Dinleyicimizin Açık Radyo ailesine mektubu: Gidecek bir yer olmadığını büyüyünce anladık

Dinleyicimizin Açık Radyo ailesine mektubu: Gidecek bir yer olmadığını büyüyünce anladık

02 Temmuz 2019
Fotoğraf: Anıl A. Karaduman

San Antonio'dan dinleyicimiz Anıl A. Karaduman'ın Açık Radyo ailesine mektubu.

Sevgili Ömer bey,

Açık gazete ekibi,

Ve tabii ki Açık Radyo ailesi...

Hepinize selamlar.

 

İsmim Anıl Karaduman.

 

37 yaşında, limanlarda kaydettiği podcastleriniz sayesinde, sizleri artık heryerde dinleyebilen bir denizciyim. Bu yüzden, herşeyden önce teşekkür etmek isterim, müdavim bir Açık Gazete dinleyicisi olarak. Ancak, bu satırları yazmamın sebebi yalnızca teşekkür etmek değil. Tek bir sebep bulmak ta güç.... Son zamanlarda gördüğüm ve tecrübe ettiğim çevresel olaylar, bu olaylarla bağlantılı politikalar ve yerel sonuçları öyle bir hal aldı ki, eldeki veriler ve görünenler beni yeni sorulara, yeni kaygılara itti. Sanırım bunları paylaşmak istedim.

 

Burada yekpare olarak çevre krizinden bahsetmiyorum, o zaten ne yazik ki (tabir caizse) cepte.... Ve sokaktaki insanlarda bir uyanış kıpırtısı var, bu da sevindirici. tabii bu bireysel 'uyanış' (ya da uyanamayış) hakkında da bazı ilginç gözlemlerim var.

 

Ama ilk olarak değinmek istediğim konu; gözlemlediğim tavır değişikliği... Özellikle belli ülkelerdeki değişim ve bu iyi yönde bir değişim değil. Zaten bazı ülkelerin çevre politikaları gayet açık; ABD, Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkeler bu konuda gayet net. Ancak son dönemde bu gruba dahil olan ülkelerin tutumu çok çarpıcı.

 

Başta Avustralya ve İngiltere olmak üzere, özellikle kömür taciri ülkeler birden, olumlu çevre politikalarına aykırı bir tavır takındılar... Tabii 'tavır' diyorum çünkü önceden de fosil yakıt odaklı çalışmalarına rağmen, en azından şifahen de olsa bunu azaltma sinyalleri görünürdü, artık o da görünmez oldu.

 

Avustralya’nın yeni kömür limanları inşa etmek için Çin ile birden fazla anlaşma sağladığı yönünde bilgiler bize geliyor. Keza Güney Afrika’nın, aynı şekilde Çin ve Hindistan ile... Yine Avustralya batı kıyılarında 2000 metre derinlikten gaz çıkarması için iki firmaya lisans sözü vermiş durumda(sırf bu amaçla inşa edilen 2 gemi var; tanesi neredeyse 1 milyar dolar ve bunlara lisansın çıkması bekleniyor.)

 

İngiltere halihazırda hedeflenen emisyon seviyelerine ulaşamayacağını açıkladı bile. Ve bu konular gizli de değil, gayet açık bir sekilde iç basında ballandıra ballandıra yer alıyor. Tabii bu noktada sayın Trump'ın 'beautiful clean coal(!)' (o güzelim temiz kömür) tanımlamasının ne kadar etkili olduğunu bilemiyorum.

 

Bir yük gemisi kaptanı olarak şunu söyleyebilirim ki; son dönemde, kömür taşımacılığında azalma değil artış olmuştur. Bunun düz mantıkla bakıldığında anlaşılabilir gibi görülen tarafları da olabilir (kısa zaman içerisinde tü-kaka ilan edilebilme ihtimali olan kömürü, hâlâ para ederken elden çıkarmak gibi... Ya da özellikle Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya için çok görülen bir tarz olan bir şeyi hem kötüleyip hem de aynı şeyden en büyük kazancı sağlamak gibi). Ama durum öyle bir hale gelmiş ki, izninizle gemicilik analojisi kullanırsam; gemi delinmiş batıyor, gemidekilerin derdi biraz daha fazla yük taşımak. 

Yani gemideki kişilerden, konuda yetkin olsun olmasın, herhangi akl-ı selim sahibi olan birinin takınacağı tavır bu olamaz gibi geliyor, değil mi? Ancak gidişat ortada... Bu gidişattan küçük-büyük sorumlu olan kişi ve kurumların hepsi durumdan bihaber olabilir mi? İmkânsız gibi. Özelliklede son gelişmelerden sonra...

E bu durumda elde ne kalıyor?

Daha fazla soru....

 

Yani bu akıl almaz politikalara bir açıklama arıyor insan... 

Mesela "Ya geri dönülmez nokta aşılmış ise" diye düşünmeye başladım ben....

O nokta aşılmış ve bu saçma politikaları yürütenler bunu biliyor olabilirler mi? Bu yüzden mi çevresel politikalar rafa kaldırıldı?

 

Paris antlaşmasının, Kyoto'ya yenilik olarak emisyon limitleri getirdiğini söylüyorlar.... Bense Kyoto antlaşmasına hiç imza atmamış ülkelerin Paris anlaşmasını ilk imzalayan ülkeler olmasını manidar buluyorum. Yani insan halihazırda zaten hiçe saydığı antlaşmayı, yine hiçe sayacağı anlaşma ile neden değiştirir? Paris anlaşmasının satır aralarında Kyoto'da olmayan ne var? Ya da ne yok? Ne çıkarıldı?

 

Bunların hepsi paranoya mı acaba? Belki de... 

 

İnsanların farkındalığı ve sokaklara dökülmesi umut verici bir kıpırdanış. Ancak bu kıpırdanış her ne kadar olağanüstü olsa da, küresel boyutta hâlâ çok zayıf.

 

Çok yakın zamanda Rus bir arkadaşım bana, eskiden sadece tek bir cins buğday yetiştirirken, artık ortalama hava sıcaklığının artmasından ötürü hemen her çeşit buğday ve arpanın yetiştiğini, hatta hurma bile yetiştirdiklerini söyledi.... Bu gidişatın anormalliğini ve bunun bariz bir kriz olduğunu söylediğimde ise, mevcut durumu kabul etmekle, yine de kendi coğrafyalarında durumun daha kötüleşeceğinin garantisi olmadığına inandığını söyledi.

 

Bu insan eğitimsiz bir insan değil. Ancak, yaşadığı ülkenin çevre krizine yaklaşımının, istemli ya da istemsizce etkisinde kalmış sanırım. Ve korkarım ki bu sadece bir grup insan ya da bir kaç ülke için geçerli bir durum değil... Bundan birkaç yıl önce, Sri Lanka'nın başkenti Colombo’nun 70 mil kadar kuzeyindeki bir termik santrale 60 bin ton kömür getirmiştim. Puttalam istasyonu.... Tabii vardığımda bizim gibi 4 geminin daha halihazırda orada olmasına biraz şaşırmıştım, bu kadar yoğun bir kömür talebi beklemiyordum belki de.

 

Biraz araştırınca, istasyonun yakın zamanda büyük bir yabancı devletin yatırımıyla kurulduğunu öğrendim. Amaç; Sri Lanka’nın enerji ihtiyacını 'mümkün olduğunca yeşil enerji'(!) ile karşılamak ve bu alanda Hindistan'a olan bağımlılığı ortadan kaldırmak. Yenilenebilir enerji için birkaç rüzgâr türbini var; ancak, güneş panellerini ben göremedim. Sonra santral görevlilerine sorduğumda, güneş ve rüzgâr enerjisi yetmeyince 'Kömür yakıyoruz' dediler.

 

Ama nedense güneşi ve rüzgârı bu kadar bol olmasına rağmen kömür tüketimi 12 ay boyunca aynı....

 

Özetle; 'Hem yeşil enerji üreteceğim hem de yerel halka iş imkânı sunacağım' deyip santral kurmak, sonra ucuz kömürle üretilen enerjiyi o iş verilen halka satmak, ancak adında 'halk' ve 'cumhuriyet' olan komünist bir ülkeden beklenir herhalde...

 

İnsanlık çok ilginç bir dönemden geçiyor gerçekten; Kömürden bahsederken, 'güzel' ve 'temiz' olarak niteleyen devlet başkanları, 'yeşil enerji' ismini kullanarak bildik termik santral kuran devletler, iklim krizinin "Belki kendileri için iyi" olabileceğine inanan insanlar...

 

Umarım mevcut uyanış, kelimeleştirilmez... Çünkü sadece sosyal medya da boy göstererek ya da meydanlarda toplanarak kotarabileceğimiz bir iş değil bu... Tabii ki bunlar da önemli, ancak yetmez...

 

Örnek verirsek, 2020'nin ilk gününden itibaren, gemilerde kullanılan yakıtların sülfür oranı yüzde 0,5 altında olmak zorunda. Şu anda mevcut sınır yüzde 3,5. Bu bile çok ciddi bir adım gibi görünüyor ama, gemilerden kaynaklanan karbon salımı, toplam global karbon salımının yüzde 2 si sadece... (2017 verilerine göre)

 

Yani siz dünya üzerindeki bütün gemilere; "Durun ve tek bir gram karbon salımı yapmayın!!" deseniz dahi, toplam karbon salımında yüzde 2'lik bir azalma bekleyebilirsiniz, ki bu her ne kadar iyi yönde bir gelişme olsada, kapsamlı bir çözüm olmadığı aşikâr. O yüzden toplumsal kıpırdanmalar her ne kadar heyecanlandırıcı olsa dahi, 'krizin içinden doğan umut ışığı' gibi tabirlerle yaftalamak, aşırı optimist ve hatta biraz popülist davranmak gibi geliyor bana. Farkındalık önemli bir gelişme, ama daha atılması gereken adımların hiçbirinin (evet tek birinin bile) fiilen henüz atılmadığını unutmamak gerekiyor.

 

Başta dediğim gibi, her ne kadar gerçekçi olmaya çalışsam dahi, belki de dünyanın değişik yerlerinde gördüklerim, normalden biraz daha kötümser yaklaşmaya itiyor insanı...

 

Sevgili Ferhan Şensoy'un 'Seyircili Seyir Defteri' adlı oyunundaki dizeler gibi; 

“İçimden gelen bir ses;

Sen sabahı bekleme,

Geceden al demiri,

Al demiri git diyor..."

 

Ne yazık ki gidecek bir yer olmadığını büyüyünce anladık...

 

2 ay önce Beira açıklarına kadar geldim, muhtemel yükleme için. Tabii o sıralarda Mozambik tayfun ve sellerle mücadele ediyordu, ben de bunu biliyordum ancak tam olarak etkisini bilemiyordum tabii... Vardıktan sonra 40-50 mil açıkta beklemem söylendi. 6-7 saat sonrada Beira'da yük bulamadıkları için, Güney Amerika'ya doğru yola çıkma talimatı aldım.

Mozambik'te yük olmama ihtimali tabii ki yok. Ancak, ülkenin içinden geçtiği felaket ve belirsizlik öyle bir noktada ki, sermaye sahipleri bizi yüksüz olarak diğer bir kıtaya göndermeyi bile tercih ediyorlar... Sadece bu, yıkımın uzantıları hakkında fikir vermesi açısından önemli bir anekdot.

 

Sonuçta Arjantin'den Şili'ye götürmek üzere buğday yükledik. Birkaç aydır kömür görmediğimiz için mutluyuz tabii. Ama şunu da söyleyeyim; burada çevre bilinci ve çevreye saygı oldum olası dünyanın geneline göre biraz daha yüksek olagelse de, bu son sosyal kıpırdanmalardan pek de haberdar değiller...

 

Zaten nüfus yoğunluğunun azlığı, ve 20 yıl geriden gelen sanayi yüzünden çok da çevre kirliliğini gözlemlemiyorlar günlük hayatta. Sahiller deniz aslanları, kutup kuşları ile dolu... Nüfus yoğunluğuna örnek olarak; Arjantin yüzölçümü Türkiye'nin 4 katı, ancak nüfus 40 milyon.

 

Şu anda halen Şili'deyim ve 2 hafta kadar sonra Ekvator'a uğrayıp Pasifik üzerinden Çin'e geçeceğim. Size bulunduğum limandan güzel bir fotoğraf gönderiyorum; güneşlenen deniz

aslanları ve gemimiz ile birlikte...

 

Tekrar teşekkür ederim, emeklerinize sağlık, ve tekrar görüşmek dileğiyle...

 

Anıl A. Karaduman

San Antonio / Haziran 2019