Ani Karaduman

Sevgili Ömer bey,

Haziran sonlarında Şili'den yazdığım mektup üzerine 1 ve 2 Temmuz yayınında şahsımdan bahsettiğiniz için teşekkür etmek isterim. (Uzun sefer sonunda biriken podcastleri geriye doğru dinlediğimden bir hayli geç dinleyebildim, kusura bakmayın).

Aslında Eylül ayında İstanbul'a yeni dönmüştüm. 20 Eylül'deki Kadıköy yürüyüşünde sizi gördüm ve elinizi sıktım ancak hem kalabalık hem de orada başka bir işimiz olduğu için şahsen teşekkür etme şansım olmadı.   

Mektubumu düzenleyip yayınlayan editör ve Açık Radyo ekibine teşekkürler ederim.

Açık Radyo ailesinden görmüş olduğum bu nazar-ı itibar sebebiyle, naçizane karaladığım bazı araştırma ve gözlemlerimin sonuncusunu aşağıda paylaşıyorum. Bu karalamalara tamamen kendi gözlem ve öğrendiklerimi unutmamak için not alma maksadı ile başlamıştım. Sizinle de paylaşmak isterim. Materyal olarak kullanmak ve sitenizde yayınlamak isterseniz şeref duyarım ancak benim için sizinle paylaşmanın bile yeterli olduğunu bilmenizi isterim. 

Tekrar görüşmek dileğiyle,
Sevgiler ve saygılar..

Anıl A. Karaduman

- - -

Kaptan'ın seyir defteri / İki fragman

''Tozun ve traktörün yerlerinden atıp sürdüğü aileler, kabileler geldiler. Kamyonlar dolusu, kervanlar halinde, yersiz, yurtsuz ve aç. Yirmi bin, elli bin, yüz bin ve iki yüz bin kişi. Dağlardan aşağı aktılar. Aç ve tedirgindiler. Karıncalar gibi tedirgindiler; bir iş bulmak, bir iş yapmak.. ..bir lokma ekmek için didinip duruyorlardı. Çocuklar açtılar. “Başımızı sokacak bir yerimiz yok”.. İş ve yiyecek bulmak için ve bunların hepsinin üstünde, toprak için, karıncalar gibi, koşuşup duruyorlardı.. ..Açtılar, aç kurt gibiydiler. Bir yurt bulacaklarını ummuşlar, oysa tiksintiyle karşılaşmışlardı..''

Yukarıdaki satırlar, John Steinback'in belki de en çarpıcı romanlarından biri olan, buhran yıllarındaki Amerikan doğu-batı göçünün konu edildiği Gazap Üzümleri'nden.. Bu kitabı bana tekrar okutan sebep ise, yazım tarihinin üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen bugün yaşanan ve tam olarak büyüklüğü henüz anlaşılmamış göç hareketinin (ve olası sonuçlarının) bu kitabın kötü bir sinema uyarlamasına benzemesi.. Ve ne yazık ki bu durum sadece orta Amerika'yla sınırlı bir durum değil. O yüzden size dünyanın iki ayrı köşesinden iki alakasız insan özelinden iki fragman (!) aktaracağım.. İlki Ecuador'dan;

Ağustos ayında La Libertad limanında gemide bir bekçi: adı Julio. Bekçi dediğime çok takılmayın; daha çok sahildeki acentanın; ‘’gemide her an arayabileceğimiz biri olsun’’ diye görevlendirdiği, altmış yaşına merdiven dayamış, hafif yanık tenli, sonradan takılmış gibi duran bira göbeğine rağmen sağlıklı görünümlü, (hangi dilde olduğuna takılmadan) konuşkan bir adam. Bu yaşta, gemiler ve genel olarak denizcilik ile uzaktan yakından alakasız bir insanın, bu işi yapması merakımı uyandırdı ve sohbete başladık. Eski bir çiftçi olduğunu ve artık çiftçilik yap(a)madığını, oğlunun kendi ailesi ile Panama’ya göçtüğünü, kendisinin şanslı (!) olduğunu ve asgari ücret ile bu işi bulduğunu, karısıyla şehirde küçük bir yere taşındığını pek acele etmeden anlattı. Ben neden çiftçilik yapamıyorsun dediğimde ise şaşırdı. ‘Sen hangi devirde yaşıyorsun be adam?’ der gibiydi bakışları.. Ama asıl konuşma bundan sonra başladı diyebilirim. Gençken dedesi, babası ve kendisinin birlikte yaşadığı Guayaquil’in doğusundaki köylerinden başladı anlatmaya: Tohumların ekilme zamanına büyüklerin karar verdiklerini, bu kararı verirken kuşların göçlerini kullandıklarını, değişik kuşları, bu kuşların nereden geldiklerini ve hangi mahsulün hangi kuşun takviminde olduklarını anlattı. İşte bunlardan bahsederken Julio’nun yüzünde değişik bir ifade gördüm. Değişik ama bir açıdan tanıdık gelen bir ifade; doğu karadenizde, ahırdaki ineğinden bahseden kadınların yüzünde görürsünüz benzer ifadeyi.. Anlatırken, günümüze yaklaştıkça yüzünden kayboldu aynı heyecan:

‘’Önceleri kuşlar geç gelmeye başladı, biz yine de onlara uyduk.. Sonraki yıllar dahada geciktiler, yaşlılar karar vermekte zorlanmaya başladı. Zaman ilerledikçe kuş sürüleri bölündü ve azaldı, aynı şekilde bizde bölündük.. Kimileri yine kuşlara uymaya çalıştı, kimisi ise önceki yıllara.. Ama hasat azaldıkça azaldı, eskiden 3 hasat alınan ürün 1 mevsim zor toplanır oldu. Aynı ürünü ithal etmek daha ucuz hale geldi. Bütün gençler şehirlerde iş aramaya başladı, sonra biz babalarda onlara katıldık. Bu kadar iş olmadığı için artık son raddede çit çubuk satılıp ailecek düşüldü yollara.. Bakma Tanrı verdi ben bu işi buldum, yoksa bende gitmek zorunda kalacaktım. Sonunda kuşlarda neredeyse hiç gelmez oldular zaten.. Hep bu lanet kuşlar yüzünden!..’’

Burada Julio’nun gerçek sorumlu olarak kuşları mı gördüğünü yoksa bunun tam olarak sorumlusunu bulamadığı için işi şakaya mı vurduğunu tam olarak anlayamadım. Son olarak, ‘e senin oğlan Panama'da iş bulmuş, ya bulamasaydı? Ya Panama'dakiler? Onlar ne yapar?’ diye soruyorum; ‘iş bulana kadar yukarı (kuzey’e demek istiyor) devam!.. hem Amerika'da kimse çalışmıyormuş, çok iş varmış..’

Bu son bölüme bir yorum yapmadım, yapamadım. Sadece ‘Gazap Üzümleri’ni bir defa daha okumaya karar verdim.

Julio şu anda asgari ücretle, bu yaşanan trajedinin ve soykırımın büyük oranda sorumlularından olan petrol şirketlerinden birinde, en azından yaşamını idame ettirebildiği bir işi olduğu için şükrederek yaşıyor.

İnsanoğlu işin ucu kendine dokunana kadar tepki vermeme eğiliminde. Ama işin ucu kendine değdiğinde ise tepki verecek imkanı olmuyor, hiç birimizin olmayacak. Sadece şurası kesin; -kimimiz en ön, kimimiz biraz arka sıralardan da olsa- hepimiz bu filmi göreceğiz. Pek yakında!..

(Bu yazı bir araştırma yazısı olmadığı halde, şunu söylemeden geçemeyeceğim: Meseleye sadece iklim krizi olarak bakmak yetersiz.. Burada (ve aslında heryerde yaşanan) 'ekolojik yıkım' hatta ‘soykırım'dır.. Dediğim gibi detaylı girmeyeceğim ancak geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında Meksika’dan başlayıp Orta Amerika ve sonrasında neredeyse bütün dünya’ya dayatılan kısır hibrid (genetiği değiştirilmiş) tohumların hangi büyük şirketlere ait olduğu, toprağa nasıl zarar verdiği ve geleneksel tarımı küresel boyutta neredeyse bitirme noktasına getirdiği gizli bir bilgi değil (bkz. “Saklı Seçilmişler" Soner Yalçın). İşte bu bilgiye bi şekilde sahip olup Julio gibi gerçek örnekleri görmeden durumu tam olarak idrak etmek gerçekten zor..)

İkinci ‘fragman’ Hindistan’dan. Ve bir öncekine nazaran daha çok şey barındırıyor; ter, gözyaşı, şiddet.. Ve ne yazık ki okudukça anlayacağınız üzere, korkutucu derecede tanıdık..

Nisan 2019. Hindistan’ın en güney limanlarından biri olan Tuticorin’e varıyoruz. Geminin 3. zabiti 600km kuzeydeki Chennai şehrinden olan, 26 yaşındaki Raj. Limana yanaşma manevrası ve gerekli prosedürler tamamlandıktan sonra kapımı çalıyor ve (bu tarz durumlarda alışılmış bir şey olan 1-2 gün eve gitmek için izin isteyeceğini düşünerek) daha o bir şey sormadan ben; “2.kaptan ile nöbetlerinizi ayarlayın sonra gidebilirsin ama zamanında dön” diyorum. O ise “teşekkürler ancak ben başka bir şey için izin isteyecektim: Annem ve babam limandaki sürede gemiye gelebilir mi acaba?” Bu alışılmadık istek karşısında, “neden eve gitmiyorsun, neden alieni yoruyorsun buraya kadar? Git sana da değişiklik olur” deyince, Raj’ın cevabı; “efendim mümkünse onlar gelsin, zaten evde değiller, bizim oralarda işler biraz karışık..”

İşte bu 'karışık' durumdan ben böyle haberdar oldum. İnsanların susuzluktan kırıldığı, tarihin en sıcak ve kurak dönemini geçiren, 1 hafta kaldığım güney eyaleti Tamil Nadu’da, son 10-15 yılda parça parça duyduğum bilgiler böyle birleşmeye başladı ve resim şekillendikçe hem bazı ilginç benzerlikler hem de bu canlı 'fragman'ın vaad ettikleri karşısında endişelendim. Burada konunun sadece 'susuzluk' ya da 'öldürücü sıcaklık (!)' olmadığını şimdiden söyleyeyim. (evet öldürücü sıcaklık 'lethal heat' olarak gayet günlük bir tabir olarak kullanılıyor artık)

Chembarambakkam gölünün, 10 ayda tıpası çekilmiş küvet gibi boşalıp kurumasının dehşete kapılmadan izlenebileceğini sanmıyorum. Yanlış anlaşılmasın; kıta altı Hindistan’da olduğu gibi tropik bölgelerde, göl ve gölet seviyelerinin musonlara bağlı olarak yıl boyu değişmesi normal olmakla birlikte, birçok göl ilk defa bu yıl tamamen kurudu. Benim merakımı ve şaşkınlığımı daha da arttıran aynı bölgelerde henüz 3 yıl kadar önce su baskınları olmasıydı. Yani birkaç yıl önce sellerle boğuşan bu şehir hatta koca eyalet nasıl bir damla suya muhtaç hale gelir? Evet musonlar her yıl gecikiyor, evet sıcaklıklar malum ama sadece bunlar olabilir mi?

Evet; geciken musonlar ve daha önce hiç kaydedilmemiş seviyedeki yüksek sıcaklıklar muthiş bir etkiye sahip ve birde küresel seviyede olan içilebilir su kaynaklarındaki azalma bu susuzluğun sebebi olabilir ancak bu kadar kısa sürede değil. İlk olarak, birkaç yıl önceki su baskınlarınında doğal olmadığını anlamak gerek. Son 15 yıldaki gelişmelerden bazılarını öğrenince daha iyi anlayacaksınız. Şimdiden söyleyeyim; yabancı bir ülkeden bahsediyoruz, yani benzerlik seviyelerine şaşırmamaya çalışarak okuyun lütfen..

2000’li yılların ilk yarısından itibaren Hindistan’da inşaat sektörü atılıma kalktı. Bunda tabii ki yeni iktidarın iş dünyasını ihya etmeye (onların tabiriyle ülkeyi büyütmeye) and içmiş olmasının büyük etkisi vardı. Ne siyaset nede ekonomiden bahsetmek istemiyorum ancak şu konuyu anlamak gerekir ki sömürme üzerine kurulu bir düzende yabancı sömürgeniz yoksa kendi halkınızı (en fakirinden başlayarak) sömürmek zorundasınız. Gelişmekte olan geri kalmış ülkelerdeki en büyük ihtiyaçlardan biri de barınma olunca kısa vadede hem ekonomiyi canlandıracak hem de oy kazandıracak plan ilan edildi: Tabii ki herkese başını sokacak bir ev.. (Hatta bazı ülkelerde herkese bir ev bir de araba.. 2 anahtar!! Neyse Hindistan’dan uzaklaşmayalım) Böylece kalabalık kitleleri ev sahibi yapmak için toplu konutları her geçen gün daha ucuza, en ucuza mal etme yarışı başladı.

Hani birkaç yıl önce su baskını olan bölgelerden bahsetmiştim ya, işte o bölgeler -sadece 15 yıl kadar önce- bu şekilde oluştu: Bir çok bataklık, kurumuş göl ve dere yatağı, su toplama havzası, imara açıldı. E doğal olarak bir sezonda normalden birazcık fazla yağmur yağınca barajlar taşma durumuna geldi, tahliye kapakları açıldı ve su yolunu bulup belki milyonlarca yıldır gittiği yerlere gitti. Tek fark oralar artık yerleşim yerleri olmuşlardı.. Şimdi buna “doğal afet” denir mi?

Devam edelim..

Susuzluğun sebeplerinden biri de kuzey eyaletlerin nehir ve akarsuları kendi bölgelerinde kesip güneye geçişlerini engellemesi. Bu konuda federal mahkeme kararı olmasına rağmen, yıllardır tam olarak uygulanmadığı öne sürülen bu kararda, en az ne kadar suyun salıverilmesi gerektiğinden bahsediliyor. Merkezi hükümetin gereken takibi yapmadığını iddia ediyor Tamil halkı. E böyle düşünmeleri çok da anlaşılmaz değil çünkü bu yıl yaşanan kuraklık bile Hint ulusal medyasında ancak bir Hollywood yıldızının sosyal medya paylaşımından sonra yer bulabildi..

(Hindistan alt kimlik – üst kimlik sorununu en derinden yaşayan ülkelerden biridir. Her ne kadar bütün batı kültürü Hindistan’ı kast sistemi olan ve çoğunluğu binlerce tanrıya tapan Hindulardan oluşan bir ülke olarak yaftalasada, gerçekte en belirgin ayrım Kuzeyli (Aryan) - Güneyli (Dravidian) ayrımıdır. Tüm Hindistan’a atfedilen Sansksrit ve Kast kültürü kuzeye aittir. Aryanlar köken olarak Orta Asya'dan ve Pers imparatorluğundan gelip bölgede yaşayanların yerini alan (!) savaşçı kabilelere dayandırılır. Güneyin tarihi ise daha çok sosyal eşitlik ilkesine ve Dravidian kültürüne dayanır.(Aryan-Dravidian köken olarak hala tartışma konusudur, ben kendi okumalarım ve gözlemlediğim günlük hayat pratikleri üzerine yorumumu paylaşmaktayım) Bugün Güneyliler kendi dillerinde resmi hiçbir işlerini yapamazlar; ya İngilizce yada Kuzeylilerin dilini kullanmaya mecbur bırakılmışlardır. Zaman zaman ayrımcılık çok vahim boyutlara ulaşmıştır. 80'li yıllarda Tamil Tigers gibi örgütler kuruluşlarında olmasa da sonrasında şiddete başvurmuştur ve sert bir şekilde bastırılmışlardır. Kendi gözlemim olarak; Hint ulusal medyası dahil olmak üzere, Hindistan'ın içinde ve dışındaki özel şirketlerin önemli pozisyonlarında bile güneyli görme şansınız çok düşüktür. Resmi pozisyonları varın siz düşünün. Bu konu çok derin bir konu olduğu için burada bırakıyoruz. Sadece bazı toplumsal sorunların, sadece isimleri değişmiş olarak dünyanın bir çok yerinde görüldüğünü söylemek isterim:  “Tamil Sorunu” gibi. )

Şimdi bugüne gelelim.. Musonlar yine gecikerek de olsa en sonunda güney Hindistan'ı ferahlattığında, kadınlar ve erkekler yağmur altında ağladı.. Bu sahneleri görmeden idrak etmek çok güç. Hayatlarının en kurak yazını geçirdiler. Ama ağlamaları acaba mutluluktan mı yoksa bir sonraki yıl korkusundan mı? Çünkü son yıllardaki her yaz, bir öncekinden sıcak oluyor ve bir sonraki yılı tahmin etmek çok da güç değil ne yazık ki..

Önümüzdeki yıl aynı şey olmaması için Chembarambakkam gölünün derinleştirilmesine karar verilmiş mesela.. Efendim göl derinleşince musonlar sürerken daha fazla su ile dolacakmış. Evet muhtemelen öyle olur ancak kapsamlı bir çözüm mü bu? Hali hazırda var olan su yataklarını hiç yok etmemiş olsaydınız daha iyi olmaz mıydı acaba? Yanlışlardan ders çıkarıldı mı?

Peki 2018 Mayıs ayında yaşanan Thoothukudi katliamını duydunuz mu? Bu olay bir katliama dönüşmeden önce, bölgedeki Hidrokarbon çıkarımı protestosuydu. Lakin otoritenin; “bi kere karar verdik, üç-beş protestocu mu durduracak ülkemizin gelişimini? (!)” demesi üzerine olaylar önü alınamayarak büyüdü, 10 binler sokağa döküldü, sivil giyimli güvenlik güçleri kalabalığa gerçek mermiler ile ateş açtı ve 100’den fazla yaralının yanında 13 kişi hayatını kaybetti.. Böyle bir orantısız güç kullanımının bi yerlerde örneğini mi gördü Hintli yetkililer acaba? Ya siz, siz gördünüz mü?

Bu tarz örnekleri çoğaltmak ne yazık ki mümkün. Peki bunlar bize ne anlatıyor? Hindistan bunun en belirli 'fragmanı' olsa da bütün dünya için geçerli bir gerçek bu: 90’lardan sonra siyasi iktidarın formülü herkesçe kabul gördü;

-Aidiyet

-Mağduriyet

-Kutuplaştırma

Bunların ne kadarını ne kadar çok yaparsanız iktidar şansınız o kadar çok oluyor. (Bu tanıma uyan bir sürü lider aklınıza gelmiştir)

Hindistan başbakanı Modi’nin lakabı “chaiwalla”.. “Çaycı çocuk” olarak tercüme edebiliriz. Çocukluğunda çaycılık yapmış çünkü. Fakirmiş, çalışmak zorunda kalmış. Yani “sizden biriyim ve mağdurum”, bunlar cepte..  Gucarat eyaletinde valilik yaptığı dönemdeki kutuplaştırıcı tutumu ve 2002 yılında yaşanan hindu-müslüman çatışmalarındaki rolünün takdirinide size bırakıyorum (bu olaydaki resmi ölü sayısı: 790 müslüman, 254 Hindu. Gayri resmi sayı 2000’den fazla) E bence kutuplaştırma konusunda da başarısız sayılmaz. Ve asıl Gucarat eyaletindeki en önemli başarısı ise o bölgenin yerlisi olan Hindistan’ın en büyük ve zengin şirketleri ile verimli (!) çalışmaları..

Gelelim şu son seçim zaferine; hani herkesin aşina olduğu seçim gecesi haritaları vardır ya, siyasi partiler farklı renkler ile gösterilir ve bir bakışta il il sonuçlar hakkında fikir sahibi olunur. Şimdi anlatacağım örneği hayalinizdeki o haritaya yerleştirin lütfen: Güney Hindistan’da 4 eyalet var ve bu 4 eyalet 110 kadar şehir (ya da seçim bölgesi) barındırıyor. Modi bütün bu şehirlerin kaçında kazandı sizce? Sadece 5. Güneyden alınan oy %4 kadar. İktidarı kazandıran kuzey’deki oy üstünlüğü. Yani Hindistan haritası ikiye bölünmüş; neredeyse yarısı tamamen kırmızı diğer yarısı sarı. Bu kadar belirgin siyasi kutuplaşmada tanıdık gedi mi?   

Toparlayalım; 15-20 yıllık siyasi iktidar uğruna kısa vadeli planlar, beton ekonomisi, dışa muhtaç kısır tarım ve en önemlisi, çevresel yıkım pahasına bile olsa sermayenin memnun edilmesi, halkın yarısının oyunu almak için diğer yarısını (susuzluktan ölen insanlara su vermemeye varacak kadar) düşman ilan etmek, herhangi bir sebepten sokağa dökülen kendi halkına orantısız güç kullanmak ve bunların hepsini meşru ve normal saymak.. Hindistan bunların en belirgin olduğu ülkelerden biri ancak aynı şeyleri son 15-20 yılda tecrübe eden ülke sayısı kaç sizce? Sayı ve isim vermeyeceğim ancak inanın az değil. İşte bu yüzden bu 'fragman' bu kadar önemli. Yalnız değiller, yalnız değiliz. Bazılarına çok uzak gibi görünse de aslında bu fragmanın vaad ettiği filmde hepimiz varız. En bariz kanıt, yukarıda sadece bir kaçına değindiğimiz şaşırtıcı benzerliklerdir.

Daha öncede belirtmiştim, aslında konumuz ne siyaset nede ekonomi. Ancak dünya hayatı gözümüzün önünde eriyip yok olurken, yöneticilerin ve etki sahibi kişilerin bu iki sebep yüzünden aksiyon almadıklarını dünya üzerindeki her birey anlamalı. Artık herkesin gündemi, insan yapısı olup bugünden yarına düzelebilecek siyaset ve ekonomi gibi şeyler değil, insan yapısı olmayan ve o kadar kolay düzeltilemeyen iklim krizi ve ekolojik yıkım olmalı. İklim aktivistlerine ödüller dağıtıp öte yandan hala aynı tas aynı hamam işlerine devam eden popülist ülke ve organizasyonların oyununa gelinmemeli. “Enerji tüketimimizin %95’ten fazlası sürdürülebilir kaynaklardan geliyor” diye böbürlenip finansal gelirlerinin %65’ini petrol satarak elde eden 'gelişmiş' ülkeler artık kaale alınmamalı ve kimseyi kandıramadıkları hissettirilmeli.

Ve biz artık alakasız suni gündemleri değil, iklim ve ekoloji sebepli göçün savaşlar yüzünden olandan çok daha büyük olduğunu, dünya üzerindeki her 10 balıktan 1’inde plastik olduğunu, mikroplastik sorununu, Sri Lanka mercanlarının %90 oranında yok olduğunu, de-karbonizasyon modellerini, ümit vaat eden -plasma arc incinerator gibi- atık yönetim sistemlerini, biyoremidasyon, fitoremediasyon gibi gerçekten konuşulması gereken konuları konuşabilmeliyiz.

Kitlelerin dikkatini çekmeye ve iklim krizi ile mücadeleye çalışan gruplar ise aşılmaz duvarlar karşısında zor durumda kalabiliyor; çünkü bir 'yetkili' çıkıp “iklim krizi yoktur” diyebiliyor mesela. Ya da bir başka devlet başkanı “ne orman yakması, bunlar hep belli grupların provokasyonu” diyebiliyor.. Bir şekilde karşıt kamuoyu oluşturuluyor.

İşte bu yüzden bence ilk atılması gereken adımlardan biri hukuksal dayanak noktaları oluşturabilmektir. Bir örnek verirsek; bir çok gelişmiş ülkede soykırım yasaları vardır. Yani bu ülkelerde hiç kime “holokost yoktur” diyemez, der ise yasalarca belirlenmiş cezasını çeker. Şu anda yapılan ve hala yapılmaya çalışılan çevre politikaları soykırımdan daha masum değildir. İşte benzer yasaların iklim krizi ve ekolojik yıkım için çıkarılması ya da mevcut “halkı yanlış bilgilendirme” yasalarına entegre edilmesi ama en önemlisi yerel ve uluslararası boyutta örnek kararlar çıkarılması gerekmektedir.  İşte bu ve benzeri basamaklar aşılmaz gibi görünen duvarları aşmamıza yardım edecektir.