14 Mayıs 1950'den 24 Haziran 2018'e Türkiye'de Demokratik Seçimler

Diğer Program: 
Açık Gazete
Bağlı olduğu dosyalar: 
24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimi

14 Mayıs 1950'den 24 Haziran 2018'e Türkiye'de Demokratik Seçimler

14 Mayıs 2018

Açık Gazete'nin Ekonomi Politik köşesinde Ali Bilge'yle, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tek partili dönemden çok partili döneme geçilen ve Demokrat Parti'nin % 52 oy oranı ile çoğunluğu kazandığı14 Mayıs 1950 seçimlerinden başlayarak, o günden bu güne, OHAL şartlarında yapılacak 24 Haziran seçimlerine  dair bir değerlendirme yaptık.

14 Mayıs 2018 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.
Ekonomi Politik podcast servisi: iTunes / RSS

 

 

 

Ömer Madra: Günaydın Ali bey!

 

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, iyi yayınlar, herkese merhaba!

 

Can Tonbil: Merhaba, günaydın Ali Bey!

 

ÖM: Bugün bir Tarihte Bugün’le başlayalım isterseniz, biz söylemedik, size bıraktık, 14 Mayıs 1950.

 

AB: Evet, 14 Mayıs 1950’de tek parti iktidarının sona erdiği seçimler yapıldı. Biliyorsunuz daha önceki programlarda değindiniz, 1946’da çok partili sisteme Türkiye geçti ama o seçimler Türkiye tarihinde de hileli, şaibeli seçimler olarak anılır. 46 seçimlerinde Türkiye’de uygulanan seçim sistemi iktidardaki partiye göre ayarlanmış bir seçim sistemiydi. Bir kere açık oy gizli tasnif sistemine göre yapılıyordu ve Türkiye tarihinde meşruiyetini önemli ölçüde yitirmiş seçimlerden bir tanesiydi.

 

ÖM: Ne demek açık oy gizli tasnif ne demek?

 

AB: Herkesin gözünün önünde ve sandık kurulu devlet iktidar yanlıları tarafından oluşturuluyordu.

 

ÖM: “Bakayım kime oy veriyorsun?” diye mi soruyorlardı?

 

AB: Evet, evet.

 

ÖM: Çok ilginç!

 

AB: Tasnif de kamu görevlileri tarafından ağırlıklı olarak bir heyet huzurunda yapılıyordu. Bu şekilde birikmiş muhalefet tepkisi maalesef iktidara dönüşmedi o dönemde. Demokrat parti meclise az sayıda da olsa milletvekili soktu ama kuruluşundan itibaren devam eden tek parti yönetimi o zamanki CHP devam etti. Dolayısıyla 46-50 çok uzun girmeyeceğim ama en temel ayrım bu 46-50 arasında Türkiye’nin birikmiş sorunlarının dile geldiği, aynı zamanda yeni partilerin kurulduğu, yeni bir seçim yasasının hazırlandığı yüksek seçim kurulu gibi bir organın dahil edildiği ve iktidar transferine ilişkin bir geçiş süreci, sert de muhalefetin olduğu bir dönemdir. 1950 yılında genel seçimler 9.meclise bırakmıştı. Şimdi biz 28’den 29’a mı gidiyoruz unuttum artık meclis şeylerini, bundan sonra da eğer bu sistem olursa çok da önemli değil çünkü güçlü bir yürütmeyle gidiliyor. Neyse sonuçta bu 46-50 arasında Türkiye’de hem dış ilişkiler açısından, Türkiye’nin dünyadaki pozisyonu, batı dünyasıyla olan ilişkileri, uluslararası IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Avrupa’daki kuruluşlarla olan anlaşmaları bağlamında uluslararası entegrasyonuna ilişkin adımların atıldığı, aynı zamanda Türkiye’nin Amerika’nın yardımlarını Truman doktrini çerçevesinde geldiği önemli bir dönemdir. Bununla Türkiye 1950 seçimlerini yaşadı. 50 seçimlerine giderken sosyalist partiler de kuruldu Türkiye’de, başka partiler de bu seçimler esnasında yer aldı, Millet partisi de bunlardan biridir. Çünkü 46-50 arasında Demokrat partiden kopan bir grup Millet partisini oluşturdu. Ciddi ölçüde biriken, yani 20 küsur yıllık CHP iktidarı 1950 seçimlerinde ‘yeter, söz milletindir!’ sloganıyla, böyle bir el işareti vardır ve bu slogan etrafında geniş demokrasi vaad edilerek, hatta 1946-50 arasında aynı zamanda Demokrat partinin kuruluşunda Demokrat parti sol liberal hareketle de bir entelektüel köprü tesis etmiştir. O dönemde Sertel’lerle, Cami Baykurt gibi, Şefik Rüştü Aras gibi cumhuriyetin İttihat ve Terakki kadroları ile ama soldan Behice Boran’lar, Adnan Cemgil’lerin falan yer aldığı bir ortamda o ortamdan da yararlanılmıştır. O dönem geçiş de olsa belli bir Şefik Rüştü partisini kurmuştur, Müstecepoğlu partisini kurmuştur. Bu dönemin sonucunda da Demokrat parti bir kesin zafer kazandı, çünkü artık daha demokratik bir seçim kanunu vardı, sandık kurulları düzgündü, güvenliğin sağlanması dışında kamu görevlilerinin baskısı söz konusu değildi bir önceki seçime göre. Dolayısıyla 1950 seçimleri tarihimize de beyaz ihtilal diye de söylenir, 14 Mayıs 1950 gerçek anlamda yapılan kusurları vardır bir takım şeyleri vardır ama gerçek anlamda bir seçim olarak tarihe geçmiştir. Şunu söylemek lazım, bugünkü seçimle kıyasladığınızda daha ileri bir pozisyondadır ve özellikle iktidar baskısı bu seçimde olmamış mıdır? Mutlaka vardır ama artık iktidarı alıp götürebilme şansına sahip değildir çünkü ezici bir çoğunluk, ezici ittifak Demokrat parti çevresinde birleşmiştir. Bir de aynı zamanda kurucu kadrolar yani 1920-23 döneminin kadroları da önemli bir kısmı, Advar’lar, Cebesoy’lar Demokrat parti listelerinde ya da bağımsız olarak Demokrat parti şemsiyesi altına girmişlerdir. Türkiye tarihinde çok önemli bir geçiştir. Burada vurgulanması gereken husus askerlerin pozisyonudur, iddia edilir ki 50 seçimlerini Demokrat parti kazandıktan sonra dönemin genelkurmay ve üst düzey komutanları iktidarı Demokrat partiye devretmemek üzere bir eylemde bulunurlar, bir girişimde bulunurlar. Aslında bunun tam tersidir; 1946 seçimleri sonrasında Türkiye silahlı kuvvetleri içerisinde Demokrat parti lehine cuntaların oluştuğunu görüyoruz ve 50 seçimlerinde eğer iktidarı İsmet paşa ve çevresindekiler bırakmak istemediklerinde bunu asker zoruyla Demokrat partiye devredilmesini isteyen cuntalar da vardır. Bunların adı da bir tanesi hücum ordusu kurmay albay Seyfi Kurtbek ki Demokrat partinin ilk milli savunma bakanlarındandır. Tam tersi tarihin yazdığının dışında tersine bir durum söz konusudur çünkü o zaman Türk silahlı kuvvetleri yenileşmek istemektedir, yenileşme, modernizasyon da batıdan gelmektedir. Bu süreci o anlamda desteklemişlerdir. Bu konuda da engin kaynak aslında bir doktora tezidir, şu anda siyasette bulunan Prof. Ümit Özdağ İyi partinin genel başkan yardımcısının doktora tezinde bu konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler vardır çünkü Ümit Özdağ’ın babası da 60 ihtilalinin cuntasının içerisinde.

 

ÖM: Muzaffer Özdağ.

 

AB: Evet Muzaffer Özdağ’ın oğludur. Doktora tezini yıllar önce okudum, pek çok bilgiye, özel bilgiye ulaşma şansımız var. 14 Mayıs böyle bir dönüm noktasıdır Türkiye siyasi hayatında. Siz de Ankara’da yaşadığınız için, 14 Mayıs’tan sonra Demokrat parti grubu Ankara’da bir kooperatif kurarlar.

 

ÖM: Evet 14 Mayıs mahallesi.

 

AB: O da ihtilalden sonra ismi değişir Gazi Osman Paşa mahallesi yani şu anda Ankara’daki Gazi Osman Paşa 14 Mayıs mahallesi olarak kurulan bir mahalledir, siyasal durumlar değişince isimler de değişebiliyor mahalle isimleri, sokak isimleri, cadde isimleri. Şimdi 14 Mayıs’tan biz isterseniz nasıl bir ortamda seçime gidiyoruz

 

ÖM: Evet olağanüstü halde gittiğimizi biliyoruz, olağanüstü hal şartlarında giriyoruz bir kere. Kanun hükmündeki kararnameler de rol oynuyor.

 

AB: DM insan hakları şeyi şu andaki ama seçimin güvenirliği işte “OHAL kalkmalı” dedi geçen hafta. Yani Avrupa’daki örgütlerin şeyine BM de eklendi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zaid Hüseyin ifade özgürlüğü ve toplanma hakkının kısıtlandığı OHAL rejiminin seçim güvenliğiyle çeliştiğine işaret ederek kaldırılmasına çağrıda bulundu.

 

ÖM: Evet, ona da tepki oldu mu?

 

AB: Evet, oldu galiba.

 

ÖM: Ben de fark etmedim aslında ona tepki oldu mu diye.

 

AB: Dışişleri sözcüsü yaptı galiba? Öyle bir şey hatırlıyorum. Kamyon damperiyle haber yapıldığı için insan üzülüyor yani bu haber olduğunda ama sanıyorum dışişleri sözcüsü yaptı. BM bunu söylüyor, Avrupa Konseyi söyledi geçen haftalarda, aynı zamanda Türkiye’nin bir bölgesinde güvenlik yasakları var, hayat kesintide yani oy kullanma değil insanlar köyden köye gidemiyorlar, evine gidemiyor. Biz bu halde seçime gidiyoruz bir taraftan. Daha önceki yıllarda yasak bölgeler ve güvenlik bölgelerini toplarsanız bayağı bir oy veren nüfusun hareket kabiliyetinin kısıtlandığını görürsünüz. Türkiye böyle bir ortamda seçime gidiyor. Aynı zamanda Erdoğan geçen hafta gençlik kongresinde soruyor “ölmeye hazır mısınız?” Gençler cevap veriyor “hazırız!”

 

ÖM: Ölmeye mi?

 

AB: Evet, böyle bir ortamda seçime gidiyoruz. Aynı zamanda Demirtaş bir parti lideri, cumhurbaşkanı adayı hapiste. Şunu anlarım, uzunca yıllardır diktatörlükle yönetilen ülkelerde rastladığımız bir olay, burada iki sene öncesine kadar partisinin başında, üçüncü parti başkanı olan Selahattin Demirtaş 2 yıla yakındır hapiste ve aday. Bu da en büyük anormalliklerden bir tanesi. Böyle bir ortamda seçime gidiyoruz. Bu arada bir af çağrısı geliyor, çağrıda deniyor ki, Bahçeli yani iktidarın ortağı “Alaattin Çakıcı ve Kürşad Yılmaz gibi ülkücü mafya kardeşlerimizi çürümeye terk etmeyeceğiz, af çıksın!”

 

ÖM: Mesela buna “af yok, gündemimizde yok” demesine rağmen başbakan, arkasından cumhurbaşkanı da İngiltere’ye seyahatinden hemen önce söyledi Erdoğan ama gerek Binali Yıldırım gerekse Recep Tayyip Erdoğan’ın söylediklerine karşılık ısrar etti “biz bu affı çıkaracağız” dedi, “onlar ülkücü kahramanlardır” dedi ikisi için ki bayağı ciddi cinayet, birçok cinayetten sorumlu olan kişiler bunlar, hüküm giymiş olan kişilerden bahsediyoruz yani.

 

AB: Burada tenakuz doğdu değil mi bu iktidar ittifakı içinde? Aslında baskın seçime gitmek de bu ittifakın verimi yok, yani onu AKP’liler de söylüyor, Erdoğan da görüyor ve bu birleşmeden, bu füzyondan bir şey çıkmadı. Dolayısıyla bu atışma önümüzdeki dönemde bazı şeylere sebebiyet verebilir çünkü alanı daralıyor gitgide. Erdoğan’ın partisi AKP bir gravyer peyniri gibi yani içi çok delik, sünger gibi yani. Ankara’da 20 tane AKP var diyebilirim, eskiler, herkes bir yerde toplanıyor, bu başlangıçla ilgisi kalmayan bu partide muazzam rahatsızlıklar var. Dolayısıyla içerideki galeriler büyük, bu galerilere “metal yorgunluğu” diyor Erdoğan ve bu yorgunluğu atamıyor. MHP ile birleşti buradan verim alamıyor, bu delikler büyüyor, MHP galerisi bayağı hasar veriyor “niye biz bunlarla ittifak kurduk, yanlış yaptık” diyen AKP’liler bayağı var. Bu arada da bir af şeyi karşımıza çıkıyor.

 

ÖM: Edirne cezaevinde tutuklu olan Selahattin Demirtaş biraz önce üzerinde duruyorduk durumun tuhaflığı üzerinde olayın, Devlet Bahçeli’nin bu Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz, “Yüz bin ülkücünün imzasıyla aday gösterilseydi bu kahramanlarımız için diye cezaevinden çıkartılmaları için bir kampanya yapılacak mıydı?” sözlerine cevap vermiş avukatlar aracılığıyla twitter hesabından. Paylaşımda şöyle diyor “Milyonlarca oy alıp parti lideri olacağıma, azılı katil, psikopat bir mafya lideri olsaymışım daha iyiymiş. Yok ama çok şükür, ben böyle iyiyim, sen bu boş laflara üzülme güzel anam, senin ve tüm annelerin ellerinden öpüyor, anneler gününü kutluyorum” diye bir mesaj yollamıştı.

 

AB: Demirtaş büyüyor, Demirtaş’ın adaylığı bütün dünyanın gözünün önünde, hapiste ve saçma sapan iddialarla hiçbir insan, zaten büyük bir demokrasi katliamı yaşandı ülkede, yaşanıyor ve bu hapishaneden aday olmak korkutuyor Erdoğan’ı ve AKP’yi. İddia o ki, bunu durdurmanın yolu dışarıya çıkmasını sağlamak için bir af mevzusu konuşuluyor, bunu kesmek için Bahçeli bu iddia da şu anda basına yansımış durumda. Dolayısıyla Demirtaş’ın 2015’in Haziran seçimlerine yani Demirtaş ve HDP’nin ama katkı büyük bir ölçüde Demirtaş’ın kişiliğinden gelen önemli bir katkı var, Haziran seçimlerine benzer bir sonucu hatta daha ileriye götürecek bir sonucun alınması iktidar partisini ve Erdoğan’ı önemli ölçüde çeşitli arayışlara itebiliyor. Bunun durdurulmasının, nasıl durdurulabileceğine ilişkin zaten çeşitli şeyler var. Buradan neye geliyoruz? Nasıl bir ortamda seçime gidiyoruz? İşte kanun hükmünde kararnamelerle uyum yasaları yapıyoruz. Yani 1950 öncesinde böyle şeyler yok inanın baktım özellikle. Biliyorsunuz bu konuda çıkarılması gereken uyum yasalarını bu kadar süre geçmesine rağmen, 6 ay içerisinde yapması gerekiyordu parlamentonun, bunları yapmadı 16 Nisan referandumundan sonra. 12 ay geçti, erken seçim, baskın seçim kararı aldı, 19 ay vardı seçimlerin yapılmasına. Bunu her türlü önlemi, bunları şöyle okumak lazım, çok iyi yazılar var, İbrahim Kabaoğlu’nun yazısı çok açıklayıcı nitelikte, Çiğdem Toker yazdı, başka arkadaşlar da yazanlar var, yani hukuki tarafını bir tarafa siyasal okumasını yapmak istedim. Kolay kolay iktidarı bırakmak istemediğini hep söylüyoruz, dolayısıyla ezici bir seçim sonucu olmadığı müddetçe bu iktidarı bırakma süreçlerini tıkamak için, özellikle parlamentodaki çoğunlukla kendi seçimi arasındaki farkların oluşması bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak KHK ile zaten 2011 yılından beri, 2009’dan itibaren başladı ama 2011’den beri bu uyum yasaları bile bir anayasal direktifi bile bakanlar kuruluna yetki vermesi “benim diktatörlükle ilgili, tek adam rejimiyle ilgili tasarrufum budur!” diyor, yani itiraf ediyor. Aslında bu konuda ben ittifak partilerinin ortak açıklamasını, hatta yani meclisi tamamen ortadan kaldıran bu uygulamaya çok farklı güçlü destek, muhalif destekte bulunmasını beklerdim ama bu olmadı. Şimdi bir yandan KHK ile yetki, uyum yasalarını bakanlar kuruluna yetki veriyorsunuz, yani “ben size iktidarı kolay kolay bırakmam!” demektir bu.

 

ÖM: Çiğdem Toker’in yazdığı, sizin de belirttiğiniz gibi yani “Cuma akşamı her şey biterken TBMM’de yepyeni bir torba teklifi sunuldu, Mustafa Elitaş ve Ahmet Aydın bazı kanunlarda diye başlayan teklifin imza sahipleri kambiyo rejimi yerine cezalar paralı köprülerden geçip ücret ödemeyenlere af gibi maddeler getiren düzenlemeye, bir de 21 B diye bir madde gizlenmiş, eğer teklif aynen yasalaşırsa 21 B maddesinde ‘yapım tekniği açısından özellik arz eden’ diye bir ibare eklenmiş. Bu Türkiye tarihinde de pek sık rastlanan bir şey değil herhalde. Yani yapılacak bir değişikle uygulamaya netlik kazandırılacakmış bunun için. Yani çok acayip bir şey, deprem, salgın hastalık, vb. olmadığı halde yapılan daha doğrusu talimatla yaptırılan milyarlık ihalelerin usule uygun olmaması nedeniyle sorun çıkaracağını artık görmüş bulunuyor AKP iktidarı. ‘Yapım tekniği açısından özellik arz eden’ ibaresinin maddeye takarak falanca yol, filanca cezaevi, fişmanca baraj zaten yapım tekniği açısından özellik arz ediyordu diyebilecekler. İçerdiği hukuksal sorunlar sonradan düzeltmeyle de giderilemez. Söz konusu alanın vergilerimizden oluşan ve özensizce dağıtılan kamu kaynakları olduğunu da unutmuyoruz” demiş.

 

AB: Osmanlı padişahları ulufe dağıtırlardı, bir de peştemallik verirlerdi ama bunları verirken padişah kendi hazinesinden verirdi devlet hazinesinden değil. Şimdi Türkiye’de muazzam bir kamu kaynaklarının kanunlara dayanmaksızın, kurala dayanmaksızın dağıtıldığını yaşıyoruz, tanık oluyoruz. Bir yandan da kaynak ihtiyacı içindesiniz, ne diyorsun “dışarıdaki paranı getir, %2 vergi ver, ben seni affediyorum” Bu af yasası aynı zamanda adi mahkumların ötesinde büyük bir af yasası çıktı. Bunların iktidarı dönemindeki 15. filan. Tarih boyunca en fazla af vergi affı, mali ve öğrenci affı.

 

ÖM: Af değil barış onun adı, siz yanlış biliyorsunuz!

 

AB: Evet, onun adı barış! Devletler sonuç itibariyle iki temel şeyle ilgilenirken biri vergidir, diğeri de güvenliktir. Anlamadığım vergi almamayı teşvik de ediyorsun, alamadığın vergiyi kaynak ihtiyacın da var, baş aşağı giden bir ekonomi var, adam da diyor ki “ben sermaye hareketliliği var, istediğim yere götürürüm, bu konuda, ne adasıydı unuttum?

 

CT: Man adası.

 

ÖM: İnsan adası!

 

AB: Binalı Yıldırım “bu bizim hakkımız, yasal hakkımız” diyor böyle zenginlerin sermayeyi, parayı götürme hakkı var.

 

ÖM: Bütün akraba-i taallukatının adı geçiyor yalnız Man Adası’nda.

 

AB: Ayrıca iktidar ortaklarının, siyasi ve iktisadi ortaklarının, havuzun, kendisi de kızıyor işte “paranızı götürmeyin affetmem sizi, getirin parayı!” falan diyor. Bu muazzam miktarda oldu, yani davet usulüyle Çiğdem’in yazdığı, ihale denilen yani ayıp örtercesine de bir ihale yapıldı ama artık o bile yapılmıyor. Yani davet ediyor “gel, ben sana bunu verdim!” Bunlar milyarlarca Dolar kaynak aktarımları “ben senin borcunu sildim, seni affettim!” Bu inanılmaz boyutlara vardı, yani ortada dayandığın, yani kanunsuz bir toplumda bir zenginleşme yaşadık.

 

CT: Bir şey öğrendim sayenizde, ben şunu zannediyordum, devletin hazinesi aynı zamanda padişahın özel hazinesidir diye düşünüyordum fakat öyle değilmiş, siz söyledikten sonra biraz baktım. Fatih Sultan Mehmet 3 ayrı hazine oluşturmuş, bunlardan birisi devlet hazinesi, Hazine-i Amire, Hazine-i Hümayun, Hazine-i Emriye, Hazine-i Birun, dış hazine ya da hazine-i devlet olarak geçiyormuş. İkinci olarak da padişahın kendi özel hazinesi varmış, Hazine-i Hassa, Hazine-i Enderun ya da iç hazine olarak nitelendiriliyormuş. Bir de son olarak İslam’ın kutsal emanetlerine tahsis edilen hazine varmış, Hazine-i Erem ve Hazine-i Harameyn olarak nitelendiriliyormuş. Benim sorum da şu, padişah kendine özel bir yazlık köşk yaptırmak istediği zaman hangi hazineyi kullanıyor? Devlet hazinesi mi padişahın özel hazinesi mi?

 

AB: Son tahlilde bütün varlıklar hükümdarındır ama buna bir işleyiş getirmiş. Aslında burada Bizans’tan gelen şeyler, yani Fatih’in Bizans hukukundan getirdiği pek çok uygulama var, ama İslam hukukunda hükümdarlar vakıf mallarına el koymak zorunda ama mesela makbul İbrahim paşa o kadar büyük bir servet yapmış, o Rüstem Paşa filan sonunda sadrazamın serveti padişahın özel hazinesinde geçince el koyuyorlar.

 

ÖM: O zaman makbul İbrahim paşa maktul İbrahim paşa oluyor değil mi?

 

AB: Evet.

 

ÖM: Bu Okluk kokuyla ilgili Marmaris’te çok ilginç yollara da, köylülere yol sorarken bir köylü o yollardan birine kesinlikle girmeyin uyarısı filan yapıyorlarmış. Çok kamyon çalışıyormuş, çünkü cumhurbaşkanlığı yazlık sarayı için yapıldığını ekliyorlar, hatta bunu da Çiğdem Toker dünkü Cumhuriyet’te yazmıştı, bugünkü Sözcü’de de bir haber olarak var. Turgut Özal’ın çevre danışmanı Can Pulak da Okluk koyunda 50 bin ağaç kesildiği için yazlık saray inşaatı için “şunu iyi bilin ki doğa bunun bedelini mutlaka ödetecektir” demiş. Böyle bir durum var, vahim bir durum.

 

AB: Bir de Çan dağında var, 100 binlerce ağaç kesiliyor orada.

 

ÖM: Hatta 150 bin ağaç kesildi galiba. Onunla ilgili bir video da paylaşıldı.

 

CT: O eski bir video olsa gerek, o dava uzun zamandır devam eden bir dava. Eğer sosyal medya üzerindeki videodan bahsediyorsanız ikiniz de.

 

AB: Ben bir haber okudum video değil de.

 

CT: O devam eden bir şey, ben son zamanlarda bu konuyla alakalı çıkmış olan bir haber bulamadım ama tekrar bakayım.

 

ÖM: Ona da bakalım tekrar. Bir de tabii Atatürk Orman Çiftliği arazisinde de yeni bir hayvanat bahçesi mi? Yani yapılacak en akıl almaz şeyi yapıyorlar, bütün dünyada hayvanat bahçelerini kapatılması akımı varken. Sonunda da Ankara büyükşehri belediyesine tahsis edilecekmiş bedelsiz olarak amaç da hayvanat bahçesi, tema parkı, rekreasyon alanlarıyla bilmem neyi karşılayacak yapılar yapılmak üzere, yani yeni inşaatlar yapılacak orada.

 

AB: Orada zaten Melih Gökçek’in muazzam bir lunapark yaptı AOÇ arazisi üzerine. Dünyada başkanlık sarayının lunapark gördüğü tek saray bizim, o da başkanlık sarayını görüyor.

 

ÖM: Az şey değil bu da!

 

CT: O robot şeyleri kaldırıldı diye biliyorum. Siz Ankara’da oturduğunuz için daha iyi bilirsiniz ama hala duruyor mu onlar?

 

AB: Duruyor canım, muazzam bir arazi. Orası Gökçek’ten sonra bir duraksamaya girdi, açılış falan yapılmadı çünkü Gökçek onu açmak istiyordu, onun için hızlandırmıştı filan. Şimdi AOÇ arazisi önce 12 Eylül’de ama şu anda minicik kalan ordueviyle başladı, sonra saray yapıldı, başka kamu kuruluşları da girdi. Anıtkabir çevresinde de imara ilişkin düzenleme yapıldı, yani bu anlamda yeşil alanların bulunduğu yerlerde aynı zamanda hipodromun karşısı, eski EGO ambarı dediğimiz yerlerde muazzam inşaatlar yine yandaş gruplar tarafından yapılıyor. Biz şu anda kanunsuz bir toplumda zenginleşme süreci yaşıyoruz, vahşi bir ortamda nasıl orman kanunlarıyla yönetilmek, baş başa kalmak denirse öyle bir şey var. Çünkü acil kaynaklara da ihtiyaç var, gittikçe sıkışıyoruz, örneğin kısaca şuna da değineyim, IMF ile şu anda biz bir anlaşma içinde değiliz ama o örgüte üye olmakla 4. Madde gereği her yıl ülke bir konsültasyondan geçer, Amerika da geçer, herkes geçer. Sonra da bir rapor yayınlanır, yani anlaşma olmasa bile gelir bir durumun fotoğrafını, röntgenini çeker. Şimdi o raporda da ekonominin ki bu rapor baskın seçim kararı alınmadan önce yazıldı, bütün bu kırılganlıklara dikkat çekiyor. IMF’nin yıllık yayınladığı raporda sıradaki ülkelerden bir tanesi Arjantin şu anda IMF ile masaya oturuyor. Büyük bir olasılıkla Türkiye’deki bu içinde bulunduğu zaaflar, ekonominin zaafları, kurdaki sürekli artış, kaynak iç ve dış dengenin bozukluğu, cari açık, enflasyon, kurun üzerinde iş ve dış baskıların bir arada olması Türkiye’yi hızla yeniden bir IMF önüne gitmeye zorlayacağını söylemek gerekir. Bu arada Erdoğan Londra’ya gidiyor, saray bir ekonomi toplantısı yapıyor, büyük bir paket açıklayacak havasında bir şey açıklanmıyor. Zaten baskın seçimin en önemli nedenlerinden bir tanesi de sürdürülemez bir ekonomik performansın içinde yer almamız. Yani ittifakın da parlamenter rejime, kuvvetler ayrılığı rejimine, en azından 2011 ayarlarından döndürme yerine gördüğüm o ki bir başkan adaylığı üzerinden gidiyor. Ağırlıklı olarak sistemi sanki benimsemiş bir pozisyonda adaylar. İttifakın da sözleşmesi, topluma ve dünyaya ilan etmesi, demokratikleşme, dönüşüm projesinin daha ayrıntılı olması lazım. İttifakın içerisinde HDP’nin bir şekilde dahil edilmeden erken havaya girmemesi lazım.

 

ÖM: Çok çok sayıda haber var ama bir kısmını gayet dünden bugüne özetlemeye çalıştık. Daha üzerinde tabii duracağımız pek çok haber var.

 

AB: Hep şunu unutmamamız gerekiyor, nasıl bir ortamda seçime gidiyoruz? Bizi neler bekliyor? Ekonomideki torba yasa, varlık düzenlemesi, uyum yasalarının KHK ile yapılması, aflar, vb. yani bu ortamdayız. Gerçekten zor günler bekliyor ama Türkiye’de ittifakın genişlemeden başka şansı yok. 50 seçimlerinde ezici çoğunluk olmasaydı iktidarın bırakma şansı zor olabilirdi. Tabii içi ve dış dengeler de önemli, o yüzden manipülasyon aralığına fırsat vermeyen bir çoğunlukla seçimlerin ki bütün iktidar olanakları kullanılmasına karşın bunun sağlanması lazım. Bunu unutmadan ilerlemek lazım.

 

ÖM: Çok teşekkür ederiz Ali bey, görüşmek üzere.

 

CT: Görüşmek üzere.

 

AB: İyi yayınlar hoşça kalın!