonuçlarını kesinleştirmiş ve İmamoğlu’na mazbatasını vermişti. Ancak sürekli birbiri ardına gelen tutarsız itirazlar sonucu YSK kararını verdi , büyükşehir belediye başkanlığı seçimi yenileniyor ama ona ilişkin kararın gerekçesi henüz yayınlamadığını biliyorum.

ÖM: Tabii biz de onu zaten çeşitli konuklarımızla da konuşma fırsatı da bulduk. Açıklayamıyorlar kararlarını.

AB: Yapılan itirazlara baktığınızda mesnetsiz şeyler, mesela aynı tür bir itiraz Bursa’nın Yıldırım ilçesinde yapıldı, ki aynı konuda iki ayrı karar verdi YSK. Dolayısıyla buna karar demek gerçekten abes oluyor. Bunun gerekçesi de enteresan olacak, bakalım e diyecekler?

ÖM: Anayasa hukukçusu ve yazar Murat Sevinç’le Açık Bilinç programında konuşma fırsatımız olmuştu.

AB: Güzel bir yazı, ben de okudum onu.

ÖM: Evet. Yani “Açıklaması çok zor, imkansız değilse de çok zor” diyordu Murat Sevinç radyoda. Yapılacak bir açıklama yok, gerekçe yok çünkü.

AB: Yok ama şöyle, bakın biz, unutmayalım OHAL’de seçim yaptık, referandum yaptık unutmayalım. Rejim tek adam rejimi, rejimin anayasası kuvvetler birliğine dayalı bir anayasa, bu anayasaya göre oluşan bir yüksek yargı var, yüksek seçim kurulu var. Gerçi son yıllarda bu kurul seviyesinin de çok yüksek olmadığını ispatladı. Seçim kanunlarını iktidar kendine göre yapıyor, istediği zaman seçim kanununu değiştirip uygulayabiliyor. Geçen seçimlerde anayasaya göre “seçim kanununda yapılan değişiklikler son 1 yıl içerisinde yapıldıysa uygulanamaz” hükmü YSK tarafından geçersiz kılındı ve uygulandı. Ayrıca seçim sürecinde yani oyun oynanırken de kural değişikliği yapılabiliyor, penaltı olduysa muhalefet 50 metreden, iktidar 10 metreden penaltı atışı yapabiliyor. Geçen seçimlerde seçim gecesi kural değiştirdi, imzasız ve mühürsüz zarfları geçerli kıldı. Kurallar, seçim sürerken hemen sonrasında , seçim sonucuna göre de değiştirilebiliyor, aynı konuda farklı kararlar alabiliyor, hakem de kendisi, seçimi yapan da kendisi, seyirciler kendisinden, stadyumun tapusu kendisinde. İstediği zaman hakemleri, oyunun kurallarını ve sonuçlarını değiştirebiliyor , böyle bir siyasi rejimdeyiz. Yüksek yargı kapsamında bulunan YSK’nın hal-i pür melali ortada, aldığı karar , gerekçesini de bilmediğimiz karar , rejimin sahibi olduğunu bilinen kişinin isteklerine uygun bir kararla karşı karşıyayız.

Biz demokrasilerde seçimleri kaybetmek ne demektir, biliyoruz. Seçimleri kaybeden çekilir, hatta seçimi kaybeden partinin başkanı da istifa eder ama otoriter rejimlerde seçimleri kaybetmek, sonuçları kabullenmek gibi bir durum istenmiyor. Seçim sonucu istenilen seviyeye gelene kadar her şey dayatılabiliyor, mesnetsiz itirazlar , mesnetsiz kararlar alınıp kazanılana kadar seçimler yenilenebiliyor. Peki burada soru şu, bir iktidar seçimle gitmiyorsa yapılması gereken nedir? Türkiye’de demokratik yönden mücadele etme olanakları gittikçe tıkanıyor , bunu aşmanın yolu da seçimler, tıkanıklığı aşmanın en önemli araçlarından en önemlisi.. O zaman soru şuna geliyor, seçimle birlikte neler yapmak lazım? Ya da İstanbul seçimlerini muhalefet nasıl kazanır? Bu soruların yanıtlarını bulmak gerekiyor. Oyunun kurallarının istenildiği gibi oluşturulduğu, YSK’nın yürütmeni güç alanında olduğu bir ortamda yeniden yapılan seçimi kazanmak mümkün mü? İstanbul seçimleri nasıl kazanılır? İyi kötü bir muhalif demokratik ittifak bulunuyor, demokrasiyi en azından belli ayarlara gelene kadar işlemesini beklenilen bir ittifak kuruldu. İstanbul seçimlerini kazanmak için öncelikle bu ittifakın genişletilmesi gerekiyor. Kılıçdaroğlu diyor ki “Biz kaybettiğimiz bir seçimi neden boykot edelim? dolayısıyla yeniden seçime evet bu koşullarda da seçime evet” diyor .

Biraz önce saydığım ipe sapa gelmez kural ve karalarla oyunu istediği gibi oynayan , oynatan, oyunun oynandığı sahanın sahipliğini de elinde bulunduran iktidar gücüne karşı nasıl başarılı olacaksınız? İstanbul seçimleri farkındaysanız artık bir İstanbul seçimi olmaktan gittikçe çıkıyor, rejimin yeniden onaylanması ya da onaylanmaması haline geliyor. Dolayısıyla ağırlığını koyan İstanbul belediye başkan adayı Binali Yıldırım değil, Erdoğan adını koymuş durumda. Dolayısıyla muhalefet ittifakının genişlemesi gerekir, CHP’nin ana gövdeyi oluşturduğu, yanında İyi partinin yer aldığı, HDP’nin büyük fedakârane katkısının olduğu bu muhalif bloğun genişlemesi gerekiyor. HDP’nin %11-12’lik oy potansiyeli var. Ekrem İmamoğlu’nun başarısında Kürt kökenli seçmenin, HDP’li seçmenin ciddi katkısı var. İttifakın HDP’lileri Kürtleri küstürmemesi gerekli , çok ciddi bir hassasiyet içinde olunmalı..

ÖM: Ama 19 Mayıs kutlamalarına çağrılmamış HDP.

AB: Evet, ona rağmen CHP genel başkanının o karede yer alması açıklamaya muhtaç bir duruma işaret ediyor. Çünkü kendisi dışındaki, bir de galiba Saadet’in genel başkanı da var orada galiba?

ÖM: Evet var.

AB: O manzara, o fotoğraf İstanbul seçimlerinde , CHP’ye ve ittifaka oy veren seçmenin bir kısmının en azından önemli bir kısmı açısından yüreğini titretmiştir . Birkaç hafta önce konuştuğumuz Türkiye ittifakıyla bir benzerlik kurulmasına yol açmıştır da. İttifakın çok iyi çalışması gerekiyor, madem bütün oyunun kurallarını, oyunu, sonucu değiştirebilme kudretine sahip bir rejim içerisindesiniz, siz ikinci defa aldığınız seçimleri kazanmak üzere yola çıkıyorsunuz, ittifakınızın adayı çok az bir farkla başarılı olmuş durumda ve ittifakı dışarıdan destekleyen önemli bir kitle var, HDP’liler, Kürt kökenli seçmen, bunlarla diyaloğunuzun çok iyi olması lazım , açıktan diyalogda bulunulamıyor maalesef ama ona rağmen desteklediler ittifakın adayını, onları küstürmemek gerekli. Ayrıca hem İyi parti nedeniyle sandığa gitmeyen sol kesim var , CHP’liler var, HDP’liler var. Bu kesim sandığa gitmesi için nasıl ikna edilebilir? Buna bir çözüm bulmak durumundasınız. Çünkü eğer aradaki fark İmamoğlu lehine yüksek olmazsa bu seçimler bitmez Sayın Madra ve Sayın Tonbil! Bitmez yani, anlattığımız çerçevede , otoriter rejimin bize dayattığı seçim sistemiyle seçimler bitmez.

ÖM: Peki ama ben de 2 soru sorayım, seçimlerin bitmesi şart mı? Mesela cumhurbaşkanının yaptığı son açıklamaya göre 19 Mayıs 1919’un 100.yıldönümünde 2019’da başlatılan törenler, kutlamalar 2023’e kadar devam edecekmiş 4,5 yıla yakın bir süreyle. Çeşitli şeylerle kesintisiz devam edecekmiş. Dolayısıyla seçimlerin de sürekli olarak yapılmasında bir sakınca olmayabilir mi?!

CT: Neden olmasın?

ÖM: Neden olmasın? İkincisi de şu “29 Ekim 2023’e kadar sürecek bir dizi 100.yıl etkinliğine başlıyoruz” dedi. 2071’deki kutlamalara kadar gidebiliriz belki?

AB: Valla bunların hepsi mümkün bu ülkede!

ÖM: Mümkün fakat bir de şunu sormak istiyorum, Kılıçdaroğlu’nun, Saadet partisi liderinin ve çeşitli parti liderlerinin yer aldığı, hepsi erkek 19 Mayıs 100.yıl kutlama törenine çağrılmadığı için katılmamış HDP, yani Türkiye’nin 3. partisi Halkların Demokratik Partisi. Çağrılmadan gitselerdi ‘çağrılmayan Yakup’ şiirinde olduğu gibi?

CT: Zorla atacaklar.

ÖM: Atacaklar mıydı yoksa orada da yer açmak ya da “sen şurada ayrı bir yerde dur” mu diyeceklerdi? Sizce nasıl olurdu?

AB: Meydanda, sokakta basın açıklaması yapan sayısız HDP’li milletvekili eşbaşkan engellenmiştir. İçişleri bakanının valiliklere gönderdiği emirle ‘törenlere HDP temsilcileri katılmayacak!’ denmiştir, hatırlayın genelge yayınlandı.

ÖM: Tamam ama “ben törene katılacağım” deseler

AB: Almazlardı.

ÖM: Ne gerekçeyle?

AB: Gerekçeye ihtiyaç duysalardı, hukuka aykırı karar ve tutum içinde olmazlardı , YSK’nın tavrı neyse , törenlerde HDP’lilerin alınmama emri neyse burada böyle. Bir de şu var , milli mücadele denilen tarih hakkında çok ciddi bilgisizlik de hakim . Mustafa Kemal Kürtlerle ittifak yapmasaydı, bu mücadele gerçekleşebilir miydi? Bilemem ama muazzam bir eksiklik olurdu. Mustafa Kemal ilk kontratını, ilk siyasi mücadele kontratını Kürtlerle yaptı. Lozan’da masaya oturduğunda, o zaman Türkiye değil devletin ismi, “ben burada Büyük Millet Meclisi temsilcisiyim, BMM’ de Türklerin ve Kürtlerin ortak meclisidir. Ben onlar adına geldim!” dedi. Bunu unutmayın, bütün Lozan tutanaklarında bu yazar, daha sonra bütün birinci meclis tutanaklarına bakın, Lozan bittikten sonra bu ittifak bozulur. Dolayısıyla 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basan ve aslında oradaki ayaklanmaları bastırma göreviyle giden Mustafa Kemal daha sonra mücadeleye giriştiğinde ilk kongrelerini nerede yapar? Erzurum’da yapar, Sivas’ta yapar. Delegasyona bakın, bunların etnik kimliklerine bakın, birinci meclise bakın ve bütün o zamanki basına verilen mülakatlara bakın, Mustafa Kemal’in verdiği mülakatlara bakın “Bu meclis Türklerin ve Kürtlerin ortak meclisidir” diyor. İzmit konuşmasına bakın.

ÖM: Bunları yetkililerin bilmediklerini mi düşünüyorsunuz?!

AB: Uzun süre TC’nin kuruluşunda doğunun, Kürtlerin katkısı gerçekten gizlenmiştir. Mustafa Kemal’in İzmit konuşması, ki biz çok gündeme getirdik geçtiğimiz yıllarda, Balıkesir ve Bursa konuşmaları Türk Tarih Kurumu’nda ‘gizli’ damgasıyla 70 yıl kaldı. Kurulan orduda Kürt zabitleri, neferleri yok muydu? Vardı. Dolayısıyla bunu bilmemeleri mümkün değil ama bilmeyen çok siyasetçi vardır. Kürt, Ermeni ve Rum meselesini, azınlıklar diye ortaya konulan konuları hakkında bilgisiz meclisimizi yıllardır izledik.. Ayrıca bu konularda Türkiye aydınları da eksikti, yetersizdi. Türkiye İşçi Partisi kurucularından Tarık Ziya beye Behice Boran, “Sizin sayenizde biz bu sorunu öğrendik” demiş, Türkiye’nin sosyalistlerinin Kürt meselesini ancak 60’larda farkında olduğunu söyledi bir konuşmasında. Sonuçta bu meseleleri ordu bilir, ordu arşivleri vardır ama bilmeyen siyasetçi de çoktur. Özel Harp Dairesini 26 yıl bilmedi siyasetçiler bu ülkede, kontrgerillayı 26 yıl boyunca bilmediler. 1952’de kuruluyor, 1978’de örtülü ödenekten buraya para istenirken Ecevit öğreniyor. Devlet hiyerarşisinde böyle bir makam yok, yer yok tanımlanan.

ÖM: Öyle bir yer mi varmış? Ben de ilk defa şimdi sizden öğreniyorum!

AB: Yaa! Biz de ne zaman öğrendik bunları? Adamlar üzerimize operasyonlar yapıyorlardı, çok sonraları öğrendik. Şimdi dönersek, madem İstanbul seçimlerinde oyun kurallarını kendine göre düzenleyen bir iktidar var, bunun karşısında da bir ittifak var, söylemek istediğim şu : öncelikle bu ittifakın tahkim edilmesi, güçlendirilmesi gerekiyor. Burada da altını çizebileceğim en önemli husus, muhafazakar memnuniyetsizler, yani AKP’nin memnuniyetsizleri bu ittifaka nasıl katkıda bulunur, nasıl katılabilir? CHP’nin ve ittifakın düşünmesi gereken, gayret sarf etmesi gereken en önemli husus bu.

Çünkü bu memnuniyetsizleri ittifakın gücüne katarsanız ve aradaki farkı arttırırsanız oyunun kurallarını her daim istediği gibi değiştiren, kesintisiz seçim sürecine memleketi sokmuş olan iktidarı ancak o zaman mat edebilirsiniz. Öyle 10 binli 15’li, 20’li, 30’lu farklarla yenmeniz zor , karşınızda oyunun kuralını istediği gibi değiştiren bir iktidar varsa bu farkı artırmanız lazım. O zaman da ittifakı tahkim etmeniz gerekiyor, Kürtleri küstürmemeniz gerekiyor, sandığa gitmeyen CHP’li, HDP’li, sol seçmeni sandığa gitmesine ikna etmeniz gerekiyor, memnuniyetsiz muhafazakarlar AKP’lilerin de ittifaka katkısını nasıl sağlayabileceğinizi düşünmeniz gerekiyor. Yoksa “herşey güzel olacak!” demek güzel, klipler de iyi de, yetmez ama aradaki farkı açacak önlemler olursa, İstanbul seçimlerini kazanma ihtimaliniz olabilir. Ayrıca devralınan belediyeleri görüyorsunuz, nasıl belediyeler devralmışlar, Kars belediyesini görüyoruz, makam koltuğuna kadar hacizli. Alınan belediyelerde belediye meclis üyeleri zaten ağırlıklı olarak AKP’li ve pek çok hususta merkezi hükümete gitmek zorundasınız. İstanbul seçimleri gittikçe bir referandum kimliğini kazanıyor. ortada iyi kötü bir ittifak var ama bu ittifakın tahkim edilmesi gerekli. Tahkim edilmezse, “şey mi, ney mi” dediğimiz YSK kararları ortaya çıkıyor.

ÖM: Bir şey oldu diyor. Mehmet Y. Yılmaz da T24’te AKP genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İBB seçiminin yenilenmesiyle ilgili olarak “Biz CHP adayının mazbatasının alınıp AKP adayına verilmesini istemedik, böyle bir şeye asla rıza göstermeyiz. Burada yapılan iş birçok kanunsuzluk ve usulsüzlük tespit edilen seçimin milli iradenin tercihlerini en doğru şekilde yansıtmak üzere tekrarlanmasından ibarettir” dediğini hatırlatıyor. Bunun doğru olmadığını söylüyor. “AKP genel başkanı İstanbul seçiminde birçok usulsüzlük tespit edildiğini söylüyor ama doğru değil, çünkü İstanbul seçimi’ YSK’da sandık kurulu başkanları kamu görevlisi değil’ gerekçesiyle iptal edildi, iptal için başka gerekçe bulunamadı. Sandığa atılan zarfın içindeki oyları etkilemesini asla imkan olmayan bir gerekçeyle seçimi iptal ettirebildiler.”

AB: Cumhurbaşkanının söyledikleri İstanbul’da iptal edilen kararda geçmiyor, yani hile, hurda, çalıntı, vb. Her şeyiyle tutarsız bir durum, açıklaması mantıken pek mümkün olmayan bir durumla karşı karşıyayız. Dolayısıyla YSK kararı da içinde bulunduğumuz rejimin nasıl bir rejim olduğunu ortaya koyuyor. Biz bunlara benzer gelişmeleri son yıllarda yapılan bütün seçimlerde yaşadık, özellikle anayasa referandumda ve genel seçimlerde. Onun için bugünlere bir anda gelinmedi, onun da altını çizmek lazım.

ÖM: Bir açıklaması daha vardı Deutschewelle’den öğrendiğimiz bir şey cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, el arttırdığı anlaşılıyor, Rusya’dan satın alınan S400 füze sistemi konusunda geri atılmayacağını söyledikten sonra bu füzelerin ardından S500’ün söz konusu olduğunu söylemiş. Yani eli arttırmış durumda, bayağı İstanbul Dolmabahçe sarayı muayede salonunda iftarda gençlerle bir araya gelmiş ve gençlerin sorularını yanıtlamış, S400’den sonra bir de S500 söz konusu demiş, ortak üretim olacakmış.

AB: Döviz rezervleriniz eksiye düşmüş bir ülkesiniz, zaten S-500’ü Ruslar yaptı, onu satmıyorlar, geçmiş bir programda inceledik bu konuyu , füzelerin model ve satış hikayelerini. Hatta 3 tane ülke de sipariş emiş S-400 bekliyordu, Türkiye üçüncü sıradaydı, gecikmenin nedeni onları tamamlıyor Rusya, bildiğim kadarıyla.

ÖM: F35’leri de bekliyoruz.

AB: Evet onları da bekliyoruz.

ÖM: 4,5 yıl boyunca zaten kutlamalar sırasında 19 Mayıs 100.yıl onu da elde ederiz herhalde.

AB: Mutlaka elde ederiz, maytapta patlatabiliriz.

ÖM: Sonra da S600 artık!

AB: Evet böyle sırayla gideriz. Vaktimiz kaldıysa isterseniz TÜSİAD polemiğine biraz değinelim mi?

ÖM: Evet lütfen.

AB: Türkiye’de burjuva demokrasisi bağlamında bir demokrasi yok artık , otoriter bir rejim haline geldik. Bu rejim gelirken, sermaye sahipleri ve burjuvazi örgütleri , TÜSİAD ve TOBB’u böyle nitelendirmemiz mümkün, bu örğütler nasıl bir tavır içerisinde oldular, yaşadığımız 17 yıllık AKP serencamında. Geçen bu sürede iktidarla geleneksel sermaye arasında gerilimlerde oldu , biz bu gerilimleri, TÜSİAD’ın nereden nereye geldiğini, AKP döneminde TÜSİAD iktidar ilişkilerini pek çok kez programlarda inceledik.

AKP döneminde Türkiye’de sermaye sahipleri kolay dış borçlanma yapılabilen bir konjonktürde olunduğu için servetini çok yükselttiler. Şimdi eski bir kulis bilgisi aktaracağım, kaç yıl oldu unuttum, yaşanan bir gerilim sonrasında TÜSİAD yüksek istişare konseyinde Erdoğan bir konuşma yapıyor, diyor ki; “Ben iktidara geldiğimde aranızda kaç tane Dolar milyarderi vardı?” Sessizlik, Erdoğan yanıtladı “4 taneydi. Şimdi kaç tane var?” dedi, yine sessizlik “43 tane” dedi. “Siz ne istiyorsunuz kardeşim? Beni ne eleştiriyorsunuz?” dedi.

Sonra geldik OHAL koşullarına, pek çok hikâye var da özet geçiyorum “ne istiyorsunuz yahu, OHAL’deyiz grev yok! İşçi hareketi yok!” dedi. Sonra geldik damat beye, ünlü işadamlarımız ekonomi bakanına Nobel ekonomi ödülü vereceklerdi sanki.. Gerçekten Erdoğan’ın dediği doğruydu, 1 trilyon dolarlık dış borçlanma ile inşaat yapıldı 17 yılda bu ülkede, hacmi trilyon dolarları bulan dış borçlanmadan imalat sanayi de yararlandı, havuz sermayesi de yararlandı, geleneksel sermaye de yararlandı. Bugün tabii ki bıçak kemiğe dayandı, hiçbir zaman güçlü demokratik bir rejim kaygısı çok yoktu, geçmişte Bülent Tanör’e demokratikleşme raporları hazırlattılar, Kürt meselesini masaya yatırdılar ama rejimin asli unsurları ile rejimin sahibi kimse, sermaye Türkiye’de ona fazla direnmez ve kar ettiği müddetçe, birikimini arttırdığı müddetçe direnmez.

80’lerin ortalarından itibaren farklılaşan bir TÜSİAD olmuştur, AB perspektifine oturan. 15-16 Haziran’ sonrasında kurulmuştu TÜSİAD unutmayalım, 12 Eylül’ün en büyük destekçisidir, kapanmayan tek dernektir. Unutmayalım bunları.

AKP‘nin gidişatına ilişkin bu kesimle görüştüğümüzde ağacın kurumasını beklediklerini söylemişlerdi. Yani bir mücadele etme gayreti içinde hiç değillerdi, teslim alındılar, hatta şöyle söyleyenler de vardı “Evet tecavüze uğradık ama zevk almasını biliyoruz”. Artık ekonomi de gelinen seviye o kadar endişe verici bir nokta ki Türkiye’de geleneksel de, AKP havuz sermayesi de gidişattan tedirginlik duyuyor. Dolayısıyla hükümete yönelik böyle bir açıklamada bulunuyorlar, açıklamada da durumumuz kötü deniyor. Epey zamandır sesini çıkartmıyorlardı, hepsi ayakta Erdoğan’ı alkışlıyorlardı, görüşlerine katılmadıkları halde. Şimdi bir dikleşme var, sermayenin sinikliği, korkaklığı devam etmesine karşın artık mızrak çuvala sığmıyor, bıçak kemiğe dayandı, rejimin sermaye sahiplerine emrediciliginin artması, artık eşiğin aşılmasının ötesinde uçuruma yuvarlanan bir durumun olmasının altının çizilmesi kadar doğal bir şey yok. Türkiye’de burjuva demokrasisi anlamında sermaye sahipleri Türkiye demokrasisini ortadan kalkarken en ufak bir tereddüt göstermediler korkaklık ve siniklik içinde oldular. Bakın son olarak şunu söyleyeyim, son 30 yılın ben bütün merkez bankası başkanlarını tanıdım, izledim, Türkiye’de merkez bankası şu anda toprağa gömülüyor, merkez bankacılığı öldü, merkez bankası hüviyetinde bir banka değil artık, hatta bana kalırsa Osmanlı’dan bu yana iktidar hazine ilişkileri bu kadar gayri ciddi bir dönem olmamıştı. Şimdi merkez bankası öldürülürken geçmişin eski şanlı merkez bankası başkanlarının, yöneticilerinin derin bir sessizlik içinde olmasını nasıl anlayabilirsiniz? Geçmişte merkez bankası bağımsızlığı ve enflasyonla mücadele üzerinde duran, iktidarlara karşı "Merkez bankası bağımsız olmalı, yasası şöyle olmalı" diyen, başkanlar nerede ? İktidarlara karşı TÜSİAD ve merkez bankası başkanları direnirdi. Bağımsız merkez bankası savunucularının, bankaları sarayın merkez bankası haline gelirken kendi inanç görüşlerine yapılan ihanet karşısında bir tanesinin bir sözü var mı?

ÖM: Durmuş Yılmaz.

AB: Durmuş Yılmaz var o da siyasetçi olarak. Bir tane ortak açıklama yapabiliyorlar mı? Kendi kurdukları rejimdi bu.

ÖM: Durmuş Yılmaz dışında herhangi bir şeye rastlamadık evet.

AB: Ben 77’den beri bu dünyanın içindeyim, 81’den itibaren de bütün merkez bankası başkanlarının –bir tanesi vefat etti- hepsi de sağ. Hadi bir çıkın! İşte bu siniklik ve korkaklık burjuva demokrasisinde liberal rejimin de otoriter bir rejim haline gelmesine yol açtı. Çok konu var da şimdilik bitirelim.

ÖM: Peki çok teşekkür ederiz.

AB: Hoşça kalın!

Kategori: