Ömer Madra ile 'ubuntu' üzerine

Ömer Madra ile 'ubuntu' üzerine

13 Kasım 2019
Fotoğraf: Üzümün Çöpü Fanzin

Üzümün Çöpü Fanzin, Açık Radyo Yayın Yönetmeni Ömer Madra ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Senelerdir hayatımıza büyük etkisi olan bir radyo-okul var: Açık Radyo. Açık Radyo 1995’ten beri kentli, kültürlü, meraklı, hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlığı kucaklayan, dünya vatandaşı, insanı hikâyeleriyle seven, objektif, akılcı, doğaya ve gıdaya saygılı sesiyle bize dostluk ediyor. Radyo, geçen nisan ayında Dinleyici Destek Yayını’nın 16.’sını düzenledi. Tamamen gönüllülerden oluşan programcılarından ve dinleyicilerinden aldığı maddi ve manevi destekle yaşayan Açık Radyo için destek haftası çok kıymetli. Destek haftasına bu sene, tam da Açık Radyo’nun yayıncılığına uygun, kadim ubuntu felsefesinin “Biz, siziz” mottosu damga vurdu. Biz de Radyo’nun yayın yönetmeni ve efsanevi sesi Ömer Madra ile ubuntu, Açık Radyo, küresel iklim krizi minvalinde giden zihin açıcı bir mülakat gerçekleştirdik. Keyifle ve ilhamla okumanız dileğiyle.

Üzümün Çöpü: Açık Radyo’nun bu seneki destek haftasının mottosu ubuntu felsefesinden geliyordu. Ubuntu, Güney Afrika’daki Bantu dilinden gelen bir kavram ve kelime karşılığı insanlık. Tam anlamını “Ben, ben olduğum için sen, sensin” cümlesinde buluyor. Ubuntu neden bu kadar önemli ve Açık Radyo ile ilişkisi nedir?

Ömer Madra: Mandela döneminde özellikle çok yaygın olan apartheid kavramı, günümüzün en temel kavramlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Ayrımcılık, kendine bir takım güçler vehmeden beyazların, köle çalıştırmak için oluşturduğu kapitalist sistemin beş yüzyıllık hikâyesinin başka türlü tezahürü. Ubuntunun Afrika’dan çıkması normal tabi, insanlık da oradan çıkmıştı. Daha geçenlerde okudum, elli bin yıl kadar önce Afrika’dan çıkanların Aborjin olarak Avustralya’ya nasıl gittikleri konusunda yeni bulgular var. Göçü gerçekleştirebilmeleri için Aborjinler’in dili kullanmaları, örgütlemeleri, bindikleri gemide emir komuta zinciri kurabilmeleri gerekiyor. Elli bin sene önce oraya yerleşiyorlar ve sonra hepsi soykırım halinde kırılıyorlar.  Apartheid kavramı, var olan en temel ayrımlara aklıselim sahibi olan herkesin bilebileceği, duyabileceği ama pek üzerinde durmayıp, ne yapalım böyle gelmiş böyle gider, diye baktığı bir şey ve bence en ağır durum da bu. Birbirimiz olmadan var olamayacağımızı ve bunun kar, çıkar ya da kuvvet ilişkileri olmadan yürüyebileceğini görmezden gelen kapitalist biçim. Tabi ki kapitalizmden önce de vardı ama özellikle kapitalizmde büsbütün geçerli olan bir hale geldi.

Ubuntu kavramı, Mandela’nın African National partisinin de temel ilkelerinden biri. Müştereklere dayalı bir felsefe. İnsanlığın ancak komşuluk ilişkileriyle, birlikte davranarak var olabileceği, ilerleyebileceği bir felsefe. Yine, Muhammed Ali’nin siyahların haklarını savunmaya soyunduğu ve askerliği geldiği halde Vietnam Savaşı’na gitmeyi reddederek, ününün doruğundayken yaptığı fedakârlık da bir çeşit ubuntu. En ünlü döneminde iki sene, boks şampiyonu olmasına rağmen bir sürü kısıtlamaya uğramıştı fakat yine de direndi. Harvard’da bir konferansına rastladım ben onun. Muazzam bir ilgi görüyor. Esprili de biri, konuşmasından çok etkileniyorlar. Dans ediyor, şiir okuyor. Hatta konuşmasının sonunda, bir şiir oku da öyle git filan diyorlar. O da İngiliz dilindeki muhtemelen en kısa şiiri söylüyor: Me, we. Ben, biziz. Bu tam ubuntuya uygun. Biz de radyoda bunu kullandık. Biz, siziz dedik dinleyicilere. “Biz, ancak siz varsanız var olabiliriz” diyoruz. Tam bir müşterekler felsefesi işte.

Ü.Ç.: Radyoda da sıklıkla dile getirdiğiniz ve içinde bulunduğumuz gezegenin en önemli meselesi olan küresel iklim krizi ile ubuntu arasında bir bağ var mı?

Ö.M.: Var elbette. Daha bugün elimize gelen haberde de görüyoruz. BM’nin aşırı yoksulluk ve insan hakları konusunda çalışan özel raportörü Philip Alston, net olarak küresel ısıtmanın –ısıtma diyorlar, sanki zorla oluyormuş gibi- etkilerinin sadece yüz milyonlarca insanın temel haklarını (yaşama, su, gıda ve barınma) ortadan kaldırmakla kalmayıp, aynı zamanda demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü de yok edeceğini söylüyor. Buna yeni bir isim de veriyor: iklim apartheidi. Asıl ubuntuya şimdi ihtiyacımız var. İnsan hakları, üstümüze gelmekte olan büyük alt üst oluş karşısında ayakta kalmayabilir. Bunu solcu, Marksist, komünist biri de söylemiyor, BM’nin en temel görevlilerinden biri söylüyor. BM’yi de ağır biçimde eleştiriyor, bizim örgüt de yapamıyor diyor. Ülkeler de yapamıyor, sivil toplum kuruluşları da. Tümüyle içinde bulunduğumuz durumun aciliyetine, ohaline ve büyüklüğüne uygun olmayan bir cevap verememe halindeler ve bu bizi bitirir. İnsan medeniyeti kalmayabilir. Trump’ın iklim bilimini, bildiğimiz fiziği, kimyayı yok etmesine ya da Brezilya’nın aşırı sağcı başkanının, hile yoluyla gelen Bolsonaro’nun da biyolojik çeşitliliğin kaynağı olan, aynı zamanda dünyanın akciğerleri de denen Amazon ormanlarını madencilere, kerestecilere açma sözü vermesine rağmen karamsar olmayalım, ubuntu var.

Çocuklar işin başını çekiyor. On dört yaşında küçük bir kız olan Greta Thunberg’in İsveç Parlamentosu önünde bir kişi olarak başladığı oturma eylemi -üstelik asperger sendromlu ama bunun aleyhte değil lehte bir şey olduğunu söylüyor Greta- dünyanın geneline yayılarak artıyor. Bütün Amerika ve başka ülkelerde fosil yakıtçılara baya ciddi davalar açılıyor. Gençler özellikle orada da ön plandalar. Dünya çapında 1.800.000 çocuğa kadar yaygınlaşan bir gelişme var. Bu gelişme doruk noktasına da 20-27 Eylül arasında BM toplantısı sırasında erişecek. Toplantının konusu iklim yıkımı, büyükler böyle söylemese de. Greta ve arkadaşları, tüm dünyayı bu toplantı sırasında genel greve çağırıyorlar. Genel grev dünyadaki en önemli isyan biçimlerindendir, belki de birincisi. Ben bir 68 çocuğu olarak bunu söylüyorum; gerçi onlar yenilgiye uğradılar ama De Gaulle’ü de kaçırttılar. Gençlerden ihtiyarlara dünya çapındaki genel grev çağrısını Greta ve kırk altı genç iklim aktivisti, 23 Mayıs 2019’da The Guardian’da yayımladılar. “Önümüzdeki eylülde girişeceğimiz iklim grevinde bize katılın. Dünyada insanlar daha önce de değişim talebiyle ayağa kalktılar. Biz de, yeterince kalabalık bir şekilde buna girişirsek bir şansımız olacaktır. Bunu umursuyorsak umursuyoruz demekten daha fazlasını yapmalıyız. Harekete geçmeliyiz. Sokağa dökülmek zorunda olduğumuz son gün bu olmayacak tabi ama yeni bir başlangıç olacak. Size güveniyoruz” diyorlar. Davetiye çıkarıyorlar. “20 Eylül 2019’dan itibaren bir haftalık iklim eylemini ateşliyoruz. Dünyanın farklı yerlerinde yetişkinlerin de bize katılmalarını bekliyoruz, her şeyi çocuklara bırakamazsınız”. Bu çok önemli bir şey.

Ü.Ç. : İşte ubuntunun iklim krizi versiyonu. Ben, sen, o, hepimiz aynı gezegenin parçasıyız. Gezegene bir şey olursa, bana da, sana da, bize de aynısı olur.

Ö.M. : Evet, tamamen öyle. Sonra “ihtiyarlardan” cevap geldi -gerçi ihtiyar güzel bir kelime, bilge demek- gençlere katılacaklarını açıkladılar ve dünyayı genel greve çağırdılar. Başta iki önemli yazar ve iklim aktivisti Naomi Klein ve Bill McKibben yazıyı kaleme aldılar. Dünyanın önde gelen çok sayıda kişisi de (Margaret Atwood gibi yazarlar, birçok kutuptaki yerli liderleri, Amazon’daki yerli liderleri de dahil) destek verdi. “Biz basamağı tırmanıyoruz, bir günlüğüne bize katılın” diye gençlerin çağrısına ek bir çağrı yaptılar. “Geleceğimizi sağlama almanın yegâne yolu gündelik hayatın olağan akışını bozmaktan geçiyor. Başımızdaki belaları çözmeyi okul çocuklarına bırakmakta temel bir haysiyetsizlik var. Yetişkinlerin yetişkin gibi hareket etmesinin zamanı geldi artık.” Aralarında birçok fizikçi var, İklimin Efendileri kitabının yazarı Tim Flannery var, Noam Chomsky var, ağır toplar var yani. En önemlisi de uluslararası sendikalar konfederasyonu genel sekreteri Sharan Burrow var.

Genel grev böyle bir şey zaten. Genel grev kavramını ilk ortaya atanlardan biri de kadındı ve dünyanın en dezavantajlı kadınlarından biriydi: Rosa Luxemburg. Kadının adının bile olmadığı bir yerde kadın, her zaman bastırıldığı gibi Yahudi, sakat - ayağı topal- ve de komünist, daha ne olacak. Ama o tutturdu, yani ubuntu var.

Bill McKibben ayrıca da bir yazı yazdı. Diyor ki: “Gençler zaten en önemli mektubu yazmışlar dünya liderlerine: ‘Biz gençler geleceğimiz hakkında derinden kaygılıyız’ ”. Bu yazıların tam metinleri Açık Radyo’nun internet sitesinde var. “İnsanlık şu anda türlerin 6. kitlesel yok oluşuna sebep olmakta. Küresel iklim sistemi de felaket boyutunda ve krizin eşiğinde. Bunun kahredici etkilerini dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan derinden hissetmekte. Paris Antlaşması’nın belirlediği hedeflere ulaşmanın çok uzağındayız. Bu adaletsizliği daha fazla kabullenmeyeceğiz artık. İklim krizinin geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki bütün kurbanları için adalet talep ediyoruz” diyorlar. Bence ubuntu kavramının da dâhil olduğu temel eşitlik ve adalet kavramına üstün gelecek daha önemli bir kavram düşünmek zor. Özellikle George Monbiot Guardian’da yazdığı bir makalede “olabilecek en büyük adaletsizlik biçimi bu dünyadaki yaşayan bizlerin havasını, suyunu, madenini kendimize ayırıp henüz doğmamış insanlara siz başınızın çaresine bakın demektir” diyor. Komşuyla bile paylaşmak şöyle dursun doğmamış çocuklara bile. Dolayısıyla bu hareketin son derece önemli olduğu kanaatindeyim. Apartheidin sona ermesi gerekiyor.

Birileriyle konuşuyordum mesela bir sanatçı. Onun o gün, 20 Eylül’de ve sonraki birkaç gün sürecek bir oyunu var. “Grevde ne yapacaksın?” dedim. O ”ama oyunun prömiyeri var” dedi. Sorun da burada zaten. Herkesin bir işi var. Gündelik hayatı kıramazsak, her günkü olağan hayatın akışına aykırı davranmazsak mahvolacağız. Birinin prömiyeri var, birinin çocuk bakması gerekiyor, birinin de ders hazırlaması gerekiyor. Bir günlüğüne patrondan izin alın diyor yazısında Bill McKibben.

Ü.Ç.: Ama orda korku var, işini kaybetme korkusu.

Ö.M.: O da gelir belki diyor. “Ya hastayım diye yalan söyler, doktordan rapor alırsınız ya da daha iyisi patrona siz de gelin, beraber kurtarırız ancak dersiniz” diyor.

Ü.Ç.: Tek başına olmadığını, bütünün bir parçası olduğunu bilmek hem topyekûn harekete geçmemiz için itici bir güç oluşturuyor hem de güven veriyor insana.

Ö.M.: Darwin’in anlattığı şey de bu zaten. Ancak bu güçle ayakta kalınabilir. Çok önemli bir nokta, ben unutmuştum, iyi ki söylediniz. Ubuntunun, Darwin’in evrim kuramında önemli yer tuttuğunu daha sonra bu işlerle yakından ilgilenince keşfettim. İnsanın Türeyişi kitabında, evrim olabilmesi için insanlarda empatinin olması gerektiğini söylüyor, diğerkamlık sayesinde ancak ayakta kalınabiliyor. Ortak varoluşu koruyacak müşterekler kurmak zorunluluğunu ta 19. yüzyıl ortalarında tespit etmiş. Maymunlarda, primatlarda, memelilerde de var aynı şey. Canlıları yok oluştan ancak toplumun, kabilenin bir parçası olduğunu bilmek kurtarabiliyor. Ubuntunun da özünde olan şey bu.

Biyolojide ve antropolojide de yeni bulgular var. Bir de sinirbilim sürekli gelişiyor. Wire dedikleri beynin çalışma biçiminin, nöronların empatik ayna nöronlar olduğu keşfedildi. Başkasının yerine acı çekebilme, duygudaşlık. O zaman çok ilginç bir şey çıkıyor ortaya. Bütünüyle ayakta kalabilmenin yolu, toplumun bir parçası olarak hareket etmekle, dayanışmayla, müşterek bir hayatla mümkün oluyor, aksi yok oluş zaten.

Ü.Ç.: Aynı zamanda canlılar empatinin olmadığı, güvensiz bir toplumda tehdit altında hissediyor, iyice içine kapanıyor. Bu da insanı atıl hale getiriyor.

Ö. M.: İnsanın, Güney Doğu Afrika’daki savandan çıktığı zaman ayakta kalmasını gerektiren hiçbir şey yoktu. Ne dişleri keskindi, ne pençeleri vardı, ne de kas gücü yeterliydi. Ya savaş ya sıvış prensibi vardır ya, bunu yapacak hızı da yoktu. Ama beyni vardı, empati duygusu vardı. Mevcut kapitalizmde, özellikle neo-liberalizm denen haliyle, dünya batsa da senin çok kredi borcun varsa kabahat senindir, beceriksizsindir anlayışı var. Toplumun bütün başarısızlıkları bireyin üzerinde, meşhur Ayn Rand felsefesi. Bill McKibben son kitabında ayrıntılı olarak Ayn Rand’ın ne yaptığını anlatıyor. Neo-liberalizm denen, özellikle 1980’lerden itibaren Margaret Thatcher’da karakterini bulan, toplum diye bir şey yoktur, sadece rekabetten oluşan toplum vardır sözü. Yani ubuntunun tam aksi.

Ü.Ç.: O zaman köleliğin, beyazın siyah karşısında kendini üstün görmesinin, yani ‘apartheit’in neo liberal düzendeki karşılığı bu.

Ö.M.: Antroposenle geldi deniyor, bizim kabahatimiz de oldu deniyor. Adam Smith’den başlatıyorlar ama katiyen böyle bir şey söylemiyor zavallı Smith. Kitabının o cildini ve söylediği sözleri gizleyerek yapıyorlar, büyük bir hile var. Vazgeçilemez gündelik hayat rutini olarak tüket, muhakkak tüket deniyor. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünde, gladyatör dövüşleriyle ve biraz da ekmek vererek hallediyorlardı halkı oyalamayı: Panem et Circenses: Ekmek ve Sirk, gösteri toplumu. Burada ekmek de yok artık sadece sirk var. Tv programları, diziler var. Games of Thrones dizisinin finali ne olacak kaygısıyla yaşayan bir topluluk haline geldik.

Geçenlerde müthiş bir yazıya daha rastladım, 23 Haziran günü çıktı, bunu da çevireceğiz ve koyacağız, çok kısa ama bildiğimiz şeylerin araştırma değeri olarak. Modanın gezegeni nasıl tehdit ettiği üzerine. Son zamanlarda yapılan pek çok araştırma ortaya koyuyor ki fast food un yanında bir de fast fashion var, hızlı giyim. Giy, kullan, at. Plastik gibi. Britanya’da parlamentonun çevre denetim düzenleme komitesi bir rapor yazmış ve yeni bir önerge verilmiş. Moda endüstrisinin çevreye zararını önlemek için satın alınan gömlek başına bir peni vergi koyalım demişler, reddedilmiş. Hatta yakıp gömme konusunda bir takım tedbirleri de reddetmişler. Toprak atık alanlarına senede 300.000 ton giysi atılıyor. İnanılmaz bir tüketim alışkanlığı var. 2019 Avrupa Birliği moda raporuna göre büyük markalar 2000 yılında yılda iki koleksiyon çıkarıyordu, 2011’de bu rakam senede beşe çıkmış. Ama Zara gibi markalar yılda 24, ayda 2 koleksiyon çıkarıyorlar. Bu da giysilere artık tamamen atılabilir gözüyle bakılmasına yol açıyor.

Ü.Ç.: Bir yandan da HM gibi bazı markalar geri dönüşüm kampanyaları yapıyor, atık malzemelerden koleksiyon çıkarıyor.

Ö. M.: Ona fazla aldırmamak lazım. Çünkü yeryüzünün sorunlarının bir numaralı sorumlusu petrolün en büyük şirketlerinden Shell de, kültüre yatırım yapıyoruz, yenilenebilir atılımlar yapıyoruz diyerek çevreye zarar vermeye devam ediyor. Modaya dönecek olursak polyester mesela, o da petrol ürünü. Bir yıkamada 700.000 mikroplastik lif karışıyor çevreye. Yarım milyon ton denize boşalıyor. Britanya’da yapılmış bir araştırmada diyor ki plastiğin karışmadığı hiçbir nehir kalmamış. Sadece giydiğimiz şortlar, montlar, ayakkabılar 1.715.000.000 ton karbondioksit salınımına sebep oluyor. Moda endüstrisi emisyon olarak havacılık ve gemicilik endüstrilerinin toplamından daha fazla. En kötüsünü sona sakladım. Araştırma 2030’a kadar moda endüstrisi emisyonlarının %63 daha yükseleceğini söylüyor. Ubuntu bunun için gerekli işte.

Bir kilo pamuklu üretimi 10.000-200.000 suya mal oluyor. Bunu da yapanlar Hindistan ve Pakistan ama en çok da onlar susuzluk çekiyor. 100.000.000 insanın 2020’ye kadar susuz kalmasından korkuluyor. İşte iklim apartheidi dediğimiz şey. Elimizi çabuk tutmazsak insan hakları falan kalmayabilir. Dünyanın önde gelen bilim insanlarının da söylediği gibi ubuntu demenin tam zamanı bence. Aktivist ve feminist Rebecca Solnit “her protesto dünyanın dengesini değiştirir” diye 1 Haziran’da bir yazı yayımladı. Büyütürsek devrim olur, küçültürsek de dik başlılıktan ya da hastalık numarasından başka bir şey görünmeyecek. Tam harekete geçme zamanı.

Ü.Ç.: Harekete geçmek zor çünkü rahatımıza çok düşkünüz. Rutinlerimiz bozulsun istemiyoruz, hayatımızın akışının kesilmesinden endişe duyuyoruz.

Ö.M.: İşte mesela Britanya’nın ve muhtemelen dünyanın da en ünlü ve tanınmış oyuncularından Mark Rylance , Royal Shakespeare Company’den ayrılacağını açıkladı. BP ile olan bağlarını sürdürmesi dolayısıyla Royal Shakespeare Company’de daha fazla kalamam dedi. “İki senedir uğraşıyorum, genel kurul toplantılarına katıldım, yapamazsınız dedim. Yaşasaydı Shakespeare de kabul etmezdi”. Muazzam tanınmış bir oyuncu, tiyatronun bütün komedi ve trajedilerinde başrolü oynuyor ve işinden ayrılacağını söylüyor. “Yirmilerimde Hamlet’i ve Romeo’yu oynamak üzere geldim, hem ortak hem de oyuncuyum ve çok da mutluyum. Meselenin Royal Shakespeare Company ile alakası yok, onlar harika bir topluluk. Ama BP onları kullanıyor ve gençlere ucuza bilet kampanyası adı altında tiyatroyu kirli işlerine alet ediyor. Gençler oyunları ucuza seyretsinler diye ben bu ikiyüzlülüğe katlanamayacağım” diyor. Böyle bir yükseliş de var. Shell de bir sürü kültür ve çevre kampanyasını destekliyor. Bunların hepsinin palavra olduğunu ortaya koyan birçok araştırma var. Bunlar gezegeni mahveden şirketler. Monbiot, gezegen ölümü makinesi diye yazıyor bunlar için.

Ü.Ç.: Bizler bireysel olarak ayağa kalkmalıyız, ya hükümetler? Onlara çok iş düşüyor, değil mi?

Ö.M.: Onları biz zorlamalıyız. Kendiliklerinden bir şey yapmaları düşünülemez. 2014’te New York’taki büyük yürüyüşe katıldığımda orda çocukların ne kadar önemli olabileceğini şaşırarak görmüştüm. Bir pankartta şöyle yazıyordu: Ben büyüyünce de yaşamak istiyorum. Bu kadar somut bir çığlık olabilir mi? Ne, yaşayamayacaklar mı yani? Yaşama haklarını ellerinden alıyor bu petrol ve diğer şirketler.

Bizde de çocuklar çok aktif. Örneğin; Atlas Sarrafoğlu çevre bakanına soruyor: “Siz Paris Anlaşması’nı biliyor musunuz?” Bakan da gülerek: “Ben bakan olarak bütün anlaşmalardan haberdar olmak durumundayım” diyor. Güzel bir cevap ancak Atlas’ın cevabı daha güzel. “Güzel, o zaman meclisten ne zaman çıkaracaksınız yasayı?” Bakan da bakacağız diyor. Atlas bunun peşinde. Yine çocuk iklim aktivistlerinden Rüya Aygüneş de milli eğitim bakanına “ben size iklim değişikliğinin müfredata girmesi ile ilgili yazdım ve okuduğunuzu da biliyorum. Ama cevap vermediniz, size küstüm. Bakan da gülerek “Yok, bakacağız, mutlaka koyacağız” diyor. Rüya da o zaman “küsmemi geri aldım” diyor. Ancak böyle olacak, ite ite.

Ü.Ç.: Ubuntu felsefesini yazanlardan Nobel Barış ödüllü Desmond Tutu’yu da analım. İklim yıkımının en büyük mücadelecilerinden. Diğerleri aşağılandığında, küçük düştüğünde, zulme uğradığında kendimizi de zulme uğramış hissederiz diyor.

Ö. M. Haysiyet ve onur meselesi bu. Etiğin altın ve gümüş kuralları var ya. “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkalarına öyle davran”. Ubuntunun da temelinde bu var. Bu altın kural. Gümüş kural da “sana nasıl davranılmamasını istiyorsan onu yapma”. Ama yalan söylüyorlar ve yapıyorlar. Özellikle şirketlerin iklim ve çevre ile ilgili tehlikeyi ne kadar eskiden beri bildiğini biliyoruz. Sigara şirketleri, sigaranın kanser yaptığını ve başka sorunlara yol açtığını çok iyi bilmelerine rağmen yıllarca görmezden geldiler. Uzun bir mücadele sonucu -60 yıl- ancak paketlere filan yansıdı bu. Ama şimdi iklim meselesi için o kadar vaktimiz yok. Fosil yakıtçılar, Shell, Exxonmobil kendi araştırma gruplarına araştırmalar yaptırıyor, veri toplatıyor. 2020’de sıcaklıkta bir buçuk derece artış olacağını bile tespit etmişler. Bunu milimi milimine biliyorlar ve gizliyorlar. Exxonmobil’in o zamanki ceosu, Kyoto üzerine tartışmalar yapılırken Çin’de yaptığı konuşmada hiç yok diyor, ısınma filan yok. Dünyada yapılmış en ağır sorumsuzluk örneklerinden bir tanesi. İnsanlığa karşı suçtur bu. James Hansen Naziler gibi yargılanmaları lazım diyor. Bırakın yargılanmayı, 250 milyon dolarlık tazminatla emekli oldu. 

Ü.Ç.: Çok teşekkür ederiz.

Ö.M.: Ben teşekkür ederim.