Anıl A. Karaduman

Sevgili Ömer bey,
Açık Gazete ekibi,
Ve tabii ki Açık Radyo ailesi...
Hepinize selamlar.

İsmim Anıl Karaduman.

37 yaşında, limanlarda kaydettiği podcastleriniz sayesinde, sizleri artık
her yerde dinleyebilen bir denizciyim.
Bu yüzden, herşeyden önce teşekkür etmek isterim, müdavim bir açık gazete
dinleyecisi olarak.

Ancak, bu satırları yazmamın sebebi yalnızca teşekkür etmek değil. Tek bir
sebep bulmak ta güç....
Son zamanlarda gördüğüm ve tecrübe ettiğim çevresel olaylar, bu olaylarla
bağlantılı  politikalar ve yerel sonuçları öyle bir hal aldı ki, eldeki
veriler ve görünenler beni yeni sorulara, yeni kaygılara itti. Sanırım
bunları paylaşmak istedim.

Burada yekpare olarak çevre krizinden bahsetmiyorum, o zaten ne yazik ki
(tabir caizse) cepte....   Ve sokaktaki insanlarda bir uyanış kıpırtısı var,
bu da sevindirici. tabii bu bireysel "uyanış"(ya da uyanamayış) hakkında da
bazı ilginç gözlemlerim var.

Ama ilk olarak değinmek istediğim konu; gözlemlediğim  tavır değişikliği...
Özellikle belli ülkelerdeki değişim ve bu iyi yönde bir değişim değil.
Zaten bazı ülkelerin çevre politikaları gayet açık; ABD, Çin, Rusya,
Hindistan gibi ülkeler bu konuda gayet net. Ancak son dönemde bu gruba
dahil olan ülkelerin tutumu çok çarpıcı.

Başta Avustralya ve İngiltere olmak üzere, özellikle kömür taciri ülkeler
birden, olumlu çevre politikalarına aykırı bir tavır takındılar... Tabii
"tavır" diyorum çünkü önceden de fosil yakıt odaklı çalışmalarına rağmen,
en azından şifahen de olsa bunu azaltma sinyalleri görünürdü, artık o da
görünmez oldu.

Avustralya’nın yeni kömür limanları inşa etmek için Çin ile birden fazla
anlaşma sağladığı yönünde bilgiler bize geliyor. Keza Güney Afrika’nın, aynı şekilde Çin ve Hindistan ile...
Yine Avustralya batı kıyılarında 2000 metre derinlikten gaz çıkarması için
iki firmaya lisans sözü vermiş durumda(sırf bu amaçla inşa edilen 2 gemi
var; tanesi neredeyse 1 milyar dolar ve bunlara lisansın çıkması bekleniyor.)

İngiltere halihazırda hedeflenen emisyon seviyelerine ulaşamayacağını
açıkladı bile. Ve bu konular gizli de değil, gayet açık bir sekilde iç
basında ballandıra ballandıra yer alıyor. Tabii bu noktada sayın Trump'ın
"beautiful clean coal(!)" (o güzelim temiz kömür)tanımlamasının ne kadar etkili olduğunu bilemiyorum.

Bir yük gemisi kaptanı olarak şunu söyleyebilirim ki; son dönemde, kömür
taşımacılığında azalma değil artış olmuştur. Bunun düz mantıkla
bakıldığında anlaşılabilir gibi görülen tarafları da olabilir (kısa zaman
içerisinde tü-kaka ilan edilebilme ihtimali olan kömürü, hâlâ para ederken
elden çıkarmak gibi... Ya da özellikle Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve
Avustralya için çok görülen bir tarz olan bir şeyi hem kötüleyip hem de aynı şeyden en büyük kazancı sağlamak gibi).

Ama durum öyle bir hale gelmiş ki, izninizle gemicilik analojisi
kullanırsam; gemi delinmiş batıyor, gemidekilerin derdi biraz daha fazla
yük taşımak. Yani gemideki kişilerden, konuda yetkin olsun olmasın,
herhangi akl-ı selim sahibi olan birinin takınacağı tavır bu olamaz gibi geliyor, değil mi? Ancak gidişat ortada...
Bu gidişattan küçük-büyük sorumlu olan kişi ve kurumların hepsi durumdan
bihaber olabilir mi?
İmkânsız gibi. Özelliklede son gelişmelerden sonra...
E bu durumda elde ne kalıyor?
Daha fazla soru....

Yani bu akıl almaz politikalara bir açıklama arıyor insan...
Mesela "ya geri dönülmez nokta aşılmış ise" diye düşünmeye başladım ben....
O nokta aşılmış ve bu saçma politikaları yürütenler bunu biliyor
olabilirler mi? Bu yüzden mi çevresel politikalar rafa kaldırıldı?

Paris antlaşmasının, Kyoto'ya yenilik olarak emisyon limitleri getirdiğini
söylüyorlar.... Bense Kyoto antlaşmasına hiç imza atmamış ülkelerin Paris anlaşmasını ilk imzalayan ülkeler olmasını manidar buluyorum. Yani insan halihazırda zaten hiçe saydığı antlaşmayı, yine hiçe sayacağı anlaşma ile neden değiştirir? Paris anlaşmasının satır aralarında Kyoto'da olmayan ne var? Ya da ne yok? Ne çıkarıldı?

Bunların hepsi paranoya mı acaba? Belki de...

İnsanların farkındalığı ve sokaklara dökülmesi umut verici bir kıpırdanış.
Ancak bu kıpırdanış her ne kadar olağanüstü olsa da, küresel boyutta hâlâ
çok zayıf.

Çok yakın zamanda Rus bir arkadaşım bana, eskiden sadece tek bir cins
buğday yetiştirirken, artık ortalama hava sıcaklığının artmasından ötürü
hemen her çeşit buğday ve arpanın yetiştiğini, hatta hurma bile
yetiştirdiklerini söyledi.... Bu gidişatın anormalliğini ve bunun bariz bir
kriz olduğunu söylediğimde ise, mevcut durumu kabul etmekle, yine de kendi
coğrafyalarında durumun daha kötüleşeceğinin garantisi olmadığına
inandığını söyledi.

Bu insan eğitimsiz bir insan değil. Ancak, yaşadığı ülkenin çevre krizine
yaklaşımının, istemli ya da istemsizce etkisinde kalmış sanırım. Ve korkarım
ki bu sadece bir grup insan ya da bir kaç ülke için geçerli bir durum değil...

Bundan birkaç yıl önce, Sri Lanka'nın başkenti Colombo’nun 70 mil kadar
kuzeyindeki bir termik santrale 60 bin ton kömür getirmiştim. Puttalam
istasyonu.... Tabii vardığımda bizim gibi 4 geminin daha halihazırda orada
olmasına  biraz şaşırmıştım, bu kadar yoğun bir kömür talebi beklemiyordum
belki de.

Biraz araştırınca, istasyonun yakın zamanda büyük bir yabancı devletin
yatırımıyla kurulduğunu öğrendim. Amaç; Sri Lanka’nın enerji ihtiyacını
"mümkün olduğunca yeşil enerji"(!) ile karşılamak ve bu alanda Hindistan'a
olan bağımlılığı ortadan kaldırmak. Yenilenebilir enerji için bir kaç
rüzgâr türbini var; ancak, güneş panellerini ben göremedim.

Sonra santral görevlilerine sorduğumda, güneş ve rüzgâr enerjisi yetmeyince
kömür yakıyoruz dediler.

Ama nedense güneşi ve rüzgârı bu kadar bol olmasına rağmen kömür tüketimi
12 ay boyunca aynı....

Özetle; hem yeşil enerji üreteceğim hem de yerel halka iş imkânı sunacağım
deyip santral kurmak, sonra ucuz kömürle üretilen enerjiyi o iş verilen
halka satmak, ancak adında "halk" ve "cumhuriyet" olan komünist bir ülkeden
beklenir herhalde...

İnsanlık çok ilginç bir dönemden geçiyor gerçekten;  Kömürden bahsederken,
"güzel" ve "temiz" olarak niteleyen devlet başkanları, "yeşil enerji"
ismini kullanarak bildik termik santral kuran devletler, iklim krizinin
"belki kendileri için iyi" olabileceğine inanan insanlar...

Umarım mevcut uyanış, kelimeleştirilmez... Çünkü sadece sosyal medya da boy
göstererek ya da meydanlarda toplanarak kotarabileceğimiz bir iş değil bu...
Tabii ki bunlar da önemli, ancak yetmez...

Örnek verirsek, 2020'nin ilk gününden itibaren, gemilerde kullanılan
yakıtların sülfür oranı yüzde 0,5 altında olmak zorunda. Şu anda mevcut
sınır yüzde 3,5.

Bu bile çok ciddi bir adım gibi görünüyor ama, gemilerden kaynaklanan
karbon salımı, toplam global karbon salımının yüzde 2 si sadece...
(2017 verilerine göre)

Yani siz dünya üzerindeki bütün gemilere; "durun ve tek bir gram karbon
salımı yapmayın!!" deseniz dahi, toplam karbon salımında yüzde 2 lik
bir azalma bekleyebilirsiniz, ki bu her ne kadar iyi yönde bir gelişme
olsada, kapsamlı bir çözüm olmadığı aşikâr.

O yüzden toplumsal kıpırdanmalar her ne kadar heyecanlandırıcı olsa dahi,
"krizin içinden doğan umut ışığı" gibi tabirlerle yaftalamak, aşırı
optimist ve hatta biraz popülist davranmak gibi geliyor bana.
Farkındalık önemli bir gelişme, ama daha atılması gereken adımların hiç
birinin (evet tek birinin bile) fiilen henüz atılmadığını unutmamak
gerekiyor.

Başta dediğim gibi, her ne kadar gerçekçi olmaya çalışsam dahi, belki de
dünyanın değişik yerlerinde gördüklerim, normalden biraz daha kötümser
yaklaşmaya itiyor insanı...

Sevgili Ferhan Şensoy'un "seyir defteri" adlı oyunundaki dizeler gibi;
“İçimden gelen bir ses;
Sen sabahı bekleme,
Geceden al demiri,
Al demiri git” diyor...

Ne yazık ki gidecek bir yer olmadığını büyüyünce anladık...

2 ay önce Beira açıklarına kadar geldim, muhtemel yükleme için. Tabii o
sıralarda Mozambik tayfun ve sellerle mücadele ediyordu, ben de bunu
biliyordum ancak tam olarak etkisini bilemiyordum tabii...  Vardıktan sonra
40-50 mil açıkta beklemem söylendi. 6-7 saat sonrada Beira'da yük
bulamadıkları için, Güney Amerika'ya doğru yola çıkma talimatı aldım.
Mozambik te yük olmama ihtimali tabii ki yok. Ancak, ülkenin içinden geçtiği felaket ve belirsizlik öyle bir noktada ki, sermaye sahipleri bizi yüksüz olarak diğer bir kıtaya göndermeyi bile tercih ediyorlar... Sadece bu, yıkımın uzantıları hakkında fikir vermesi açısından önemli bir anekdot.

Sonuçta Arjantin'den Şili'ye götürmek üzere buğday yükledik. Bir kaç aydır
kömür görmediğimiz için mutluyuz tabii. Ama şunu da söyleyeyim; burada çevre bilinci ve çevreye saygı oldum olası dünyanın geneline göre biraz daha yüksek olagelse de, bu son sosyal kıpırdanmalardan pek de haberdar değiller...

Zaten nüfus yoğunluğunun azlığı, ve 20 yıl geriden gelen sanayi yüzünden
çok ta çevre kirliliğini gözlemlemiyorlar günlük hayatta. Sahiller deniz
aslanları, kutup kuşları ile dolu... Nüfus yoğunluğuna örnek olarak;
Arjantin yüzölçümü Türkiye'nin 4 katı, ancak nüfus 40 milyon.

Şu anda halen Şili'deyim ve 2 hafta kadar sonra Ecuador'a uğrayıp Pasifik
üzerinden Çin'e geçeceğim.

Size bulunduğum limandan güzel bir fotoğraf gönderiyorum; güneşlenen deniz
aslanları ve gemimiz ile birlikte...

Tekrar teşekkür ederim, emeklerinize sağlık, ve tekrar görüşmek dileğiyle...

Anıl A. Karaduman
San Antonio / Haziran 2019