Sacha Baron Cohen'den Facebook'u köklerinden sarsacak eleştiri: “Dünya tarihindeki en büyük propaganda makinası”

Sacha Baron Cohen'den Facebook'u köklerinden sarsacak eleştiri: “Dünya tarihindeki en büyük propaganda makinası”

28 Kasım 2019
Fotoğraf: Daily Beast

21 Kasım Perşembe akşamı İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği'nde (Anti-Defamation League, ADF) yaptığı konuşmada aktör/komedyen Sacha Baron Cohen, Facebook ve diğer sosyal medya platformlarını hedef alarak nefret söylemi ve doğru olmayan çeşitli bilgi yayımladıklarını iddia etti.

(Britanya'nın saygın medya kuruluşlarından The Guardian'da yayınlanan bu makale Semra Somersan tarafından Açık Radyo için çevrilmiştir.)

Geçen hafta yaptığı bir konuşmada Cohen, “Eğer geçmişte Facebook olsaydı Hitler'in propaganda malzemelerini bile düşünmeden yayımlardı” dedi.

21 Kasım Perşembe akşamı İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği'nde (Anti-Defamation League, ADF) yaptığı konuşmada aktör/komedyen Sacha Baron Cohen, Facebook ve diğer sosyal medya platformlarını hedef alarak nefret söylemi ve doğru olmayan çeşitli bilgi yayımladıklarını iddia etti.

Samimiyeti açısından konuşma son derece çarpıcı idi; çünkü Baron Cohen orada, alaya aldığı tiplerden biri veya oynadığı bir karakter değil, tam da azarlayan- çıkışan kendisi olarak sahnedeydi.

Facebook'u “tarihteki en büyük propaganda makinesi" olarak niteleyen Baron Cohen, kullanıcılar tarafından yayımlanan siyasi malzemelerin şirket tarafından ve doğruluk açısından denetlemediğini ve platformunda Hitler'in bile propaganda yapmasına izin vereceğini iddia etti.

Aşağıda hazırlanmış konuşma metnini tümüyle yayımlıyoruz:

Irkçılık, nefret ve bağnazlık ile savaşımı için İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği'ne teşekkür ediyorum. Ve hemen ekleyim. “Irkçılık, nefret ve bağnazlık” derken Stephen Miller'ın1 ‘Labradoodlelarının’2 isimlerinden  bahsetmiyorum.

Şimdi bazılarınızın, 'bir komedyen böyle bir konferansta konuşarak ne halt ediyor' diye düşündüğünü fark ediyorum. İşte gördüğünüz gibi buradayım ve konuşuyorum. Geçen iki yılı çeşitli karakterleri oynayarak geçirdim. Durum şu ki, bugün ilk defa oynadığım karakterlerden en az popüler olanı, Sacha Baron Cohen olarak konuşuyorum. İtiraf etmeliyim ki bu son derece ürkütücü.

Farklı bir nedenle de buradaki varlığımın beklentilere hiç de uymadığının farkındayım. Bazıları benim oynadığım komik rollerin, aslında, mevcut klişeleri pekiştirmekten başka bir işe yaramadığını düşünüyor.

Gerçek şu ki ömrüm boyunca bağnazlık ve hoşgörüsüzlüğe karşı meydan okumak en tutkulu olduğum alandı. İngiltere'deki daha ilk gençlik yıllarımda, ırk ayrımcılığı rejimine karşı çıkmak üzere Ulusal Cephe karşıtı yürüyüşe katıldım. Üniversiteye girdikten sonra tüm ABD'de seyahat edip İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği'nin arşivlerini de kullanarak, tezimi, buradaki sivil haklar hareketi konusunda yazdım. Bir komedyen olarak da, insanların kendilerini koruma duvarlarını alçaltmaya çalışarak, önyargıları dahil, gerçekten neye inandıklarını ortaya dökmek istedim.

Şimdi kalkıp da her şeyi yüce bir amaca hizmet etmek üzere yaptığımı iddia etmeyeceğim. Evet yaptığım komikliklerin bir kısmı, haydi kabul edeyim, belki yarısı çok çocukça, diğer yarısı ise tamamen aptalca idi. Kabul etmeliyim ki ipotek komisyoncuları konferansında çırılçıplak koşturarak, ilk uydurma haberi yapan Kazakistanlı gazeteci Borat rolünde pek de aydınlatıcı bir yön yoktu.

Ama ne zamanki, Borat, Arizona eyaletinde koca bir barı ayağa kaldırarak “Yahudi’yi kuyuya at” şarkısını söyletmeyi başardı, işte o zaman insanların Yahudi karşıtlığını ne kadar umursamadığını gösterebilmiştim. Ya da Bruno'nun kişiliğinde, Avusturyalı kafes dövüşündeki erkeği öpmeye çalışan eşcinsel moda gazetecisi olarak, neredeyse bir isyan başlattığımda, homofobinin şiddete ne kadar yaklaştığını gösterdim. Ve başka bir sefer kırsal alanda bir cami inşa etmeyi teklif ettiğimde de, orada yaşayanlardan bir kişi kalkıp, gururla “Ben ırkçıyım, Müslümanlara karşıyım” dediğinde Batı'daki Müslümanlık korkusunu gösterebildim.

İşte tam da bu nedenlerle bugün burada sizlerle beraber olma fırsatını yakalamış olmaya çok değer veriyorum.  Bugün dünyanın hemen her yerinde demagoglar en kötü içgüdülerimize hitap ediyor. Bir zamanlar kıyıda köşede duran komplo teorileri artık revaçta. Sanki Akıl Çağı -kanıtlara dayalı tartışma- sona eriyor; bilgi hükmü yitirdi ve bilimsel mutabakatın da hiçbir itibarı kalmadı. Paylaşılan hakikatlere dayalı demokrasi gerilerken, yerini hızla, paylaşılan yalanlara dayalı otokrasi alıyor. Nefret suçları dolup taşarken, dini ve etnik azınlıklar saldırıya maruz kalıyor.

Bu tehlikeli gidişatın ortak yönü ne? Ben bir aktör veya bir bilim insanı değil, sadece bir komedyenim.  Ama şu bana çok açık görünüyor. Bütün bu nefret ve şiddet, tarihteki en büyük propaganda makinası olan bir avuç internet şirketi tarafından kolaylaştırılıyor.

Tarihteki en büyük propaganda makinası

Bir düşünün. Facebook, YouTube, Google, Twitter ve diğerleri- bunlar milyarlarca insana ulaşıyor. Bu ortamların dayandığı algoritmalar kasten kullanıcıları sürekli angaje edecek şekilde içeriklerini büyütüp bollaştırıyor- öyle içerikler, öyle hikayeler ki bunlar çok temel içgüdülerimize hitap ederek korku ve öfkemizi tetikliyor. İşte tam da bu nedenle Youtube, komplocu Alex Jones3 videolarını milyarlarca kere tavsiye ediyor. İşte bu nedenle yalancı haberler gerçek haberlerden çok daha başarılı bir performans ortaya koyuyor- çünkü araştırmalara göre, yalanlar gerçeklerden çok daha hızlı yayılıyor. Ve şu da hiç şaşırtıcı değil; tarihteki en büyük propaganda makinası- Yahudilerin bir şekilde tehlikeli olduğu yalanını, tarihteki en eski komplo teorisini yaydı. Bir gazete manşetinin ortaya attığı gibi “Hele bir düşünün, Hitler'in Propaganda Bakanı Goebbels hayatta olsaydı Facebook ile neler yapabilirdi?”

İnternette her şey eşit derecede meşru görünebilir. Breitbart4 BBC'ye benzer. Aslında hikayeden başka hiç bir tarihsel içeriği olmayan Siyon Liderleri (Elders of Zion5) protokolleri, İftira ve Karalama ile Mücadele Birliğiniz’in bir raporu kadar geçerli görünebilir. Ve bir manyağın yüksekten atması, Nobel Ödüllü bir bilimcinin bulguları kadar inandırıcı sanılabilir. Öyle görünüyor ki demokrasinin dayanağı, paylaşılan “temel olgular” anlayışını kaybettik.

Gangster olmaya can atan Ali G'nin kişiliğinde ben, astronot Buzz Aldrin'e “Güneşte yürümek nasıl bir şeydi” diye sorduğumda, şaka işe yaradı çünkü seyirci aynı olgulara inanıyordu. Eğer insanın aya ayak bastığı olgusunun palavra olduğunu düşünüyorsanız, şakam hiç de komik gelmemiştir.

Arizona'daki barda hemen herkes, “Yahudiler tüm insanların parasını denetler ve asla geri vermez” cümlesindeki Borat esprisini doğru algıladı; çünkü seyirciler Yahudilerin paracanlısı ve tamahkar olduğu fikrinin, Orta Çağ'dan kalma bir komplo teorisi olduğunu biliyordu.

Ama bazı komplo teorileri, sosyal medya sayesinde gerçek olarak algılanıp yerleşmeye başlayınca, o zaman nefret gruplarının yeni üye kazanması, yabancı istihbarat ajanslarının seçimlerimize müdahale etmesi ve Myanmar (eski ismiyle, Burma) gibi bir ülkede Rohingalara soykırım yapılması kolaylaşıyor.

Aslına bakarsanız komplo teorilerini şiddete dönüştürmek o kadar kolay ki, şaşıp kalırsınız. Son yaptığım 'Amerika kimdir?' şovumda, iyi eğitilmiş, iyi bir işte çalışan normal bir erkeğin, sosyal medyada, Başkan Trump'ın Twitter'da , 67 milyon takipçisine bin 700 kere yolladığı komplo teorilerini tekrar tekrar kopyalayıp paylaştığını gördüm. İş o hale gelmişti ki Başkan, aşırı sağa karşı yürüyüş yapan Anti-fa (anti-faşist) grubunu bile terör örgütü olarak nitelemeyi düşündüğünü vurgulayan tweetler atmıştı.

Ve günün birinde İsrailli bir anti-terör uzmanı, Albay Erran Morad kimliğine bürünmüş olarak San Francisco’da Kadınların Yürüyüşü'nde mülakat yaptığım kişiye, Anti-fa örgütünün, bebek bezlerine hormon koyarak onları cinsler-arası yaratıklara dönüştürmeyi söylediğimde bana inanmıştı.

Yine aynı kişiye, yürüyüşteki üç tane dünyadan habersiz masum insanın üstüne küçük araçlar eker de gösterdiğim bir düğmeye basarsa büyük bir patlamaya yol açıp herkesi öldürebileceğine ikna ettim. Aslında bunlar gerçekten patlayıcı değildi, ama o, öyle olduklarını sanıyordu.  Öğrenmek istediğim, gerçekten de dediğimi yapacak mıydı?

Cevap “Evet”ti. Düğmeye bastı ve gerçekten de üç kişiyi öldürdüğüne inandı. Voltaire haklıydı, “Sizi saçmalıklara inandıranlar, canavarlığa da yönlendirebilir”. Ve işte sosyal medya,  milyarlarca otoriter insana saçmalıklar yaptırtmayı başarıyor.

Yiğidi öldür, ama hakkını ver: Şunu da söylemem lazım, bazı sosyal medya şirketleri kendi platformlarında nefret söylemini ve gizli tezgahları asgariye indirmek için belli adımlar atıyor, ama genellikle bunlar pek yüzeysel kalıyor.

Bugün konuşuyorum çünkü şuna inanıyorum: Çoğulcu demokrasimiz bir uçurumun kenarında ve önümüzdeki 12 ay içinde sosyal medyanın konumu bu açıdan belirleyici olacak. İngiliz seçmenler seçim sandıklarına giderken internetteki komplocular, şu iğrenç “yerinden edip-yerine geçme” kuramını öne sürerek son derece bilinçli bir şekilde, Hıristiyanların,  yerlerini Müslüman göçmenlerin alacağını ileri sürecekler. Amerikalılar başkan seçerken troller ve parazitler, seçmenleri, “iğrenç Hispanikler Amerika'yı işgal ediyor” yalanına inandırmaya çalışacak. Ve YouTube'un yıllarca gösterdiği “iklim felaketi tamamen uydurmadır” videolarından sonra, Amerika Birleşik Devletleri de, 2016'da imzalanan iklim için Paris Antlaşması'ndan resmen çıkmaya çalışacak.  Demokrasimizi ve gezegeni tehdit eden, insanların kafalarında bağnazlık ve zehirli komplo teorileri eken bir internet- eminim ki yaratıcılarının aklında asla böyle bir şey yoktu.

Şuna inanıyorum: Sosyal medyayı temelden yeniden gözden geçirerek, nefret, komplo ve yalanları çevreye  nasıl yaydığını, al baştan düşünmeliyiz. Buna rağmen daha geçen ay yaptığı önemli bir konuşmada Facebook'un Mark Zuckerberg'i, kendininki gibi şirketlerin yeni yasa ve yönetmeliklerle sınırlandırılmasına karşı uyardı. Aslında bu argümanların bir kısmı tamamen saçma. Şimdi şöyle bir bakalım.

İlk olarak Zuckerberg bütün meseleyi “İfade özgürlüğü bağlamında yapılacak seçim” diye niteledi.  Bu tamamen gülünç  Bu, kimsenin ifade özgürlüğünü kısıtlamıyor ki. Sadece bir kısmı gezegenin en nefret edilesi insanlarına, gezegende yaşayanların üçte birine ulaşma olanağı veriyor. İfade özgürlüğü, erişme özgürlüğü değildir. Ne yazık ki hemen her zaman ırkçılar, kadınlar ve Yahudilerden nefret edenler ve çocukları istismar etmeye yatkın kişiler olacak. Ama ben yobazlara ve sübyancılara kendi görüşlerini büyütüp yaymak ve kurbanlarını hedeften vurmak imkanı vermek gerektiğine inanmıyorum.

İkincisi, Zuckerberg, sosyal medyaya konanlara sınır koymanın “ifade özgürlüğünden geriye adım atmak” olduğunu belirtiyor. Bu tamamen saçma. Amerikan Anayasası'na yapılan birinci değişiklik şöyle: “Kongre, ifade özgürlüğünü kısıtlayan hiç bir yasa yapamaz”; ne var ki bu Facebook gibi özel teşebbüs şirketlerini içermiyor. Biz bu şirketlerin tüm toplumda ifade özgürlüğünün sınırlarını belirlemesini istemiyoruz. Tek istediğimiz kendi alanlarında, kendi platformlarında sorumlu davranmaları.

Eğer yeni yetme bir Nazi, paldır küldür bir restorana gelip diğer müşterileri tehdit ederek Yahudileri öldürmek istediğini söylerse restoran sahibi ona dört dörtlük yemek dolu bir masa hazırlatır mı? Tabii ki hayır. Restoran sahibinin bu müşteriyi lokantasından bir an önce, hatta,  isterse tekmeleyerek dışarı atma hakkı var, benzer şekilde, internet şirketlerinin de.

Üçüncüsü, Zuckerberg kendisininkine benzeyen şirketlerin yönetmeliklerle düzenlenmesinin “en baskıcı toplumların işi” olduğunu söylüyor. İnanılmaz. Bunu söyleyen de kim? Tüm gezegende yaşayan sekiz milyar insanın hangi bilgileri göreceğine karar veren gezegendeki  sadece altı kişiden biri. Facebook'tan Zuckerberg, Google'dan Sundar Pichai ve onun ana kuruluşu Alphabet'ten Larry Page ile Sergey Brin, YouTube'dan Brin'in eski baldızı Susan Wojcicki ve nihayet Twitter'dan Jack Dorsey.

Hayatlarındaki en büyük gayeleri de demokrasiyi korumaktan ziyade hisse senetlerinin fiyatını arttırmak olan hepsi Amerikalı, hepsi milyarder Silikon Altılısı. Bunun ismi ideolojik emperyalizmdir- seçilmemiş ve Silikon Vadisi'nde iş yapan altı kişi, dünyanın geri kalanına kendi görüşlerini empoze ediyor; hiçbir hükümete hesap vermek zorunda değiller ve tüm kanunların üstündeymişçesine davranıyorlar. Sanki Mark Zuckerberg'in Sezar olduğu Roma İmparatorluğu'nda yaşıyoruz.  Bu, hiç olmazsa, onları örnek alarak niye tıpkı aynı modelde saç kestirdiğini açıklar.

İşte size bir fikir. Kaderimizi Silikon Altılısı'na bırakmak yerine, dünyadaki her demokraside, halk tarafından seçilmiş temsilcilerin bu kararlara asgari katkısı olmalı.

Dört, Zuckerberg “fikir çeşitliliğini” çok hoş karşılayacağını söylüyor, geçen yıl bize bunun bir örneğini de verdi. Dedi ki, Yahudi Soykırımı'nı inkar eden Facebook yazılarını son derece rencide edici buluyormuş; ama bunların internetten çıkarılmasını istemedi çünkü “bazı insanlar bundan farklı sonuçlara varabilirmiş.”  Facebook'ta hala şu an hala Yahudi Soykırımı inkarcıları var, Google da tek bir klik ile sizi dünyanın en iğrenç inkarcı sayfalarına götürebiliyor.  Geçenlerde bir gün Google'ın tepe yöneticilerinden biri, bana, bu sitelerin  sadece “olayın iki yüzünü gösterdiğini” söyledi. Bu bir çılgınlık.

Edward R. Murrow'dan6 alıntı yapacak olursam, “Her olay, ve her hikayede farklı ve eşit derecede mantıklı iki görüş olduğu kabul edilemez.” Yahudi Soykırımı konusunda milyonlarca kanıtımız var- bu tarihi bir gerçek. Ve bunu inkar etmek öyle sıradan, tesadüfi bir iddia değildir. Yahudi Soykırımı'nı inkar edenler yeni bir soykırımı teşvik etmeyi amaçlar.

Buna rağmen Zuckerberg diyor ki “Neyin inanılabilir olduğuna teknoloji şirketleri değil, insanlar karar versin.”  İyi güzel de iki binler de doğmuş gençlerin üçte ikisi, Auschwitz'den haberleri bile olmadığını söylüyor; o zaman neyin inanılabilir olacağına nasıl karar verecekler? Yalanın yalan olduğunu onlar nasıl bilecek?

Objektif hakikat diye bir şey var. Olgular var. Eğer bu internet şirketleri gerçekten bir fark yaratmak istiyorsa, yeterince yetiştiriciyi işe alıp İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği gibi gruplarla yakından çalışarak olguların ne olduğunu öğrenip bunlarda ısrar etmeli, platformlarını yalan ve komplo teorilerinden temizlemeli.

Beş,  Zuckerberg bazı içeriğin platformlardan kaldırılması konusunun zor olduğuna değinerek “Çizgiyi nereden çizeceksiniz?” diye sordu. Doğru çizgiyi çizmek zor bir konu. Ama aslında o, şunu söylemek istiyor: Bu veya bunun gibi yalanları platformlardan kaldırmak çok pahalı bir iş.

Bunlar dünyanın en zengin şirketleri ve dünyanın en iyi mühendisleri onlarla çalışıyor. İsteseler bu soruna bir çözüm bulurlardı. Twitter bir algoritma ile beyaz üstünlüğüne dayalı çok daha fazla nefret söylemini platformundan silebilir, ama böyle yapmadı çünkü ortaya çıkan haberler gibi, bu, bazı ünlü politikacıları da platformlarından çıkarmak anlamına gelebilirdi. Aslında belki bu o kadar da kötü bir şey değildir. Gerçek şu ki bu şirketler tüm iş modellerini değiştirmez ,çünkü model sürekli daha fazla angajman yaratmak üzerine kurulmuş ve işin doğrusu, yalan, korku ve aşırı kızgınlıklar çok daha fazla angajman yaratıyor.

Aslında bu şirketlerin ne olduğunu kendilerine söyleme zamanı geldi- dünya tarihindeki en büyük yayıncı bunlar.  İşte işlerine yarayabilecek bir fikir; aynen gazete, dergi ve televizyon haberleri gibi onlar da gündelik olarak, her gün, temel standartlara uymalı:  Televizyonlarda, sinemalarda bazı standartlar ve alışkanlıklar, insanların söyleyip yapamayacağı şeyler var. İngiltere'de bana şöyle dediler: Ali G7 akşam saat 21'den önce televizyona çıkarsa küfür edemez. ABD'de de Amerika Film Derneği (Motion Picture Association of America), ne seyredebileceğimizi derecelendirip denetliyor. Eğer sinema ve televizyon için ne gösterip-ne gösteremeyecekleri konusunda standart ve uygulamalar var ise milyarlarca insan için malzeme yayımlayan şirketler için de mutlaka temel standart ve pratikler olmalı.

Siyasi reklamlara bakalım. Neyse ki Twitter artık onları yasakladı, Google da bazı değişiklikler yapıyor. Ama onlara para verirseniz, mesela Facebook, istediğiniz her tür “siyasi” reklamı internete koyabilir. Hatta isterseniz en fazla etki için mikro-hedefleyerek, bu yalanları kullanıcılarına da iletir. Bu çarpık mantıkla, eğer 1930’larda Facebook olsaydı, Hitler'in “Yahudi Sorununa” “çözümünü” 30 saniyelik reklamlar halinde yayımlayabilirdi. Dolayısı ile, işte iyi bir standart ve pratik: Haydi bakalım Facebook, gelen siyasi ilanları yayımlamadan önce kontrol et, mikro-hedefli yalanları derhal durdur ve reklamlar yanlış ise, şirketin parasını iade et, reklamını da asla internete koyma.

İşte iyi bir pratik daha: yavaşla!. Her gelen iletinin o an yayımlanması gerekmez.  Oscar Wilde bir keresinde şöyle demişti: “Öyle bir devirde yaşıyoruz ki lüzümsüz şeyler ihtiyaçlarımız haline geldi.” Peki ama gelen düşünce ve video ırkçı veya canice ise, veya insanı cinayet işlemeye yönlendiriyorsa bile anında yayımlanması gerekir mi? Tabii ki hayır!

Yeni Zelanda'da Müslümanları katleden kişi, yaptığı korkunç işi Facebook'tan yayımlayarak tüm internete dağılmasına ve böylelikle, herhalde, milyonlarca kere izlenmesine neden oldu. Sosyal medyanın ayaklarınıza kadar getirdiği gerçek bir film. İnsanı böylesi berbat bir ruhi  duruma sokan böylesi pislik filmin yayılması niye önceden fark edilip önlenemedi?

Ve nihayet, Zuckerberg sosyal medya şirketlerinin “sorumluluklarını yerine getirmesi” gerektiğini söylüyor, ama yerine getirmedikleri zaman ne olacağı konusunda son derece sessiz. Artık şu kesin, bu şirketlerin kendilerini kontrol edeceğine güvenemeyiz. Aynen endüstri devrimi gibi bu yüksek teknolojinin, hırsız baronların açgözlülüğünün denetlenmesi ve yasalara tabi kılınması gerekiyor.

Bütün diğer endüstrilerde ürünü bozuk çıkan bir firma bundan sorumludur ve ilgili yasaya tabidir. Motorlar patladığında veya emniyet kemerleri düzgün çalışmadığında, arabaları yapan şirketler binlerce aracı geri çağırır ve milyonlarca lira para öder. O halde Facebook, YouTube ve Twitter'a şunu söylemek gerekiyor: “Malınız bozuk, maliyeti her ne olursa olsun, kaç moderatörü işe almanız gerekirse gereksin, bunu düzeltmeye mecbursunuz.”

Diğer tüm endüstrilerde, birine zarar verdiğinizde, sebep olduğunuz rahatsızlık için mahkemeye gitmeniz gerekir. Bana pek çok kere dava açıldı. Buna karşılık sosyal medya şirketleri, müşterileri her ne kadar ve ne tür zarar verirse versin, tüm sorumluluktan korunuyor- dikkatinizi çekerim Topluma Uygunluk İletişim Yasası’nın 230. bölümüne göre.

Neyse ki şimdi internet şirketleri, pedofillerin, çocukları hedef alarak kurdukları siteler nedeniyle sorumlu tutuluyor. Bence din ve ırklarından dolayı çocukları kitle halinde katletmeyi öneren şirketleri de bu sorumluluk ağı içine almalıyız. Ama belki bu bile yeterli olmaz. Belki şirketleri parasal ceza ödemeye mecbur etmek de yerli değildir. Belki Mark Zuckerberg'e ve benzer şirketlerin genel müdürlerine şunu deme zamanı geldi: “Halen bir yabancı ülkenin seçimimize müdahale etmesine izin verdiniz, Myanmar'daki soykırımın gerçekleştirilmesinde kolaylaştırıcı rolü oynadınız; bir daha benzer bir şeyler yaptığınızda gideceğiniz tek yer var: Hapishane.”

Sonuçta iş dönüp dolaşıp nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize dayanıyor. Zuckerberg konuşmasında, amaçlarından birinin “ifade özgürlüğünün en geniş tanımını el üstünde tutmak” olduğunu söyledi. Özgürlükleriniz kendi başlarına birer amaç değil, aynı zamanda başka bir amacı gerçekleştirecek yoldur da- burada, ABD'de ifade edildiği gibi, yaşam hakkı, özgürlük, ve mutluluk arayışı. Ama bugün bu haklar, nefret, komplo ve yalanlar ile tehdit ediliyor.

Şimdi toplum için farklı bir amaç önererek sizlerden ayrılayım. Son tahlilde toplumun amacı, insanların, kimliği nedeniyle, nereden geldikleri, kimi sevdikleri ve nasıl dua ettikleri nedeniyle hedef alınmamasını, rahatsız edilmemesini ve  öldürülmemesini sağlamaktır.

Eğer bunları amacımız haline getirirsek, eğer hakikati yalanlara üstün tutabilir, vurdum duymazlık yerine empati kurabilir ve cehalet yerine bilgili kişiler olabilirsek, o zaman belki, belki, tarihteki bu propaganda makinasını durdurabilir, demokrasiyi kurtarıp yine de özgür ifadenin çok önemli yerini koruyabiliriz ve en önemlisi de benim esprilerim hala işe yarayabilir.

Hepinize çok teşekkür ederim.

Stephen Miller- Trump'ın aşırı sağcı ve ırkçı danışmanlarından ve Başkan'ın bu tür sözlerinin savunucusu 

Labradoodle  Avustralya'da Kraliyet Köpek Derneği Kılavuzu'nca yaratılan, Labrador ve Poodle cinslerinin çiftleştirilmesi ile ortaya çıkan bir köpek cinsi . Ancak bu köpeklerin çok delişmen ve güvenilmez olduğu dolayısı ile kılavuzköpek olarak üretildikleri halde bunun için asla kullanılamadıkları belirtiliyor.

Alex Jones- ABD'de aşırı sağcı bir komplo teorisyeni yazar-gazeteci

Breitbart: Andrew Breitbart tarafından 2007 de kurulan aşırı sağcı Amerikan haber/yorum sitesi

Elders of Zion: 20. yüzyılın başlarında Yahudi Karşıtlığına gerekçe olarak gösterilen uydurma étarihi” belge.

Edward R. Murrow: 1908-1965 yılları arasında yaşamış ünlü Amerikalı gazeteci ve savaş muhabiri.

Sacha Baron Cohen'in kendi şovu için yarattığı milletvekili olmayı amaçlayan ama bir küçük gangster örgütünden bir karakterdi.