Tarihin sonu değilmiş

Tarihin sonu değilmiş

11 Kasım 2019
Fotoğraf: news.umich.edu

Son 40 yıldır zengin-fakir tüm ülkelerdeki elitler, neoliberal politikaların hızlı ekonomik büyüme getireceğini ve kazanımların ‘yoksullar’ dahil herkese yayılacağını savunup durdular. Şimdi bunun böyle olmadığına dair kanıtlar elimizde. Son yıllarda elitlere ve demokrasiye yönelik güvenin eridiğine şaşıralım mı?
 

Joseph E. Stiglitz

(11.11.2019 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır)

Soğuk Savaş bittiğinde siyaset bilimci Francis Fukuyama o meşhur makalesini kaleme aldı: “Tarihin Sonu Mu?” Makalede savunduğu sava göre liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi ile dünya arasında duran son engel de kalkmıştı. Birçok insan ikna oldu.

Şimdilerde ise kurallara dayalı, liberal dünya düzeninin sallantıda olduğunu görüyoruz. Dünya nüfusunun yarısından fazlası otokrat liderler ve demagoglar tarafından yönetiliyor. Geriye dönüp bakınca Fukuyama’nın düşüncesi ise tatlı ve naif görünüyor. Fakat yine de, bu fikrin son 40 yılın neoliberal ekonomik düşüncesine damga vurduğunu söylemek gerek.

Neoliberalizim demokrasinin altını oyuyor

Ortak refaha giden en kesin yolun, serbest piyasalar olduğu fikri şu günlerde ölüm döşeğinde. Haliyle… Neoliberalizm ve demokrasinin eş zamanlı olarak düşüşe geçmesi ise tesadüf ya da basit bir bağıntının sonucu değil. Neoliberalizm, 40 senedir demokrasinin altını oyuyor.

Neoliberalizmin uygun gördüğü küreselleşme, birey ve toplumları kendi kaderlerinin önemli değişkenlerini tayin etme yetisinden alıkoydu. Dani Rodrik bunu son kitabında net bir biçimde açıklıyor ve ben de İnsanlar, Güç ve Kazanç isimli kitabımda açıklamaya çalıştım. Sermaye-piyasa serbestleşmesinin sonuçları bilhassa tartışmalı: Eğer başkanlık seçimi kampanyalarını önde götüren bir aday varsa ve bir noktada Wall Street sermayedarlarının desteğini kaybederlerse, bankalar paralarını alıp ülkeyi terk edecektir. Bu durumda seçmeni zor bir seçim beklemektedir: Wall Street’e boyun eğmek ya da sert bir finans kriziyle karşı karşıya kalmak. Adeta Wall Street, ülkenin yurttaşlarından daha fazla güce sahiptir.

Ekonomik eşitsizlik büyümeyi yavaşlattı

Zengin ülkelerdeki vatandaşlara dahi “İstediğiniz politikaların peşine düşemezsiniz” dedik – sosyal koruma, hakkaniyetli maaş, kademeli vergi politikası ya da iyi denetlenen bir finans sistemi gibi politikalardan söz ediyoruz. “Çünkü ülke rekabet gücünü yitirir, istihdam düşer ve herkes acı çeker.”

Zengin-yoksul tüm ülkelerde elitler çeşitli vaatlerde bulundu; neoliberal politikalar ekonomik büyümeyi hızlandıracak ve kazançlar yoksullar dâhil herkesçe paylaşılacaktı. Fakat bunun olabilmesi için işçiler daha düşük maaşlara razı olmalıydı ve önemli hükümet programlarında yapılacak kesintileri de yurttaşların kabullenmesi gerekiyordu.

Elitler verdikleri sözlerin bilimsel ekonomik modellere ve ‘veri temelli araştırmalara’ dayandığını iddia ediyorlardı. Pekâlâ, 40 sene geçti ve rakamlar ortada: Ekonomik büyüme yavaşladı ve yaşan büyümenin meyvesini yiyenler en tepedekiler oldu. Maaşlar yerinde saydı, borsa uçuşa geçti, gelir ve refah tabana yayılacağına en tepede toplanır oldu.

Rekabet gücümüzü korumak için maaşları baskılar ve hükümet harcamalarını kısarken nasıl yaşam standardımızı yükseltebiliriz ki? Sıradan yurttaşın hissi, kazıklandığı yönündeydi. Üstelik bu haklı bir histi.

tarihin-sonu-degilmis-647886-1.

Dünyayı felakete sürükleyen sistem

Bu büyük kandırmacanın sonuçlarını şimdi yaşıyoruz. Elitlere, neoliberalizme zemin olan ekonomi ‘bilimine’ ve tüm bunları mümkün kılan, paraya boğulmuş siyasi sisteme.

Gerçek şu ki, neoliberalizm denen dönem, ismine rağmen liberal olmaktan çok uzaktı. Düşünsel bir ‘gelenekler’ bütününe sahipti ve bu geleneklerin savunucuları tüm eleştiri ve başkaldırılara son derece tahammülsüzdü. Farklı görüşlere sahip ekonomistler kınanıyor ya da en iyi ihtimalde birkaç dışlanmış kuruma itiliyordu.

Neoliberalizm, Karl Popper’ın savunduğu ‘açık topluma’ hiç benzemiyordu. Popper, toplumun karmaşık ve daima evrimleşen bir sistem olduğunu tanıyor ve biz yeni şeyler öğrendikçe, bilgi dağarcığımızın sistemin işleyişini değiştireceğini söylüyordu.

Söz konusu tahammülsüzlük belki de en çok makroekonomi alanında tezahür ediyordu. Eldeki modeller, 2008’de yaşadığımız türden bir krizin ‘imkânsız’ olduğunu söylüyordu. İmkânsız olmadığı anlaşıldığında ise adeta 500 yılda bir yaşanan türden, doğaüstü bir olaymış muamelesi gördü. Bu teorileri savunanlar ‘kendini denetleyen’ piyasalara duydukları inancın; dışsallıkları önemsiz ya da gerçekdışı gören, en nihayetinde piyasaları denetimsizliğe götüren bakış açılarının 2008 krizini besleyen başlıca etmen olduğunu halen kabul etmiyorlar. Bu teoriler hala hüküm sürüyor, gerçeklerle ‘örtüşmeleri’ için bin dereden su getiriliyor. Bu da gösteriyor ki, kötü fikirler bir kere sistemde yer etti mi, ölmeleri gerçekten uzun sürüyor.

Serbest piyasanın işe yaramadığını 2008 finans krizinde göremediysek, herhalde iklim kriziyle göreceğiz: Neoliberalizm resmen medeniyetin sonunu getirecek. Tabii şu da gayet açık ki, demagoglar bilime ve hoşgörüye sırtımızı dönmemiz için çalışarak işleri kötüye götürüyor.

Gezegenimizi ve medeniyetimizi kurtarmak istiyorsak tek çare, tekrar tarih sahnesine çıkmak. Aydınlanmayı yeniden başlatmalı ve savunduğu özgürlük, bilgiye saygı ve demokrasi değerlerini tekrar benimsemeliyiz.

Çeviren: Fatih Kıyman
Kaynak: Project Syndicate